
12 Eylül İstirdatları III
12 Eylül 1980 ve Çağan Irmak’ın ‘Babam ve Oğlum” filmi üzerine bir deneme…
Ne Sâdık’lar tanıdım;
ne bir filmin konusu oldular ne de bir romanın kahramanı…
‘Babam ve Oğlum’ filmini vizyonda değil, bir 12 Eylül günü evde izlemek için beklemiştim; ilk sahneyle birlikte zihnimin derinliklerinde siyah-beyaz bir filmin birkaç karesinden ibâret olan babama ait görüntülerin gözlerimin önündeki hüzünlü çerçeveleri ve gözlerimin önünde iki oğlumun birbirinden güzel yüzleri vardı.
Babasını küçük yaşlarında kaybetmiş, fakat kalabalık bir ailede büyümüş bir çocuk ve artık iki oğul sahibi bir baba olarak, gömüldüğüm koltuğumda kendi çocukluğumun izlerini arama niyetinde iken, tamamen kendimden âzâde bir hâlet-i ruhiye ile, ‘bu ülke’nin 1970’li yıllarının gri ve kızıl renkleri arasında kaybolan hayatlarının hâfızamda kalan trajedileriyle ve ‘bu ülke’nin delikanlılarının planyaya tutulan ama ne bir filme ve ne de bir romana kahraman olan, unutulanların gençlikleri ile yüz yüze geldim…
Onların unutulmuşlukları üzerinde sabitlendi zihnim. Sanki onlar ölseler de olur kabîlinden gençlerdi. Ve zaten ölmek için dünyaya geliyorlardı. ‘Bu ülke’ tehlikeye düşüyor, ‘bu ülke’de adaletsizlikler oluyor ve onlar ellerini taşın altına koyuyorlar, ömürlerini namlunun ucuna sürüyorlardı. Ülke yangın yerine dönmüşken, onlar yangını söndürmek için kendilerini ateşe atıyorlardı pervâne gibi, lakin esefler olsun ki, namlunun ucunda iken onlar, ateşin içine atılmışken onlar, birileri yangını söndürecek hortumları kesiyorlardı. Onlar bunun farkında bile değillerdi. Kendilerini ateşe vermişler, başka bir şeyi görecek, sinsi hesaplardan şüphelenecek hâlleri yoktu. Pervâneler gibi ateşin içinde yandılar.. yandılar…
İtfaiyenin hortumlarını kesenlerin ellerindeki sihirli bir değnek, yangını söndürmeğe karar verdikleri bir 12 Eylül sabâhında âsâyişi ber-kemâl kılmış ve ortalık süt liman olmuştu. Yangın bitmişti ama, ellerini taşın altına koyanlar bunun hesabını vermek üzere başka bir ıstırâbın içine düşmüşlerdi. Sancılı yıllardı; bir dönemin gençliği topyekûn en ağır bir şekilde bedel ödedi. ‘Babam ve oğlum’ filmine konu olamayanlar, saklı kaldılar. Şimdilik hâfızalarda yaşıyorlar, nisyân ile mâlûl hâfızalarda. Üstelik yalnızca nisyân ile mâlûl değil, istikbâl kaygılarının, iktidar rüyâlarının, politik hırsların da kemirdiği bir hâfızanın insâfına mâruzlar. İşte, zamanın bir torna gibi erittiği insan hâfızasına emânet olmaları, onları ne bir filmin ne de bir romanın kahramanı yapabildi. 1970’li yılların gazete arşivlerinin tozlu raflarında, bir haber olarak mahpus kaldılar.
Ne Sâdıklar tanıdım, ne bir filmin konusu oldular, ne de bir romanın kahramanı…
Ekrandan geçen Sâdık’ın görüntülerinin arasına karışan, yüzüne sanki ebedî olarak yerleşen ve gözlerinin içine çökmüş hüznüyle bana gülümsemeğe çalışan Sâdık’la her yüz yüze geldiğimde Sâdık’ın yüzüne başka çehreler çöküyordu, Sanki tanıdığım bütün Sâdıklar bana bakıyordu Sâdık’ın gözlerinden. Kimini gülümsemesinden tanıyordum, kimini hüznünden ve kimini unutulmuşluklarının yüzlerine taşıdığı kırgınlıklarından… Filmin her sahnesinde ıstırâbım artıyor, göz yaşlarımı âzâd ediyordum… Sâdık’ın karısı ölüyor ben de ölüyordum. Sâdık’ın oğlu büyüyor, bende onunla büyüyordum. Onun oğluna çizgi romanlar alıyor, birlikte okuyordum. Sâdık’ın tahliyesini oğluyla birlikte bekliyorduk, ‘Hele bir baban tahliye olsun her şey daha güzel olacak…’ diyordum ona…
Fakat âniden Sâdık’ın yüzüne bir başka Sâdık çehreleri konuyordu, lâkin bu çehrelerin sahipleri tahliye olamamıştı. Sâdık’ın yüzüne cezâevinde musallat olan sarılıkların aynısı onların yüzlerinde de vardı ve bu sarılığı o kadar iyi tanıyordum ki!.. Bu kadar yıl sonra bile gözümün önünden gitmeyen sarılıklardı bunlar. Gözlerin içine çöreklenirlerdi bu bal rengi sarılıklar ve kuruyup, sararıp düşen bir yaprağın baharı görmesi nasıl mümkün değilse, yerleştikleri gözleri de ebediyen kapatıp birlikte giderlerdi ancak. Benim tanıdığım Sâdık’ın, Sâdıkların sarı bir Eylülde başlayan tükenişi yine bir Eylül sarısında son bulmuş ve dalından kopmuştu, tahliye olamamıştı onlar. Onların bir oğlu da olmamıştı. Belki bir sevgili bile sığmamıştı kısacık ömürlerine… Yalnız arkadaşları vardı onların; bir eylül sarılığında ortak kaderleri sararan arkadaşları...
‘Bu ülke’nin Sâdıkları' hep sararmış kâğıtların üstüne yazılmış ve meçhûle yollanmış birkaç satırlık mektuptan ibâret kaldılar. Hafızalara mahkûm sararmış mektuplar. ‘Bir kümes hayvanının uçmaya çalışması kadar komik’ birkaç roman denemesine malzeme oldular yalnızca; uslûpsuz, metotsuz, dilsiz birkaç roman denemesinin malzemesi yalnızca.. Belki birkaç ölüm yıldönümü hayıflanmasından ibâret gazete, dergi yazılarının konusu oldular çoğun… Bir sinema filminin kahramanı olmak onlara o kadar uzak kaldı ki!
Onlar, içinde bulundukları siyâsî pozüsyonları ayırt edilmeksizin ‘bu ülke’yi çok sevdiler, aşk derecesinde sevdiler. ‘Yok mu bu memleketi kurtaracak?’ sorusunu duyduklarında onlar, her şeylerini bırakıp ellerini, ruhlarını, ömürlerini taşın altına koydular.. koydular ve binlercesi o taşın altında kaldılar… Onlar hayatlarından, istikballerinden oldular. Onlar analarını, babalarını, sevgililerini, memleketlerini terk edip, büyük şehirlerin içinde kan kırmızısı bir senaryonun içinde bütün samimiyetleriyle rol aldılar. Onlar dünyayı omuzlayacak kadar gençtiler, kuvvetliydiler. Okullarından oldular, yurtlarından oldular. Doktor olamadılar, hukukçu olamadılar, mühendis olamadılar, annelerine, babalarına bir diploma yerine kefen içinde tabutlarını götürebildiler. Yeminler ettiler, yeminlerine Sâdık kaldılar, öldüler.. öldüler… Geride, dinmeyecek acılar ve içine düştüğü yürekler susuncaya kadar yanacak ateşler bıraktılar; ‘ateş kesildiler’…
Ama onlar ne bir filmin konusu oldular, ne de bir romanın kahramanı…
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi