
RAHİP
Sonbahar ikindileri kasvetli olur! Belki de hayatımın hep aydınlık taraflarını görmek istediğimden böyle hissederim; erguvan rengine bürünmüş sonbahar ikindilerini. Günün gündüzü ile, günün aydınlığı ile hayat arasında daha bir yakınlık tesis ederim zihnimin kuytularında. Sabahlar hep doğumu, yeni ve yeniden başlangıçları, yeni ve taze yeşermiş umutları.. akşamlar ise; ölümü, ayrılığı, vedâyı hatırlatır bana... Ol ikindi vakitleri, hele alaca karanlığın ve soğuğun çevrelediği, zemherîr ayazın acı ve muttasıl haberlerinin tellâlı sonbahar ikindileri; yorgunluğumu, takâtimin son demlerini ve nihayetinde tükenişimi hissettiğim, kaçınılmaz sona; bir daha geri dönmemecesine, ölümüme yaklaştığım zamanın sararmış ânlarıdır. Ve dahi bu sararmış ânların bende bıraktığı yegâne his; ölümün de verâsındaki ölümü bekleme hissidir...
Bu hissin refâkatinde...
Havada ıslık keskinliğinde süzülerek keskin gözleri avına kilitlenmiş bir kartalın vahşi çığlıkları beni bu düşüncelerimden ayırdı. Mâtem sükûtunu giyinmiş bir sonbahar ikindisinde, erguvan rengi hüzünlerle, içinde yol aldığım ıssız ve nemli ormanın esrârını hissetmeye çalışırken; sayısız ağaç köklerinin yer altında oluşturduğu girift labirentin karmaşıklığınca girdaba dönen hafızamın kırkıncı odasındaki ceviz ağacından oymalı komodinimin çekmecelerinin diplerinde, istikâmeti meçhûlden ibâret malûm yolculuğa çıkışımın alâmetlerini arıyordum kendi kendime...
Oldum olası ‘neye memur olduğumun’ merakı; hafızamın kırkıncı odasındaki ceviz ağacından oymalı komodinimi kemiren ve fakat kemirirken ahşaba kadîm zamanların estetiğini farkında olmadan işleyen kurtçukların işçiliğine benzer bir icrâı ile kafamı kemirir dururdu; kafamı ve tabîi ki ömrümü de; sinsi sinsi ama sanatkârâne...
Bahse konu memuriyetin ne idüğüne dair, yine kadîm zamanların ûlemâsının işaret etdiği hüküm cümleleri bende nedense; edepsizliğimden veya had bilmezliğimden olsa gerek, genel geçer bir mü’minde bıraktığı tesîri bırakmaz, daha hususî, daha göz ile görülür ve dahi kalb ile hissedilüp, hâl ile keşf’edildiğünde âyan beyân fâş olacak bir ‘memuriyet hakikati’ne râm olurdum. Âhh! Beni râm eden o samimi yönelişlerim!.. Neye memur edildiğimin cevabının zıddına, ormanın altındaki ağaç köklerince karmaşık yönelişlerim!..
Bilgi ve hikmet nakli için masaya uzanıp, tabibe’l kûlûb’un vereceği narkozun heyecanıyla, nice nazarlar tevârüs edeceğim nâsiyemle, nice hak sözler tertîb edecek leb-i mübârekelerimle, meçhûlden ibaret sayısız soru işaretlerine doğru açtığım ve içini iç çekişlerimin ardındaki efsunlu nefeslerimle doldurduğum yelkenlerimle çıktığım ummânda, Şeyh Galip’in “ateş denizindeki mumdan gemileri”nden birinde bulunduğum ümidi ile; “vira bismillah” diyerek dümen kırdığım o hasbî demlerim!..
Bir hüsn-ü zân idi; “Ateş denizindeki mumdan gemiler”le seyehât...
Bahse konu seyahatimin biletini, yukarıdaki satırlarda tasvir ettiğim hasbî demlerimde gördüğüm bir rûya, ardı ardına tam on üç kez gördüğüm bir rûyâ kesmişti... O rûyâda bir ses bana, uyanıkken yürütdüğüm tahminlerimdeki yönün aksine; “Kuzeye, Hıristiyan topraklarına git” diyordu ısrarla... Fâsılasız tam on üç gece süren bu rûyânın sonunda anladım ki; “rûyâ vardı / rûyâ içre” ve karışmış idi hakikat; sekerât ile...
Belki dedim.. belki tüm sorularım cevap bulacak, belki ol mübareğin eli dilime değecek ve ben dahi her daim hak sözler söyleyecek, nurlara gark’olup mücellâ kılınacak ve parıl parıl parlayacak, ışıyacakdım. Bu ihtimaller cesaretimi arttırdı; ve nihayet on üçüncü gece her şeyi boş verdim, demirin mıknatısa mukâvemeti kırıldı ve rûyâlarımda beni sevk eden meçhûl sese uydum.. kuzeye; hırıstiyan topraklarına doğru yola koyuldum, güneş ardımda, yolumu ışıtmada idi...
Anladı birbirini ruh ve beden...
Ve işte ben yoldaydım. Beyaz benekli, zihnimdeki sorular gibi düğüm düğüm düğümlenmiş kızıl kuyruklu, ateşten yeleleri, atlastan palanı, zümrütten nalları, altun ve elmaslarla tezyîn edilmiş gümüşten eğeri ile küheylanımın üstünde yola koyulmuştum işte. Çınarlar, sedirler, söğütler, köknarlar, çamlar, ıhlamurlar, hülâsa envaî çeşit ağaçlarla dolu şu ıssız ormanın içlerine doğru yol alıyordum...
Başımı biraz öne doğru eğdim ve yere doğru, atımın sür’atinden altımdan hızla kayan yere baktım. Dörtnala giden atımın altun nalları ormanın nemli toprağına hafifçe batıyor, atılan her adım sonrasında atımın altun nalları zemîn-bûs olup toprağa resm’oluyordu. Bu resm’oluş aynı zamanda balta girmemiş ormanın zemîninin saflığını ve bekâretini haleldâr ediyor, her adım sonrası terk’edip vefasızca geride bıraktığımız toprak, ardımızdan aldatılmış bir sevgili gibi toz-duman hıçkırıklara boğulup, yalnızlığına ağlıyordu. İçimi acıtan bu sahneden sıyrılıp, başımı kaldırarak atımın karnını topukladım ve geceyi bu ıssız ormanda geçirmek korkusu ile atımın kulağına eğilip;
“Daha hızlı” dedim; “daha hızlı koşmalı ve menzile varmalısın”...
Adetâ uçuyordu küheylanım. Fakat iyice yorulmuştu. Dizgini hafif hafif çektim. O da aynı hafif tempo ile durdu. Gemini hafifçe çiğneyerek başını sağa-sola doğru çevirdi. O ânda, bir ân için yüz yüze geldik atımla. Fakat bu, ân kadar kısa bir göz temâsı bile, onun ne derece yorulduğunun ve zorlandığının şiddetini anlamama kâfi geldi. Bu nâ-hoş durumdan ötürü özrümü tebyîn bâ’bında başını ve ateşten yelelerini okşarken; Antere’nin bir beytini hatırlayıp fısıldadım kulağına atımın:
“Atım bize atılan kargıların
göğsüne batmasından,
göğsünü çevirdi ve
acıyla kişneyip,
gözyaşıyla bana şikâyette bulundu.”.
Ve:
“Sabret dostum” dedim atıma;
“Sen beden mesâbesindesin, bense ruh irtifâında. Bedenin yorgunluk ve ümitsizliği nasıl ruhu etkilerse, emîn ol ben de senin yorgunluğunu öylece duyuyorum iliklerimde; seninle beraber tâkâtim tükeniyor. Ne çâre ki; yolumuz uzun, menzilimiz uzak. Ve ben oraya varmalıyım. Ruhumun ve dahi kalbimin susuzluğunu kandırmalıyım. Zihnimdeki soru işaretlerinin her birini; ‘ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı’ hikmetindeki noktaya tebdil etmeliyim ki; ruhum sükûn bulsun. Ruhumun sükûneti seni de sarsın, sarmalasın güzel dostum. Böylece belki ruhlarımız arasındaki dikiş ortadan kaybolur da aynı bedende iki ruh olarak huzura ereriz. Hele biraz daha gayret et. Karşıki tepeyi aşalım da, konaklayacak bir yer bulabiliriz elbet”.
Issız ve nemli ormanda, atımla aramızdaki muhabbeti birileri görecek olsa herhalde bana deli derdi. Kendime deli denecek olması dudaklarımda hoş bir tebessümün yayılmasına sebep oldu; hafifçe tebessüm etdim. Beden ve ruhun konuşmasına “düşünme” adını veriyorsak eğer, düşünmek de bir çeşit delilik sayılabilir miydi acaba? O zaman düşünen herkesle beraber ben de bir deliydim işte; deli bir yolculuğun delisi!..
Sonra karnına hafifçe dokunduğum asil küheylanım, ikna olmuşcasına hiçbir itiraz emâresi göstermeden, gölgelerin alaca karanlık ile mecz’olduğu ormanda tekrar koşmağa başladı...
Tepeye tırmandığımızda etrafa bakınmama gerek bile kalmadı; orayı gördüm; orası göründü demek daha doğru olacak. Evet orayı, yani uzun bir süre içinde yaşayacağım ve idrâkimin pencerelerini kapatan, nemli bir tomar gibi küf kokan “ruhumun muvakkat mezarı”nı gördüm. Yamaca inşâ edilmişti; metruk ve virân görünüyordu. Etrafı seyrek ağaçlarla çevrilmişti. Gören, orayı dişleri dökülmüş bir ihtiyarın, güldüğünde ancak gösterebildiği tek dişi zannederdi. Notr Dame’nin Kamburu kadar çirkin ve korkunçtu aslında.
Fakat ruhumun susuzluğunu giderecektim ve oranın bu uğursuz hâli beni ilk bakışta korkutmadı, korkutamadı.
Olacakları önceden bilseydim, kalbimi ve ruhumu mahalle köpeklerine peşkeş çeker gibi, zorla yokluğu fırlatmağa çalışacağım ve hiçbir zaman yeterince korkunç bir isim takamayacağım bir felâketin, aklımı ve yüreğimi ele geçiren depreme dönüşüp, kendi kendime kurduğum hayal dünyamın yerin yedi kat dibine geçmesine izin verir miydim hiç!..
Fakat körebeye benzeyen hayatın içindeki hisseme düşen rolün o kısmını da oynamağa mahkûmdum. Ve işin garibi o role kendim talip olmuştum. Rolümün gerektirdiği tiradlar sanki ka’lü belâ’dan beri ezberimdeydi ve o tiradların her bir repliği ruhumun kelepçelerinin her bir halkasını oluşturuyordu. Kendi kelepçelerimi kendim takacaktım bileklerime ve ruhuma; “ruhumun muvakkat mezarı”nı terk edinceye kadar...
İşte böyle... Beni bekleyen depremden habersiz atımın ateşten yelelerini tekrar okşadım ve neş’eyle mırıldandım:
“İşte dostum; bir manastır. Geceyi.. gecelerimizi burada geçirebilir, böylelikle de kuvveti boşalmış bedenlerimizi istirahata kavuşturabiliriz. Aslında metruk ve virâne bir yer, fakat, belki iki lâf edebileceğimiz bir münzevî keşiş bile buluruz burada. Haydi son bir gayret!..”.
Evet.. son bir gayret!.
Gözlere inen perde idi o son gayret. Musîbet arefesindeki perde, son gayret, son perde, son perde, son gayret...
Son perdenin premiëri beyânında...
Manastırın kapısına geldiğimde, bir kaleyi andıran ve Romalılardan kaldığı anlaşılan kârgir binanın önünde büyük bir dikilitaş gördüm. Bizim dikilitaşlarımıza benzemiyordu. Bizim dikilitaşlarımızın oval hatları, saçörgüsü oymalarının üzerine nakşedilen elif’lerin, mim’lerin, sad’ların, lâm’ların sımsıcak estetiğinin esâmisi bile okunmuyordu bunun üzerinde. İki adam boyundaki yosun bağlamış taşın üzerinde yosunların hâlâ kapatamadığı bir takım kabartmalar vardı. Atımı taşın yanına sürdüm ve elimi bilmem kaç asır öncesinden kalma bu kabartmalara dokundurdum; morg soğukluğunda ve ürperten bir ıslaklığı vardı. Birbiriyle kıyasıya vuruşan savaşçı tasvirleriydi bunlar. İnsan haddehânesi için neden tercih edilmişti bu; kavga, rekâbet, entrika ve menfaatlerin beslediği savaş tasvirleri?! Bunu anlamağa çalışırken, korkuların beslediği bir ruh ile bezenmiş savaş kabartmalarının altında birer satır halinde duran yazıları sökmeye çalıştım:
“Pontifex Maximus Germanicus Marcus Aurelius pugnavit...”
Bu kadarı bana bu heybetli taşın mahiyetini anlamam için yetmişti. Taş buraya hıristiyanları takîbât altına alıp onlara zulmeden meşhur stoacı filozof-imparator Marcus Aurelius ’un bir seferi hâtırasına dikilmişti. Demek şimdi manastır olan bu yapı, o zamanlar bir kale yahut üs olarak inşâ edilmişti.
“Ne acaib” diye düşündüm;
“Hıristiyanlara kan kusturan bir imparatorun yaptırdığı bir eser, dönüp dolaşıp yine Hıristiyanların eline düşmüş”.
Tarihin bize bıraktığı ağır mirastan kaçmanın asla mümkün olmadığının ıspâtı hükmünde asırlardır dikili duran bu taşın yanından ayrılarak, kemerli kapıdan avluya girdiğimde kesif bir küf kokusu burnumun direklerini sızlattı. Atımdan inip, avludaki tek ağaç olan asmanın incecik gövdesine atımın dizginlerini bağladım. Çok sonraları o ağacın bir asma inceliğinde oluşunu, avluda tek başına bulunuşunu ve atımın o asmanın gövdesini sürükleyip yerinden sökecek kadar kuvvetli oluşunu; orada bulunuşumun sun’iliğine ve de geçiciliğime hamletmiştim. Ve o ağacın yüzlerce yıllık bir çınar da olabileceği ihtimali uzun bir zaman korkutmuştu beni, ya orada yıllarca kalsa idim!
Sonra kapının tam karşısında bulunan ve üst kata çıkan ahşap ama kararmış, küflenmiş, ceviz ağacından oymalı komodinimin aksine eskiliği çirkinliğe dönüşmüş küpeştesiz merdivenlere yöneldim. Küpeştesiz oluşları; önce kendime güvenimi sarsmıştı. Sendelediğiniz ânda tutunacağınız bir yer bırakmamışlardı size. Burada yaşayan insanların bu küpeştesiz merdivenlerden, tutunamadıkları için kim kaçının yuvarlandıklarını düşündüm; içim acıdı. Bu düşüncelerle tırmandığım merdivenler beni manastırın en iyi korunmuş yerine yani kiliseye götürmüştü. Bir kaç saniye sonra içeri giriyordum artık ve anlıyordum ki bir girdaba düşüş gibi idi bu giriş....
Ve... aydınlık bidâyete gebe girdabımdır ves’selâm...
İçerisi oldukça loş. Âdeta önümü göremiyor, empatik hassalarımla ilerlemeğe çalışıyorum. Birbirine paralel ve aralarında sekiz-on adım mesâfe bulunan, kalın ve köşeli sütunlar duvarın kenarında iki ref oluşturuyor. İçim ürperiyor. Görenleri korkutsun diye böyle loş ve dehşet-engîz ibâdethâneler inşâ eden mantığa karşı içimde bir nefret topağı beliriyor. İçerisi insanın duyularını köreltecek kadar boş. Fakat buranın kokusu avlunun kokusu gibi değil. Mihrâbın saçtığını hissettiğim hafif bir tütsü kokusu içimi garip bir hoşluğun kaplamasını sağlıyor.
Artık durmanın vakti geçti. Ağır ve dikkatli adımlarla, belli belirsiz tek bir mumun yandığı mihrâba doğru ilerliyorum. Mihrâbın sağ ve solundaki sütunlar arasından geçerken nazar ediliyormuşum hissine kapılıyorum.
Ürpertimi biraz olsun gidermek kastıyla zihnimi meşgul etmek için adımlarımı saymaya başlıyorum; üç.. yedi.. kırk... Üçüncü adıma geldiğimde mihrap görünüyor, yedinci adımda her şey belli artık ve kırkıncı adımda; mihrâbın hemen önünde secde mesâbesinde kollarını göğe açarak yere uzanmış ve mihrâbın üzerindeki küçük pencereden sızan ışığın, yünden cüppesini aydınlattığı bir rahip görüyorum. Hiç kıpırdamıyor, sanki bir ölü.
“Belki gerçekten ölmüştür” diyorum kendi kendime.
Yavaşça ilerlemeğe devam ediyorum. Yüzükoyun secde etmiş olan rahibin sağ yanağı yere yapışmış bir halde. Ben iki-üç adım uzağından, onun sağ tarafına geçiyorum.....
Şimdi büyük bir dikkatle ve fakat rahatlamış olarak hiç hareket etmeyen rahibi süzmekteyim. Kalbimi dinlediğimde tuhaf bir huzur buluyorum. Nedense bu rahibin yanında kendimi emniyetde hissediyorum. Âdeta rahiple aramda tarif edilemez bir bağ var gibi. Fakat bu bağ; birebir örtüşen, aynîlik arz eden bir keyfiyetde değil. Bende olup onda olmayan, onda bulunduğu halde bende bulunmayan bir şeyler var gibi; bunu kuvvetle hissediyorum. Nasıl anlatayım bilmem ki!.. Tıpkı, güneş etrafında döndüğü halde yörüngeleri farklı olan iki gezegen gibi; birbirini çekiyor ama aynı zamanda itiyorlar da birbirlerini. Bu beni rahatlatıyor. Rahiple aramdaki farklılıkları hissetmem şuurumu güçlendiriyor, kendime güven hissim perçinleniyor. Burada rahibin topraklarında bulunuşum bile umurumda değil. Bana yöneltebileceği hiç bir tehtîdin tecellî etmeyeceğine dair o kadar mutmaînim ki; ona bir eşşek şakası yapma kuvvetini bile buluyorum kendimde:
“Hey rahip!” diye sesleniyorum;
“ Yararı yok cehenneme gideceksin”.
O ise dekoratif secdesinden başını hafifçe kaldırıyor ve umursamaz bir yüz ifadesi ile bana, derinlerden cevap veriyor:
“ Ya! Demek tekrar görüşeceğiz desenize!..”
(..!)
* * * * *
Adnan İslâmoğulları
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi