
Bir göç hikâyesi…
Onlar, bir imparatorluğun yangın yerine dönmüş yıkıntılarının ardından, bölük pörçük, kervan kâfile yollara düştüler… Farklı aralıklarla elli yıl sürecek trajik bir göç hikâyesinin meçhûl aktörleri olarak… Henüz öksüz bir hikâye bu, ne romanı yazılmış, ne filmi çekilmiş… Hâfızalara mahkûm edilmiş bir göç, bir sürgün hikâyesi bu… Bu göç, bu göçün, bu sürgünün çocuklarını bekliyor yazılmak için, yeniden yaşanmak ve unutulmamak için…
Arkalarında, binlerce yıldır yaşadıkları toprağın altında bıraktıkları köklerinden gâh koparak gâh koparılarak göç ettiler.. Yanlarına alabilecekleri; hemen üç beş parça eşya hâricinde gidecekleri ülkenin hudut kapısında değiştirmek zorunda kalacakları yalnızca dilleri, isimleri vardı ve o topraklarda, vatanlarında, sarp dağlarında, yemyeşil ovalarında yaşanmış hâtıraları kazınmıştı hâfızalarına. Arkalarında evlerini, bahçelerini, çiçeklerini, üzerlerine nesillerin kokularının ve hâtıralarının sindiği eşyâlarını, kabirlerdeki atalarını, yarım kalmış sevdâlarını, henüz çiçek açmış yiyemedikleri meyvelerini, yıllarca besledikleri kuzularını, kuşlarını bıraktılar, lâkin dillerini ve isimlerini aldılar yanlarına, yola revân oldular dilleri ve isimleriyle ve hâtıralarıyla…
Gözleri yaşlıydı, gönülleri buruk. Arkalarına bakamıyorlardı, bir daha belki göremeyeceklerini bildikleri halde arkalarına bakamıyorlardı. Henüz kucağında taşıdığı çocuğunun ilk gülüşünü işte tam şu karşıdaki evde bırakıyorlardı. Çocuklarının ilk adımlarını bırakıyorlardı bahçelerinde, sokaklarında. İlk aşklarını bırakıyorlardı; ilk bakışmaları, belki bir ağacın altında ilk buluşmaları bırakıyorlardı. İlk sözcükleri, bırakıyorlardı o ağacın altında; ‘të dua’(seni seviyorum) demişlerdi birbirlerine oralarda ilk kez. Ama bırakıyorlardı; göç vaktiydi artık. Arkalarına bakamıyorlardı.. Baksalar o kadar çok şey göreceklerdi ki.. Bunu biliyorlardı çünkü.. Kulaklarına şarkılar geliyordu, düğün halayları geliyordu, kızlı erkekli düğün halayları.. Gelin atlarının kişnemeleri doluyordu kulaklarına, ellerindeki kınalara bakıyorlardı, daha birkaç zaman önce yakılmıştı kınalar, taptâze kokuyordu hâlâ.. Taptâze güzel kızlar gibi, bıyıkları henüz terlemiş yüzüne bakılamayacak kadar güzel delikanlılar gibi…
İçinde yıkandıkları nehrin içinden geçeceklerdi biraz sonra. Nasıl bırakıp gideceklerdi? Göç acısı bu kadar sunturlu bir acı mıydı? Vatan bu kadar vazgeçilmez miydi? Birkaç gün daha kalsalar burada, vatanında doğacak çocuklar vardı anne karınlarında. Kendi dillerini konuşacaklardı, kendi şarkılarını söyleyecek, kendi dillerinde şiirler yazacak, kendi dillerinde âşık olacaklardı. Ama onlar da anne karınlarında göçe, sürgüne tutulmuşlardı şimdi, onlar da düşmüştü göç yollarına. Başka toprakların hikâyelerini dinlemeğe, o hikâyelerle büyümeğe gidiyorlardı.
Evlerinin direklerini okşuyordu kimi, kimi son kez suluyordu bahçedeki güllerini, hanımelini… ‘Biz olmadan kokmayın burada, bizi bekleyin’ diyesi geliyordu hepsinin ama, boğazlarında düğümleniyordu kelimeler söyleyemiyorlardı, geri dönemeyeceklerini hepsi biliyordu. Delikanlılar atlarını bıraktılar geride, yelelerini sıvazlıya sıvazlıya… ‘Bu dağlarda artık kişneme, doludizgin koşma’ diyordu kulağına atın sahibi delikanlı; ‘biz gidiyoruz, bu çayırlar, su sokaklar sana emânet’ diye kulağına fısıldadı ve gözyaşlarını yeleleriyle sildi atının, kimseler ağladığını görmesin diye… Son kez yıkadılar yüzlerini çeşmelerinde, su doldurdular testilerine, kendi sularını.. ömür boyu yetecek hissiyle yedeklediler kendi sularını… Ama yetmezdi, yetemezdi…
Tavan aralarında neler unuttular kim bilir.. yıllar sonra anlatacaklardı, şunu da unuttuk bunu da unuttuk diye.. arkalarında kaldı unuttukları.. ceviz ve pirinç mangalları arkalarında kaldı. Anne, kül kahvesi yapardı o mangalda, dede ve büyükanne tütün içerdi, bir de türkü tutturarak. ‘Çou more Rexho’yu söylerdi ardından yanık yanık genç delikanlı oğul… Tertemiz divan örtüleri, beyaz işli perdeleri arkalarında kaldı, camdaki küpeli çiçekleri, begonyalar arkalarında kaldı.. Bahçelerindeki içine karpuz saldıkları kuyuları arkada kaldı.. Saat başı vuran duvar saatlerini aldılar yanlarına; her saat başında ‘memleket’ diye vursun istediler…
Olur olmaz teferruatları hatırladıklarını fark etti hemen hepsi, birbirine hissettirmeden. Çatıdaki kiremitleri bile düşünüyorlardı. Bahçedeki taşları, taşların aralarında biten otları. Daha tâmir edilecek bahçe çiti duruyordu. Odunluğa taşınacak kışlık odunlar kesilecekti. Kışlık yiyecekler hazırlanacak, turşular kurulacak, hoşaflar yapılacaktı. Biberler ateşte parpullanıp, kış için kavanozlara konacaktı. Lorlu biber turşusu yapılacaktı kahvaltılarda misafirlere çıkarmak için. Bahçedeki değirmende öğütülecek kim kaç çuval buğday vardı, onlar un olacaktı, onlar kol böreği olacaktı, flija olacaktı, lâknur olacaktı… Hepsi kalıyordu arkalarında.. Kendileri yürüdükçe onlar daha da uzaklaşıyorlar, küçülüyorlardı… Her şey küçülüyordu, herkesin imrendiği o kocaman evleri bile küçülüyordu… Etlerinden et kopuyordu, ayrılık bir testere gibi kesiyordu oralarla râbıtalarını…
Her şeye dokunmak istiyordu herkes, son dokunuşlar olduğunun herkes farkındaydı. Ağaçlara, mahallenin köpeklerine, çeşmeye, bahçe çitlerine, taşlarla yığılmış bahçe duvarlarına, her şeye dokunarak geçiyorlardı. Son dokunuşlardı bunlar, son temaslar… Dokundukları her şeyi hayat boyu hissetmeyi umuyorlardı, onun için dokunuyorlardı son kez. Her şeye bakmak, her karışa basmak, her şeyi görmek ister gibi her şeye bakıyorlardı defalarca.. Yıllardır gözlerinin önünde dikkatlerini çekmeyen her şey o kadar kıymetlenmişti ki.. Yıkmayı düşündükleri bahçe duvarı şimdi onlar için İlirya hazinesine dönüşmüştü.. Son kez gördüklerini bildikleri için civcivlere dadanan kedilere bile ağlayarak bakıyorlardı. İçlerinde o kadar büyük bir yükü yüklenmişlerdi ki, sırtlarına aldıkları yükün ağırlığını hissetmiyorlardı bile… Gidecekleri yerle ilgili düşünen yoktu içlerinde, hepi koptukları yerleri düşünüyordu. Onlar için artık yalnızca ‘memleket’ öznesi olarak kalacak ve yıllar sonra artık hikâyeye dönüşecek yerleri düşünüyorlardı. ‘Bizim memlekette…’ diye başlayacak olan hikâyelerin kahramanları kendileriydiler aslında, ama şimdi yalnızca göçün sancısını duyuyorlardı. Göç sancısı, sürgün sancısı, doğum sancısı gibiydi, bunu en iyi kadınlar bilirdi. Kadınlar hepsi birden şimdi ‘göç’ isimli ‘sürgün’ isimli çocuklarının sancısını çekiyorlardı. Bu çocuklar gittikleri yerlerde dedelerinden, babalarından, annelerinden başka isimlerle dünyaya geleceklerdi, ama şimdiden anaları göç sancıları tutmuştu…
O büyük evin sahibi, evinde çalıştırdığı Sırp ailenin büyüğüyle vedâlaşıyordu, helâlleşiyordu, yıllardır ekmeklerini yemişti bu Sırp aile. Üzgündüler.. Son olarak göç edene şöyle demişti: ‘Bak Dhîna efendi, bunca yıldır ailemiz senin ekmeğini suyunu yer içer.. eğer bir gün buralara geri dönerseniz, bu ev, bu bahçeler senin çocuklarınındır, ben yaşadığım müddetçe buralara kimseleri sokmam…’. Gülmüştü acı acı Dhîna efendi, biliyordu bir daha geri dönüş yoktu, en azından kendisi geri dönemeyecekti bir daha… Cevap vermedi ve hakkını helâl etti. Herkes birileriyle vedâlaşıyordu. Ama herkes aslında vatanıyla, toprağıyla, milletiyle, diliyle, töreleriyle, mazisiyle, tarihiyle, kabristanda bıraktıkları atalarıyla, hâtıralarıyla vedâlaşıyordu.
Kopuştan önceki son vedâ yeri kabristan oldu. En acısıydı. En mahşerî olandı. En kötüsüydü. En feryad-ı figân olanıydı. Efgân gökyüzünü tutmuştu sanki de gökten yağıyordu… Herkes oradaydı. Toprağın altı bile ağlıyordu sanki. ‘Gitmeyin, yanımıza gelin ama gitmeyin’ diyordu, toprağın altındakiler. ‘Bir kişi kalana kadar gitmeyin’. Kervan düzülmüştü bir kez, gidiş mukadderâta dönüşmüştü; mukadderâttan kaçamazlardı.. Son dualar edildi, kabir taşları son kez okşandı, parmaklar kabir taşlarının üzerindeki hurufât üzerinde gezinde son kez, gözyaşları o güne kadar olmadığı kadar suladı kabirlerin üstündeki çiçekleri. Tâze kabirlerin başları daha kalabalıktı, onlarla ayrılmak en zoruydu, âdetâ koparıldılar tâze kabirlerin başındakiler, anneler, babalar, ablalar, ağabeyler, kardeşler, gelinler, damatlar.. Sanki mahşer günü o gündü ve galiba onların mahşeri o gündü. Ayrılıktan daha büyük mahşer mi olurdu? Kabristanın servileri boyunlarını iyice bükmüşlerdi, servilerdeki bülbüller ağıt yakıyordu:
‘Göçtü kervan, kaldık dağlar başında’
* * * * *
Krasniqe’lerin göçe tutulanları, Ailenin büyüğü Lâmcemâ, hanımı Sub, oğulları Avdyl, Hasan, Hüseyin, kızları Roba, Sub’un kardeşi Cuce, Cuce’nin eşi Ramsadikî ve Dayı Avdyl’ün yeğeni Muharrem vedâ için bekleyişteydi şimdi… Ölüm sessizliği sanki atılacak bir çığlığı bekliyordu; çığlık da ağızlardan çıkacak en ufak bir vedâ sözcüğünü. Çığlıklar, susturulmuş bir iç çekiş olarak damaklara yapışmıştı ve yaydan çıkacak bir ok gibi bekliyordu. Kimse o ilk vedâ sözcüğünü telâffuz edemiyordu. Çünkü, kıyâmetin habercisi olarak namlunun içindeki kurşun gibi tetiğin çekilmesini bekleyen o ilk vedâ sözcüğü, kıyâmeti koparacak sözcüktü. O sözcük bir ağızdan çıkacak ve İsrafil sûra üfleyecekti. Sessizlik devam ediyor, kalanlar ve ayrılanlar yalnızca birbirlerine bakıyorlardı. O bakışları kendi gözlerinde hapsetmek ve unutmamak için birbirlerine bakıyorlardı. Birbirlerinin ellerini sıkı sıkı tutuyor, tutuyorlardı. Ailenin en büyüğü Lâmcemâ’nın hanımı Sub ve onun kız kardeşi Cuce elleri birlerine kenetlenmiş öylece bekliyorlardı. İleri gelen erkekler artık ne olacaksa olsun ve bu vedâ başlasın dercesine ‘hajde’ dediler. Dediklerine pişman oldular. Kıyamet kopmuştu sanki. İki kız kardeş göğe yükselen çığlıklarla ağlamaya başladılar. Cuce, ‘bu ölüm ayrılığı, bu ölüm gidişi, bize bir daha görüşmek yok…’ diye feryâd-ı figân ediyordu. Sanki iki kardeş tek vücut olmuştu ve kimse onları ayıramıyordu. Göç sanki bir hayalden hakikate dönüşmüş ve vedâ başlamıştı. O âna kadar herkes bunun bir rüya olduğuna kendisini inandırmıştı, ama rüya değildi ve göçün ilk ânları, ilk acıları yaşanmaya başlamıştı; artık geri dönüşü yoktu. Yüreklere ilk hasret acısı düşmüştü ve ân be ân büyüyordu… Et tırnaktan ayrılmaz derdi insanoğlu, ama şimdi et tırnaktan ayrılıyordu; göç, dayanılmaz acılarla bir kerpeten gibi söküyordu tırnağı etten.
Bir film platosu gibiydi alan. Sanki yönetmen çekilen sahneyi beğenmiyor ve tekrarlattırıyordu, ‘motor, sahne 12’ diyordu ve vedâ sahnesi bir daha, bir daha, bir daha çekiliyordu. Ne kardeş kardeşten ayrılabiliyordu, ne yeğen dayıdan, ne arkadaş arkadaştan, ne yaşayan yaşamayandan ayrılabiliyordu. Arkada kalacak olan gözleri değil, canlarıydı. Canlarını orada bırakmak istiyorlardı, göçe düşecek olan cansız bedenleri olacaktı. Ayrılanlar zorlukla yola düşüyorlar, birkaç yüz metre uzaklaştıktan sonra, geride kalanlardan yükselen bir çığlık onları geri döndürüyordu. İki kız kardeş Sube ve Cuce gerisin geriye dönerek birbirlerine koşuyorlar, sarılıyorlar, ağlıyorlar, ağlıyorlardı. Bir müddet sonra tekrar yola düşülüyor ve yine bir feryâd onları buluşturuyordu. Ama bunun bir sonu yoktu kafilenin büyüklerine göre. Sabahtan başlayan vedâ, vakit ikindiye yaklaşırken bile bitmemiş ve gidenlerle kalanlar ayrılamamışlardı.
Ailenin büyükleri yaşanan trajediye son vermek, kopuşu gerçekleştirmek ve göç kervanını yola düşürmek için uğurlayanların evlerine dönmelerini istediler. Cuce kardeşinden, yeğenlerinden koparılarak sürüklenerek evine götürüldü. Sube arkasını döndü, karar verdi, bir daha arkasına bakmayacaktı. Bakarsa gidemeyecekti. Bu, çocuklarından ayrılmaktı. Bunu yapamazdı. Yapamadı da… Kardeşinden, bütün akrabalarından, toprağından, evinden, vatanından ayrılacaktı; mukadderat böyleydi. Aniden ortalığı bir sessizlik kaplamıştı; ölüm sessizliği. Çığlıklar artık evlerden dışarıya derinden geliyordu, ya da kulaklarına hapsolmuştu çığlıklar; yıllarca, yaşadıkları müddetçe kulaklarından çıkmayacak çığlıklar…
Geride kalanların bir kısmı, gidenlerin arkasından bakıyordu, sessizce ağlayarak. Gittikçe ufukta küçülüyorlar, kayboluyorlardı. Evet kayboluyorlardı. Başka bir memlekette kaybolmak için gidiyorlardı. Şimdi gözden kaybolanlar, gittikleri yerlerde bir kayboluşun içinde kaybolacaklardı…
Ve kayboluş daha hudutta başlamıştı. Gidenler hududa varmışlardı ve yükleri de arkalarından gelecekti. Hududa vardıklarında yeni kimliklerini ve arkalarından gelecek yüklerini alabilmek için isimlerini değiştirmeleri gerektiği söylendi onlara. Nasıl olacaktı bu? İnsanın kanını değiştirmesi gibiydi. Ama öyle olacaktı, ‘çaresi yok’ diyordu huduttaki görevliler. Boyunlarını büktüler; Lâmcemâ İslâm oldu, Avdyle Abdül oldu, anneleri Sub’tan ise geriye zaten bir şey kalmamıştı, isminin ne olacağı umurunda değildi onun, ‘ne olursa olsun!’ demişti görevlilere, o da Fatima oluvermişti hudut çizgisinde. Şaşkın şaşkın yola revân oldular. Onlar, henüz kayboluşun farkında değillerdi, göç acısı her şeyin üstündeydi, hasret onların yalnız içinde değil, derilerinde tâze bir yaraydı; başka topraklarda son nefeslerini verene ve başka toprakların altına girene kadar kanayacak bir yara…
Önce isimlerini değiştirmişlerdi hudut çizgisinde. Yeni bir hayatın, tanıdık ama yine de yeni bir coğrafyanın, yeni bir ülkenin, yeni ve yabancı insanların arasında yaşayacakları hayatın hudut çizgisinde, göçün ilk günahının izlerini önce yüzlerinde sonra da kimliklerinde gördüler birbirlerinin ve bu izi ömür boyu taşıyacaklarını o ânda anladılar; göçün ilk günahının izlerini. Artık birbirlerine sarılamıyorlardı, pişmanlık engel oluyordu buna. Sessizlik hâkimdi. Konuşamıyorlardı. Sarılacak soğuktan başka bir şeyleri de yoktu. Arada, birbirlerine hissettirmeden gerisin geriye bakıyorlardı, sanki bir şey olacaktı da ve geri dönebileceklerdi gibi bir his vardı içlerinde. Onun için arkaya bakıyorlardı; geriye dönük ayak izlerine. Yılların toza dumana karıştıracağı ayak izlerine. Öyle bir şey olsa idi, göç kâbusa dönüşecekti ve bir daha hatırlayamayacaklardı o kâbusu, hayra yoracaklardı. Ama öyle bir şey olmadı, göç kâbus değil hakikatti. Hududu geçtiler ve Peja’ya benzediği söylenen şehre doğru yol almaya başladılar…
* * * *
Yolların büyük çoğunluğu İstanbul’a çıkıyordu, çünkü İstanbul imparatorluk merkeziydi, pâyitahttı… Beş yüzyıla yakındır İstanbul’dan yönetiliyorlardı. Beş yüz yıla yakındır aynı beşiklere doğmuşlar, aynı kabirlere girmişlerdi. Orada kalıp, ölmeleri de bir tercihti, orada kalıp direnmeleri, orada ne pahasına olursa olsun hayatlarını devam ettirmeleri de bir tercihti. Lâkin aradan geçen bunca zaman sonra bu sebeple onları göçle yargılamanın haksızlık olacağı kanaatinde bu satırların yazarı, olanlar olmuş ve onlar göç etmişlerdi.. Onlar lotus çiçeklerini koklamışlardı; mitolojiye göre lotus çiçeklerini koklayanlar yurtlarından sürülürlerdi…
Onlar da gâhi sürüldüler yurtlarından, gâhi yüreklerini yurtlarında bırakarak düştüler yollara…
İstanbul dağılma merkeziydi onlar için. Kimileri kaldılar Şehr-i İstanbul’da, kimileri dağıldılar; Bursa’ya, İzmir’e, Samsun’a, Ankara’ya, Eskişehir’e ve daha pek çok Anadolu şehrine…
Onlar, Peja’ya benzediği söylenen şehre yerleştiler.. Sonraları kendi şehirlerine, Peja’ya, bir türlü benzetemedikleri, benzetmeye kıyamadıkları şehre yerleştiler… Yeni hayatlar kurmak için sıvadılar kollarını. Yeni şehirlerine alışmak için bağırlarına taş bastılar… Gittikleri yerlere mesleklerini, becerilerini, ahlâklarını, cesâretlerini, güzelliklerini de taşıdılar… Boyunlarını dik tutmak için çabaladılar…
İlk nesillerin gözleri postacıyı bekledi; ‘memleket’ten mektup gelmesi için… Mektupların içinden fotoğraflar çıkıyordu, arkaları Arnavutça yazılmış. Birinde şunlar yazıyordu fotoğrafın ve altında FOTO PEPA-PEC mührü vardı:
‘Avdyevlla qet fotografi pota çoj sikur kujtim. Hogija e gruja ehagjis rezekja prej doberdolit…’
Mektup, içinde ‘memleket’te kalmış akrabaların resimlerini taşıyordu ve Peja’ya benzediği söylenen Bursa’ya geliyordu. Bursa’ya göçen akrabalara, içinde tebessümler taşıyordu, tebessümler ve hasretler... ‘Siz oralara gittiniz, biz burada kaldık, İlirya’nın yetimleri olarak’ diyordu… Sitem yoktu içinde ama hasret ve yalnızlık vardı, ‘niçin?’ diye soruyordu fotoğraflar. Bu sorunun cevabı yoktu… Onlar gelmişler ve onlar da kalmışlardı; o kadar. Bundan gayrisi yalnızca ayrılık ve hasretti ve hâfızanın ve zamanın merhametine, insafına bırakılmıştı. Lâkin, zaman ve hâfıza insana da ihânet ederdi, hâtıralara da.. kültüre de ihânet ederdi, lîsana da. Sofradaki yemeklerin isimlerine de ihânet ederdi, yeni doğan çocukların isimlerine de… Etti de…
Mektuplar ve mektupların içindeki fotoğraflar bir süre gitti geldi.. gitti geldi. Sevinçleri, hüzünleri, acı haberleri, yeni doğan çocukların haberlerini ve resimlerin taşıdı yıllarca bu mektuplar.. Verdikleri her ölüm haberinden sonra mektupların sayısı azalmağa başladı. Verdikleri her ölüm haberinden sonra okuyucularını kaybetti mektuplar, çünkü zaman, önce dile ihânet ediyordu. Mektupları ve resim arkalarını okuyacak sürgün çocukları kalmıyordu artık. Gözden uzak olan gönülden de uzak oluyordu, göç çocukları, sürgün çocukları ile ‘memleket’te kalanlarla aralarındaki mesâfe günden güne uzuyordu, açılıyordu. Açılan mesâfeler aralarındaki kardeşliğin de arasına zamanın insafsızlığını ve merhametsizliğini serpiyordu, hain bir ayrık tohumu gibi… Ve ayrık otu tohumu gemlenemez bir iştiha ile çoğalıyordu…
‘Memleket’ten gelen büyükanneler, büyükbabalar, halalar, teyzeler,amcalar, dayılar, ‘memleket fikri’ni ve dillerini yaşatmak için çok direndiler. Lâmcemâ yaşadığı müddetçe Arnavutça’nın haricinde tek kelime bile etmedi. Evinde elinde sopa ile Arnavutça konuşmayana şakadan da olsa vuruyordu, unutmasınlar, dilini unutan tarihini unutur, atasını unutur, memleketini unutur diyordu. Ama büyükbaba Lâmcemâ sonsuza kadara yaşayamazdı.. yaşayamadı da… Büyükbabanın sağlığında yeni doğan çocuklara Arnavutça isimler de verilemedi, çünkü yasaktı. Önce isimler Arnavutça’nın dışına itildi. Avdylla’lar Abdül, Jul’ler Gülizar oldu.. Aba Şoha’lar, Aba Ziza’lar, Mica Adem’ler, Dayı Avdüller gitti yerlerini Azize’ler, Nurgün’ler, Nuran’lar, Hanife’ler, Hayriye’ler, Osman’lar, Remzi’ler, Orhan’lar, Muharrem’ler, Mahir’ler, İlhan’lar, Cemâl’ler, Yurdanur’lar, Cavit’ler, Doğan’lar, Erdoğan’lar ve Adnan’lar, aldılar.. aldılar ve bu vatana kök saldırlar…
Sokakta oynayan çocuklar, mahalle eşrâfının ve çocuklarının ironik hitaplarına muhatap oluyorlardı. ‘hey Arnavut’ diye çağırılıyorlardı. ‘Arnavutların evinin sağından gir’.. diye başlayan adres târifleri vardı. Arnavutların çocuğu, Arnavutların annesi, babası, Arnavutların evi, Arnavutların… diye devam ediyordu… Çocuklar arasındaki mâsum kavgalarda bile mahalle sakinlerinin çocukları ‘arnavuti zoti..’ diye devam eden hakaret kastıyla uydurulan tekerlemelerle kızdırırdı Arnavut çocuklarını… Onlar da kendi aralarında oynamayı tercih ederlerdi ve birbirlerine yetiyorlardı..
Okul yılları başladığında aynı sevimsizlik başka şekiller alır ve devam ederdi. Öğretmen sorardı: ‘Sen Arnavut musun?’… ‘Evet’ derdi çocuklar, ‘Une jam shqiptar, evet ben Arnavutum’ başı dik ve gururla söylerlerdi.. Ama sınıfın önünde olurdu bu soru cevap faslı ve herkes bilirdi ‘bu başka’, ‘bu bizden değil’, ‘bu Arnavut’ bakışları dolaşırdı üzerlerinde… Bu hisler işte, bu hisler göç çocuklarının, berâber yaşadıklarıyla benzeşme güdüsünü harekete geçirdi ve benzeşmeğe başladılar… Önce isimler terk etti evleri, sonra da lîsan terk etmeğe yüz tuttu, çünkü büyükbaba Lâmcemâ sonsuza kadar yaşayamazdı; yaşayamadı da…
Doğdukları, büyüdükleri, âşık oldukları, evlendikleri, çiçeklerini kokladıkları, düğünlerinde oynadıkları ‘memleket’lerinden çok uzak yerlerde ebedî hayata geçtiler ve başka toprakların altına girdiler…
Ondan sonrakiler için çözülme başlayacaktı… Önce mektuplar ve içindeki fotoğraflar kesilecekti, sonra gelip gidenlerden alınan haberler.. Sonra gelen mektupları okuyacak insanlar elini eteğini çekecekti hayattan, sonra adresler kaybolacaktı, bir yerlerde unutulacaktı. Ve mektup yazmanın da mânâsı kalmayacaktı, kalmadı da, yazmadılar, yazamadılar… Onlar, ‘İlirya’nın yetimleri’ orada kılmıştı, bunlar ‘İlirya’nın sürgünleri’ ise buraya göçmüşlerdi…
Mektuplar kesildi, haberler kesildi, fotoğraflar kesildi, yüzler unutuldu, isimler unutuldu, akrabalar unutuldu, yeni doğanlar hiç bilinmedi.. birbirlerini tanımadılar, tanıyamadılar…
Ara sıra ‘orada falanlar vardı ne yapıyorlar acaba?’ soruları dolaşırdı evlerde, boyunlar bükülür, mevzu değiştirilirdi, yapacak bir şey yoktu çünkü…
Büyükbabaların, büyükannelerin oğulları-kızları çocuklarının rahat yaşayabilmeleri için, kuluçkadaki tavuğun altına basılan ördek yumurtalarından çıkan yavruları gagasıyla iten tavuğun gazabından korumak için, çocuklarını misafir oldukları yerlerin değerleriyle yetişmelerine ses çıkarmadılar. ‘Memleket’ artık onların hâfızalarına kazınmış acı bir hâtıra olarak, hâfızalarının kuytu çekmecelerinde saklanıyordu ve ‘memleket’ fikri hızla tükeniyordu. Ancak arada sırada büyüklerin bir araya geldiklerinde anlattıkları ‘memleket’ hikayeleriyle kulağını okşuyordu çocukların Arnavutça. Lâkin artık günlük birkaç kelimenin dışında anlamıyorlardı. Anneleri kızdığı zaman ‘plaq’ diye bağırıyordu farkında olmadan, çocuk onun ‘patla’ demek olduğunu biliyordu, ama gerisi karanlıktı. Çocuk, ‘anne para’ dediğinde anne: ‘Nuk ka(ska) pare’ diyordu anne yine farkında olmadan, çocuk bunun ‘para yok’ demek olduğunu da biliyordu ama gerisi karanlıktı. Migren ağrısı tuttuğunda anne farkında olmadan Arnavutça inliyordu: ‘shkova nona, shkova nona’ çocuk bunun ‘gittim annem’ demek olduğunu biliyordu ama o kadar, gerisi meçhuldü.. ‘Naten e mire’ diyordu ara sıra büyüklerine, ‘sije’ diyordu, ‘mire, te sije’ diyordu, ‘falemenderit’ diyordu, ama çat pat bildiği her kelimenin yerine reel hayat başka on kelime yüklüyordu, yüklenen her on kelime bir kelimeyi siliyordu çocuğun hâfızasından, bir on’dan küçüktü ve kısa zamanda her on kelime, bir kelimeyi silip atıyordu…
Büyük Türk düşünürü Cemil Meriç’in ‘kamus namustur, her türlü mukaddesi ayaklar altına alan Fransız ihtilali yalnızca kamusa dokunmamıştır’ dediğini hatırlıyordu bu satırların yazarı bu demde.. Evet kâmus nâmustu.. Her millet de nâmusunu korumak zorundaydı…
Artık yaşlar ilerlemişti, vücut oradan buradan sinyaller vermeğe başlamış ve büyükbaba Lâmcemâ’nın en küçük torunu olan bu satırların yazarı üç çocuk sahibi olmuştu…
Zamanında psikolojiye dâir bir kitapta okumuştu. Bir ailenin küçük çocuğunun bakıcısı çocuğu uyuturken İbranice ninniler okurdu çocuğa . Bu yıllarca sürmüştü. Aradan yıllar geçmiş, çocuk büyümüş evlenmişti. Eşi, rüyasında başka bir dilde konuştuğunu söylüyordu, fakat kendisi bu dili bilmediği için rüya sahibi de buna bir anlam veremiyordu. Bir psikolog yardımına müracaat etti ve psikolog, şahsı uyutarak çözdü problemi, bakıcısının İbranice ninnilerini söylüyordu aradan geçen bunca yıla rağmen...
Dil bu denli kuvvetli bir olgu idi insanoğlu için, dil ve toprak.. dil ve vatan…
Büyükbabalar sonsuza kadar yaşayamazlardı. Lâkin dilleri sonsuza kadar yaşardı. Çünkü, bu satırları yazarken, yazarının başına gelen 10 yaşındaki oğlu Yûnus ve 4 yaşındaki oğlu Ersagun, aradan geçen altmış yıl sonra bile; ‘babacığım, naten e mirë iyi akşamlar mıydı, iyi günler miydi?’ diye soruyorlardı… Kosova’nın Peja şehrinden Bursa’ya göç eden büyük bir ailenin, Krasniqe ve Berishaların son ferdiydi o, ve dilini konuşmağa çalışıyordu. Ya Peja’da, Ohri’de Debre’de, Şkodra’da, Üsküp’te kalanlar?! Sahi onlar ne yapıyordu acaba? Artık kim bilebilirdi ki? Osmanlılar ‘vâ-esefâ’ diyordu buna; esefler olsundu bunun mânâsı ve ‘vâ-hayfa’ diyorlardı, eyvahlar olsun idi bunun mânâsı da…
Adnan İslâmoğulları
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi