Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > 12 Eylül Yazıları > Binlerce meçhûl tebessüm...

12 Eylül İstidratları -II-


Binlerce  meçhûl tebessüm...


Firâz-ı zirve-i Sinây-ı kahra yükselerek


Oradan,


Oradan düşmek ölmek istiyorum


Cevf-i ye's-i âşinâ-yı hüsrânâ..."


(Ahmet Haşim)


Geçen yıl merhum İsmail Şimşek’i yazmıştım...


Bu kez hepsini yazacağım, çünkü bir dahaki seneye ömrümün olup olmadığını bilmiyorum, onları yazacağım... Beynime hücûm eden kelimeleri onlara sunacağım, istedikleri gibi oynasınlar kelimelerle...


Ömrüm olduğu ve elim kalem tuttuğu müddetçe, her 12 Eylül yıldönümünde kalemime karalar bağlayıp, kara yazılar yazacağım. Kelimeleri karalara boyayacağım... Evimin balkonuna küçük ama kapkara bir bez asacağım... Belki, yalnız ben bileceğim niye asıldığını o bezin, fakat asacağım, onların mâtemini tutacağım her 12 Eylül gününde, onların ve onlardan ayrı yirmi iki yıldır ayrı yaşayanların, onların arkalarında bıraktıkları sevdiklerinin, onları sevenlerin... Şehrimin kabristanını ziyaret edeceğim o gün, altında yüzlerce yıllık ecdâdı barındıran şehrimin kabristanını…



Yola yakın bir kısmıydı, orada medfundu onların bir kaçı, yan yana, omuz omuza, koyun koyuna yatıyorlardı... Yusuf İmamoğlu’nu, Yücel Kapusuz’u, Taner Kalkancı’yı; hepsini, binlercesini  temsîlen ziyaret edeceğim, otlarını temizleyip, birer gül ekeceğim, sulayacağım topraklarını... Sonra... Sonra oturup orada öylece kalacağım; şehrin gürültüsünü duymadan... Onların yaşayamadıkları hayatlarını tahayyül edeceğim, yeni hayatlar tasavvur edeceğim onlar için... Bizim yaşadığımız, ama onların yaşayamadıklarını onlar için yaşayacağım; orada öylece kalıp kalacağım...


Ömrümün sonuna kadar yazacak yerim olacak mı, bilmiyorum, fakat yayınlanmasa da, yayınlayacak bir yerim kalmasa da bir gün, ben yine de yazacağım, bir köşede saklayacağım. Denize, meçhûle  atılmış bir şişenin içindeki mesaj gibi, bir gün sahilde dolaşan bir çocuğun bulabilme ve okuyabilme ihtimaline binâen de olsa yazacağım. Bir gün ihtiyarlayacağım, elim kalem tutmayacak, klavye ile münasebetim olamayacak belki, lâkin ben yine de birisini bulacağım ve ben söyleyeceğim, o birisi yazacak. Hafızalardaki o siyah-beyaz filmi tekrar seyredeceğim, 12 Eylül istidratlarımın kaydını hep tutacağım, tutup hafızamın bir köşesine attıklarımı da yazacağım. O siyah-beyaz filmin kahramanı, şübbân-ı vatan’ın hâtıraları karşısında diz çökeceğim, temennâ ve dua edeceğim.


Muhayyilemin başrollerini yalnızca ve yalnızca onlara vereceğim, figüranlara yer olmayacak muhayyilemin içinde, onların yarım kalan hayatlarının devamını çekeceğim gönül kameramla; diğer renkleri kapatacağım, siyah ve beyaz filtreler açık kalacak, eskiden olduğu gibi siyah-beyaz bir film çekeceğim...


Okulu yarım kalanlara okullarını bitirteceğim. Kimisi mühendis olacak, kimisi savcı, kimisi doktor, kimisi öğretmen, okuyamayanlar ise tüccar olacaklar. Arabalar alacağım onlara, ailece gezmelere gidecekler, pikniklere gidecekler. Top oynayacaklar, mangalda et pişirip yiyecekler. Eski okul günlerini, eski Ocak günlerini konuşacaklar, zaman zaman bodrum veya teras katlarındaki bekâr evlerinde buluşturacağım onları, sahanda yumurta pişirecekler... Libya Caddesi’ne götüreceğim, ister Sivas Yurdu’na, ister Giresun Yurdu’na, ister Adana Yurdu’na, ister Kayseri Yurdu’na, isterlerse Niğde Yurdu’na hatta isterlerse hepsini Site Yurdu’na götüreceğim onları, o gün istedikleri yurtta kalacaklar... Yurt kantinlerinde demli çay ve filtreli sigara içecekler, derin derin nefesler çekerek gâhi gülecekler, gâhi hüzünlenecekler, ama yapacaklar bunları, gözlerini arkada bırakmayacağım, kursaklarında takılı hiçbir şey kalmayacak onların.


Güzel kızlarla tanıştıracağım onları, bir görüşte âşık olacaklar ve birbirlerini delicesine sevecekler. El ele yemyeşil kırlarda gezecekler, evlilik hayalleri kuracaklar. Onlar da papatya falına bakacaklar ve falın sonu hep ‘seviyo’ çıkacak. Evlerinin kaç odalı olacağından duvarlarını hangi renk boya ile boyayacaklarına, evlerinin salonlarına alacakları masif televizyon sehpasının ayarlanabilir üst zemininden televizyonlarının üzerine koyacakları dantelâya, balkonlarına yerleştirecekleri küpeli ve begonya çiçeklerinden antrelerine serecekleri kök boyalı ve Türk motifli kilimlerine, duvarlarına asacakları resimlerinden, hat levhalarından berjer koltukları ve üçlü kanepelerine, buzdolaplarının 


üstüne yapıştıracakları meyve süslerinden mutfak raflarına serecekleri kanaviçe işlerine kadar tüm teferruâtını planlayacağım onların hayatının.


Bir muhallebicide tavuk göğsü ısmarlayacağım onlara. Birbirlerine sevgi ile bakacaklar, düğün davetiyelerinin listesini yapacaklar tavukgöğsü tatlılarını yerlerken. Düğünlerinde en yakın arkadaşları arasından hangisinin, kendilerine Kur’an-bayrak ve kılıç vereceğini de kararlaştıracaklar tabîi ki. Ya üniversite yıllarındaki okul başkanları, ya Ocak başkanları veya bir başka büyükleri verecek kutsal hediyelerini ve her ikisi de öperek başlarına koyacaklar. Bunları konuşurken heyecanlandıracağım onları, kalplerinin atışları hızlanacak. Akşamın alacasında vedâ ederken birbirlerine, kaçamak ve mâsum bir öpücük konduracaklar yanaklarına, hafifçe; bunu da tattıracağım onlara. Evlerine çekilecekler ve o günün büyüsünü hayal ederken tatlı, huzurlu ve deliksiz bir uykuya daldıracağım hepsini.


Düğünlerini de yapacağım. Çok kalabalık olacak düğünleri. Fakültelerindeki tüm arkadaşlarını, Ocak başkanlarını, tüm Ocak yöneticilerini çağıracağım düğünlerine, hepsi de gelecekler. Hep birlikte halay çekecekler, şiirler okuyacaklar, türküler söyleyecekler; tıpkı ‘eski gecelerimiz’de olduğu gibi. Hem yeni moda giydireceğim onları, İspanyol paçalı pantolonlarını çıkartacağım, büyük yakalı gömleklerini de, dışarıdan cepli ceketlerini ve ayrıca kocaman kravatlarını da atacağım; bizim giydiklerimizden giydireceğim onları. Ceketlerimizin yakasına bronz Bozkurt rozeti takacağız, tıpkı siyah-beyaz filmlerde olduğu gibi...


Hemen ilk yıl çocukları olacak, erkek, kız; pek çok çocuk, binlerce... Ülkü olacak kızların çoğunun adı, bir kısmının Selcen, İlkay, Aybike, Elif ve daha nice isimleriyle cıvıl-cıvıl, güzel mi güzel, şirin mi şirin kız çocukları... Saçlarını öreceğim kızlarının arkalarından iki belik. Puantiyeli elbiseler alacağım o küçük kızlara; etraflarında dönecekler ve etekleri uçuşacak, saçlarına kelebek tokalar, renkli pensler takacağım, beyaz rugan ayakkabılar, kırmızı çizgili beyaz çoraplar  giydireceğim.


Erkek çocuklarının, Kürşat olacak, Alperen olacak, Yûnus olacak, Ersagun olacak, Afşin olacak, Aybars olacak, Alp olacak, Buğrahan olacak, Atsız olacak, İlteriş olacak isimleri. Onları da en güzel ve mağazalardan giydireceğim, tıpkı bizim çocuklarımız gibi. Takım elbiseler giyecekler büyükler gibi, içinde beyaz gömlekleri olacak... Yakalarına lastikli papyon takacağım, onlar da kırmızı-beyaz puantiyeli olacak muhakkak. Siyah rugan pabuçlar alacağım pırıl pırıl, saçlarına jöle süreceğim küçük delikanlıların ve arkaya tarayacağım saçlarını, çok ama çok yakışıklı olacaklar, yüzlerine bakmaya, hele-hele öpmeye kıyamayacağınız kadar yakışıklı olacaklar. Gözleri ışıl ışıl parlayacak... Babaları ve anneleri kıvanacaklar çocuklarıyla. Birbirlerinin çocukları evlenecekler ileride, kocaman bir aile olacaklar, akraba olacaklar...


Yeni çıkan müzikleri de dinleteceğim onlara. Sezen Aksu’nun ‘Ben sende tutuklu kaldım’ şarksını, 'Kavaklar' şarkısını ve diğerlerini onlar da bilecekler, söyleyecekler. Cem Karaca’nın artık sufî müzik yaptığından bahsedeceğim onlara. Benim hoşuma gitmese de, Galatasaray’ın UEFA kupasını aldığını da söyleyeceğim, kim bilir aralarında Galatasaraylılar vardır ve bundan memnun olurlar, bu ihtimali de ıskalamayacağım, onları mutlu etmek için ne gerekirse yapacağım. Haa sahi, sevinin, pek çok Türk devleti kuruldu diyeceğim, esir değiller artık. Nasıl da sevinecekler!..


Hepsini yapacağım onlar için. Bir tek şey hariç; hiç ama hiç kötü haber vermeyeceğim onlara. Ne Körfez depreminden bahsedeceğim, ne Galip Abi’nin öldüğünden...


Yeni dergileri, gazeteleri vereceğim onlara; ‘Bakın diyeceğim, siz yokken sizden sonrakiler ne dergiler, gazeteler çıkardılar, neler yazdılar; okuyun...’. Okuyacaklar... Tekrar ‘Bakın’ diyeceğim, ‘Sizleri unutmadılar, tek tek, isim-isim, memleket-memleket, okul-okul, fakülte-fakülte, mahalle- mahalle hatırlıyorlar sizi’...


Gülümseyecekler, hepsinin birden dudaklarına bir ‘tebessüm’ konacak. Kimse anlayamayacak, kimseler yorumlayamayacak, kimseler tanımlayamayacak onların dudaklarının kenarına konuveren ‘tebessüm’ü. Bir ‘meçhûl tebessüm’ olarak donuverecek onların dudaklarının kenarında, öylece kalacak.


Hey hât!


Bitecek bu tahayyül... Gerçeğe döneceğim... Bir bakacağım onlar yok... Şehrin gürültüsünü duyacağım o ân, karışacağım o gürültüye, bu eski imparatorluk pâyitahtında beni unutan dostlarımı hatırlayacağım yine, içim burkulacak... Hayat devam edecek... Nereye kadar? Bilmiyorum...


............


Onlar, kaderin zannımca bir “zevebân”noktası’nda hem-hâl ettiği kimselerdi, arkadaşlarımızdı. O esnâda, bir mermiyi hissettiklerinde vücutlarında veya kör bir bıçağın keskinliğini, ya da lânet olası bir 


urganın boğazlarını sardığını hissettiklerinde; mukadderâtları müstenîden ve mütekâbilen inkişâf ediyordu.


Merâmımı tebyîn bâbında rahat değilim. Zorlanmaktayım... Fakat bu zorluğun rağmına size seslenmek lüzûmunu hissettim. Doğrusu bu his, nezdimde mümtazdır, zirâ “ifade”nin tekmil veçhelerine isteksiz ve bîgâne bulunduğum şu lâhzada, şu satırları derc’etmek sûretiyle bir görevi ifâ ettiğimi de söyleyebilirim.


Mutasavvıfenin sıkça bâhis buyurduğu “inikâri nispet” sırrı galiba onların aralarındadır. Istırap hülâsa edilmiyor. Hem üç beş satır neyi belli edebilir? Nasıl edebilir? Kaldı ki ben bî-tâb... ve susmak üzereyim. Böyleyken hangi kelimeye neyi söyleteyim? Vâkıa, başlarken istidrat dedim. En iyisi siz bunları istidrâdımın sesi bilin ve öylece duyun. O vakit bir yâd-gâr bırakmış ve ihtimal ki siz kârilerime mahrem/müsteâr ömürlerimizin nabzını duyurmuş olacağım.


Kader onları bir felâketin hizâsında buluşturdu. Ne çâre ki biz, üzerinden “ateş kesilir geçse sâbâ” bu yerin galiba sâkini olduk. Nicedir bir “sâbite” etrafında durup durmaktayız. Ama onlar, şâhidim ki tâkat getirip bir “gülşen-gâh-ı ismet”e yürüdüler. Hâtırâları ise kalemimize aksedenler...


‘Onlar, evvel gidenler’. Bizden önce gidenler. ‘Evvel giden ahbâba selâm’ olsun diyordu şairin biri. Bu kez isim vermeyeceğim, hepsine selâm olsun. Hâtırâları önünde saygı ile eğiliyor ve temennâ ve dua ediyorum...


Ve’s-selâm...



Yorumlar

Doğan ÖZTAŞKIN

Allah razı olsun ağabey, iyi ki varsın, iyi ki yazıyorsun.

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS