Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Portreler > Siyâset sahnesinde bir Gordon Milne...

Siyâset sahnesinde bir  Gordon Milne...


Futbol ile şöyle uzaktan da olsa ilgileneler bilirler; Gordon Milne, Beşiktaş’ta altı yıl teknik direktörlük yapmış ve bu zaman zarfında Beşiktaş üç yıl şampiyon olmuştur. Bendeniz Beşiktaş’ın bu üç şampiyonluğundaki Gordon Milne etkisinin azlığına inanan bir Beşiktaşlıyım. Beşiktaş, o yıllarda çoğunluğunu alt yapıdan gelen futbolcuların oluşturduğu bir yıldızlar topluluğu idi ve kazandığı şampiyonlukların kahramanları bu futbolcular idi. Gordon Milne, yalnızca rüzgârın arkasından estiği ‘soğukkanlı bir teknik direktör’ olarak ‘uygun bir konjonktürde Beşiktaş’ın başına gelmiş’ idi. Nitekim daha sonra Trabzonspor ve Bursaspor’ da üstlendiği vazifenin neticesi hüsrân oldu ve soluğu İngiltere’de aldı, aldığı soluğu hâlâ veremediği  rivâyet edilir, ilgili mahfillerde.


           


Gordon Milne, meşhur İngiliz soğukkanlılığından çarpıcı örnekler verdi Türkiye’de. Medya ile asla yüzgöz olmadı. Özel hayatını Türk kamuoyuna açmadı. Futbol teorileri üzerine, kendisine atfedilen birikimden hiç bir kırıntı sâdır olmadı lebb-i mübârekelerinden. Bir tek kelime bile Türkçe konuşmadı ülkemizde bulunduğu süre içerisinde.  Beşiktaş mağlûp olduğunda, Gordon Milne’nin yüzünde mağlûbiyete dair hiçbir iz görünmezdi ve koşar adımlarla çıkış tüneline girer ve kaybolurdu. Yine aynı şekilde Beşiktaş’ın çok farklı galip geldiği maçlardan sonra, meselâ, Beşiktaş’ın 7-1 kazandığı Trabzon maçından sonra bile(ki aziz dostum Servet Avcı’nın acı bir hâtırasıdır) yüzünde zerre kadar sevinç ifadesine rastlanmazdı. Yani Gordon Milne, var idiyse eğer(ki bendeniz inanmıyorum) duygularını asla göstermezdi.


           


Duygularını saklamakta bu denli başarılı insanlardan oldum olası hazzetmeyen birisi olarak, kendimin duyguları, yüzümden bir günlük gazete detayı ile okunabilir. Sevdiklerim, sevmediklerim, üzüntülerim, sevinçlerim, umutlarım yüzümden bellidir. Ama bütün bu hissiyâtını gizleyebilen insanların kayıtlarını hep ‘korkulması icap eden’ler scalamda(mevcut Beşiktaş tetnik direktörü ile alâkası yok bu scalanın) tutmuşumdur. Onlara güvenemezsiniz, sırtınızı yaslayamazsınız. Yanlarında emniyet duygunuz ağır hasar görür ve arkadan çarpmış gibi 8/8 suçlu duruma düşersiniz üstelik. Göz göze gelmekten kaçınırlar, bakışları etrâfı kolaçan eder mütemâdiyen; marazî bir  titizliğin esîridirler. Statüko onlar için âdetâ hayat tarzıdır. Koyu renklerden hoşlanırlar, ne kullandığı güzergâhı, ne de alışveriş yaptıkları bakkalı değiştirebilirler; bu, sadâkatlerinden değil, başka yerlerde kandırılacaklarını zannetmelerindendir. Kırk yılda bir tebessüm ettiklerini görenler olduğu noktasında rivâyetler kulağımıza gelmiştir. Böyle insanlardan oldum olası uzak durmak istemişimdir.


           


Gordon Milne’nin artık bir futbol takımının teknik direktörü olarak (hatta kılığında bile) olarak hayatımıza girmesi mümkün görünmüyor. Fakat, siyâset dünyamızda da bir Gordon Milne var artık. O’nun da aynı Milne gibi ne sevinçlerini, ne üzüntülerini okuyabiliyoruz yüzünden.



Mişârün ü ileyh; tâziye mesajlarını, bayram kutlamalarını bile yazılı metinden okuyor, böylelikle göz göze gelmiyorsunuz(gelseniz de netice değişmiyor gerçi) ve ne üzüntülü bir yüz ifâdesini, ne de sevinçli bir mimiğini görebiliyorsunuz. ‘Ağır ol molla desinler’ türü bir sükûta gömülmüş vaziyette. Herkese açık mekânlarda hiç konuşmuyor. Ülkenin hiçbir meselesi ile ilgili kamuoyuna yüksek fikirlerini beyân etmiyor. Konuşmaktan korkan bir sükût aslında bu, ama o kadar ağır ki, bahse konu korkusunu ispat imkânlarınızın tümünü elinizden alıyor. İspat sadedinde söyleyeceklerinizi, iftira gibi, çekememezlik gibi, bühtan gibi haksız yorumlara malzeme yapıyor derîn ve flû sükûtu ile. Sanki birileri O’nu, ‘ağır ol da ciddi devlet adamı zannetsinler’ tenbihinde o kadar sıkılamış ki ve kendisi de bu işi o kadar ciddiye almış ki, en sıradan bir hissiyatını bile yüzüne aksettirmemekte olağanüstü bir performans sergiliyor. TRT 1’de ana haber bülteni okuyan o ciddi sunucuları hepimiz biliriz; okudukları haberin niteliği ne olursa olsun ses tonları aynıdır, yüzlerinde asla bir değişiklik bulunmaz. Bir cinâyet haberini  okurken de aynı yüz ifadesi ve ses tonu ile okurlar önlerindeki metni, yaklaşan baharın müjdecisi çiçeklerden(klasik bir metindir bu, her sene tekrarlanır) bahsederken de... Ve siyâsetimizdeki Gordon Milne de, bütün ülkeyi yasa boğan deprem ile 


ilgili mesajını(ve bunu da önündeki yazılı metinden okudu Tv’lerde) okurken de, Galatasaray’ın UEFA Kupası’ndaki başarısını kutlarken de boş bir sahifeyi andıran yüz ifadesi ile seslenir halkına. Bu arada belirtmeliyim; kendisinin salya-sümük ağlamasını veya gerdan kırıp gülmesini beklemiyorum, fakat,  insanın, elini kaldırması veya kaldırmaması gibi tercihe dayalı hareketlerinden ziyâde, çok farklı bir şekilde önlenemez  bir refleks olduğunu düşündüğüm hüzünlenme, öfkelenme, ağlama, gülme gibi reflekslerin sâdır olmaması durumunda, mezkûr hislerin bu gibi insanlarda bulunmadığı gibi bir kanaate kapıldığımdan olsa gerek bir nâkıse gibi telâkki ediyorum bu durumu.



Siyâsetimizin Gordon Milne’nini geçenlerde bir Tv kanalının ana haber bültenlerinde seyrettim bilmem kaçıncı kez; Beşiktaş’ın yeni başkanı Serdar Bilgili ve arkadaşlarının kendisini ziyaretleri  esnâsında. Bir futbol takımının başkanı ve yöneticilerinin ziyaretinde tabii olarak nezâketen de olsa futboldan bahis açılır. Takımın ligdeki durumu ve gelecek sezonla ilgili hedefleri falan sorulur; iş olsun, dostlar alışverişte görsün  kabîlinden. Medyadaki yorumlar da, ziyaret edilen Türk büyüğünün aslında futbol ile ne kadar yakından ilgilendiği şeklindedir genelde(merhum Özal benzer bir ziyaretde topun oyun içinde ancak kırk beş dakika kaldığını söylemişti de mümtaz Türk basını bu müthiş Özal keşfini bir hafta manşetlerine taşımıştı). Çünkü medyada yalanın sonu yoktur ya!.. Fakat hayır! Bu sefer böyle olmadı! O kadar gazetecinin ve kameranın huzurunda futbol gibi en aktüelinden bir gündem dahi sanki, uluslararası bir sınır anlaşmazlığı konusunun görüşüldüğü bir ortama bürünüverdi. Serdar Bilgili de bu gergin ortamdan etkilenmiş olacak ki, sanki Ankara’ya yeni gelen bir büyükelçinin Cumhurbaşkanına sunduğu ‘iyi niyet mektubunu’ verir gibi, Beşiktaş Futbol Kulübü’nün kongre delegeliği kartını takdîm etti sayın Türk büyüğüne. Beşiktaş başkanı Serdar Bilgili’nin kongre delegeliği kartı karşılığında aldığı teşekküre amorti sadedinde bile bir tebessüm eşlik etmedi biliyor musunuz?! Gören Sevr Antlaşması yenileniyor zannederdi. Nihayet o muhteşem coşkulu(!) tören bitti ve olan oldu!.. Bir basın mensubu hanım sayın Türk büyüğüne bir soru sormak gafletinde bulundu; üstelik gündemle âlâkasız bir soru. Spontane sorulardan zaten hazzetmeyen Türk büyüğünün cevabı korkunç oldu; sanki kendisine kefen biçilmişti!(hani malûm ya; Türk’e kefen biçenin korkunç sonu vaziyetleri...) Soru, cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili idi. Soruyu sorma gafletinde bulunan kıza yönelen dikkatli bakışların eşliğinde şok vuruş kabîlinden şu cevap geldi:



“Siz en tehlikeli bir şey yapıyorsunuz hanımefendi ve siyâset ile sporu birbirine karıştırıyorsunuz(cümlenin tamamı orijinal ve kendisine ait vallahi, benimle zerre kadar âlâkası yok, çünkü söylediği ânda apar-topar bir kalem kağıt tedârik edip not aldım).



Bu cevapla birlikte sanki şeş kapısını almışcasına küçük, hınzır ve çok gizli bir  gülümseme peydâh oldu ve olduğu gibi de kayboldu Türk büyüğünün dudak kenarlarında. 



Aman yâ Rabbi! Herkes donayazdı... Şimdi ne olacaktı bu ‘en tehlikeli bir şey’e karşı? Kızcağız abandone vaziyetinde ne yapacağını bilmiyordu; Allah’tan o günlerde henüz ‘special töre’lerden bahis yoktu Türkiye’de de, gazeteci kız bir sekte-i kalpten kurtuldu.



Sahi ne demekti bu ‘en tehlikeli bir şey’?!



Spor ile siyâseti birbirine karıştırmak, dinî duyguları istismâr etmek gibi bir şeydi galiba; iki ucu açık bir tespitdi, derinliğini tespit edene aşkolsundu! Bu akademisyen takımını anlamak her zaman mümkün olmuyor, üstelik bir de siyâsetçi ise, onların derinliğini tespit hepten zorlaşmakta! Fakat bu kadar da anlaşılmaz olmak bir handikapa dönüşür diye endişeleniyorum; ne de olsa siyâsetçi ve Türk büyüklerinden. Ayrıca şair-yazar İsmet Özel, kendisi kadar anlaşılmaz olanlara karşı hiç de insaflı olmayabilir ve neler yazacağı hiç de belli olmaz, bizden hatırlatması!..


Sayın Türk büyüğümüz yanında sigara dahi içmediği sayın başbakanından etkilenmiş olacak ki, geçtiğimiz Ramazan Bayramında, Erzurum’da(bu sefer elinde yazılı metin yoktu da ondan oldu aslında; hemen istismâr etmeyin bu satırları okuduktan sonra) milletimizin 


Kurban Bayramını kutladı. Osmaniye’de(saha avantajını da iyi kullanarak) Apo ile ilgili bir kükremesi vardı ki, gören de Apo’yu asmak şöyle dursun, bir kaşık suda(ama muhakkak Yunan karasularından bir kaşık suda) boğacak zannederdi.



Siyâsetimizin Gordon Milne’ninin müthiş etkileyici bir kabiliyeti var ki, ‘Türk Büyükleri’ serîsinde bu kabîliyetinden söz etmemek nâ-kadirşinaslık olacak, hatta açıkçası kıskançlık olacak. Mecburen katıldığı seçim meydanlarında veya açık hava toplantılarında bilhassa kitlelere hitap ederken, cümlenin sonundaki her kelimenin(hemen hemen her kelimenin dedik siz abartmayın) son hecesine  yaptığı uzatmalı vurgular belâgat örneği olarak iletişim fakültelerinde okutulacak cinsten. Bu arada malûm uzatma harikalarının üzerindeki Adana şivesinin gölgesinden de söz edilebilir ancak, kısm-i küllîsi yüksek belâğat kabiliyetinden mütevellitdir. Meselâ, “... ... Partisiiiiiii bu meseleyiiiiiii Meclisteeeeeeeee çözecektiiiiiiir...” gibi(sahi bu çözecektiiir mevzuu nereden takılmış aklıma, TBMM’de neyi çözecekti hazret,  neyse hatırlamadım)... Aslında buna benzer daha pek çok belâgat örneği verebiliriz sayın Türk büyüğümüzün leb-i mübârekelerinden(mübârek dudaklarından yani) sâdır olan, fakat, malûm; nihayetinde bir genel başkan kendisi ve kendisine politik kompliman yaptığım zannedilebilir endişesi taşımaktayım, siyâset zemîni bu, herkes büyüğümüz kadar ciddi değil ki bu alanda, bir sürü dedikodu olabilir....



Sahi, milletimiz, siyâsetin Gordon Milne’ninin daha asıl ihtisas alanına dair mütebahhiresinden istifâde edemedi. Bugüne bugün bir iktisat doktoru kendileri.(Bu arada size kimseye çaktırmadan bir şey söyleyeyim mi; lâf aramızda Keynes’i bile tanımadığına bahse girerim ya neyse, ağzımı açtırmayın benim!)...



‘İstikrarın Sessizliği...’



Şu ânda ülkemizde kapalı gişe oynayan filmin adı bu; ‘Kuzuların Sessizliği’nden dolayı(mütevellid değil, dolayı) biraz Amerikan taklidi oldu ama katlanın artık. Başrolünde de bir hanım artist Judy Foster değil, erkek bir siyâsal aktör var; siyâsetimizin Gordon Milne’i... ‘Her türlü kriz itinâ ile çözülür’ gibi bir tabelâ var sanki odasında. Bizzat kendisini, partisini ve partililerini içine sindiremeyenlere karşı limonlu karbonat kıvamında mübârek, sindirici etkisi var sessizliğinin. Moskova’da toplantılara katılmak yerine Ecevit tarafından Lenin Meydanı’na matruşka almaya gönderilen ve geceyi de Gorki Parkında bir bankta geçirmek zorunda kalan bakanlarına, havaalanına Ecevit’i karşılamağa gitmemek gibi o muhteşem protestosu ile müsekkin etkisi yaptı. Parti içi muhalefete karşı ise âdeta bir baldıran(baldıran zehir oluyor bu arada belirteyim) muhterem.



‘Töreden sorumlu genel başkan yardımcısı’ ile de müthiş bir eküri oluşturuyorlar. Tavşana kaç, tazıya tut oyununu neş’e oynuyorlar birlikte; yağ satarım bal satarım oynar gibi:



‘Yağ satarııııım, bal satarııııım / başbuğ öldü ben satarııııım...’ diyerekden pür-neş’e içinde bağırıyorlar ve daire şeklinde düzen alan parti divanında mendili Sadi Bey’in arkasına koyuyorlar. Sadi Bey’in arkasına bakıp mendili bulmaması için de başına töre işinden anlayan ve ben milletvekiliyim ulan türünden bir milletvekilli  konuşlandırarak, ikinci turda mendilin kendi arkasına konduğunu her nasılsa fark edemeyen(!) Sadi Bey’in arkasından mendili alıp, bir güzel sopa çekiyorlar Sadi Bey’e... Bu arada, herkes kasıklarını tuta tuta gülüyor ve özellikle Semra Özal’ın eteklerinin dibinde yıllarca pinekleyen, Ataköy’de kaldırım ihaleleri kovalayan Mehmet Gül naylon kurtların  cem-i cümlesi  çılgınca alkışlıyorlar bu sahneyi...    


Bütün bunlar olurken, ‘ben milletvekiliyim ulan’ türünden bir milletvekilini(ki bu aynı milletvekili) Sadi Somuncuoğlu’nun üzerine gönderiyorlar. TBMM’yi bir ânda ve gece yarısı üstelik, Adana Adliyesi’ne çeviriyorlar. Türk büyüğünün, hemşehrisi Conalar gibi ortalık yerde bir bakanın korumalarını  dövüp, sin ve kaf harflerinden müteşekkil o seçkin sözleri sarf ediyorlar,(bu arada belirtmeliyim ki, NTV’den bir haberci malûm sin ve kaf harflerinin sarfedilmesini çok hoş bir şekilde duyurdu seyircilerine; ‘doğal ortamın doğal 


sözleri’) diğer taraftan da parti içi bir soruşturma açıyorlar, tahkikat yaptırıyorlar... Ne eğlenceli değil mi?!


İşte tam bu sırada devreye giriyor ilgili partinin genel başkanı, yani Türk büyüğümüz, yani siyâsetin Gordon Milne’i ve “Olayın sorumlularının ifadelerinin alınması için” tâlimat veriyor. 3 Mayıs 2000 tarihinde konu ile ilgili(sanki yüz yıl evvelmiş gibi yazdım, şunun şurasında birkaç aylık mevzu aslında) yaptığı basın toplantısına biraz gergin giriyor sayın büyüğümüz. Televizyonların da Türk seyircisinden esirgemediği bu gergin basın toplantısının zabıtlarının bir bölümü hemen tüm gazetelerde yayınlandı. Bu toplantıda da haddini aşıp soru sormak gafletinde bulunanlar oldu Türk büyüğüne. Soru soran gazetecilerin aldığı cevaplar, ‘al sana-al sana’ diye kafalarına fırlatılan ‘mermer kül tablaları’ gibiydi(ben bu satırları yazdıktan birkaç gün sonra aynı partinin bir başka milletvekili, seçim bölgesindeki bir bürokratın kafasına gerçekten mermer kül tablasını atar gibi yaptı biliyorsunuz ve görüyorsunuz ne kadar isabetli tespitler yapıyorum). Bu toplantıdan birkaç soru ve cevabı size yazmalıyım muhakkak.


*  Somuncuoğlu’nun azli söz konusu mu?       


       


Her safhayı basın öğrenecektir.


* “Partimizin söylem ve politikalarını benimsemekte zorluk çekenlerin kendi konumlarını gözden geçirme zorunluluğu vardır” sözlerinizle ne demek istediniz?


Herkes anlayacağı kadar anladı.


*Parti disiplinini nasıl işleteceksiniz?                                               


Metni bir kez daha okumanızı tavsiye ediyorum.


* Meclis bahçesindeki olayın genel merkezinizin talimatı ile yapıldığı iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?



Sahip olduğunuz bilgi varsa savcılığa başvurun...


Evet...  İşte böyle; ciddi devlet adamı dediğiniz böyle olur, en fazla üç, haydi bilemediniz beş kelime ile cevap vereceksiniz, fazla muhatap olmayacaksınız karşınızdakilerle. Siz ne de olsa bu ülkenin beş numaralı protokol üyesisiniz(rakam konusunda emin değilim ama tahmin ediyorum). Hem ayrıca ülkücü psikolojisinden ne anlardı ki bunlar?! Bu psikolojiden anlasa anlasa Ertuğrul Özkök, Güneri Civaoğlu, Hasan Cemal, Yavuz Donat gibi usta gazeteciler anlar. Zaten onlar da, “Keşke bu müessif hadise hiç olmasa idi, sayın genel başkan zor durumda kaldı şimdi ve beyaz çorap giymemek, toplum içinde burun karıştırmamak, tespih sallamamak, yumurta topuklu ayakkabı giymemek gibi bir yıllık eğitimler/terapi seansları da boşa çıktı’ diye yazıyorlar. Gerisi de pek mühim değil zaten bu basının!..


Yaşları en azından üç onluğu devirmiş bulunanlar hemen hatırlayacaklardır; tek kanallı televizyonumuz TRT’nin yayınlarında zaman zaman kesintiler olur ve ekranda hemen İznik işi bir ‘necefli maşrapa’ görünürdü, genelde klasik müziğin fon olarak dinletildiği birkaç dakikalık kesintilerdi bunlar; sabırla beklerdik yayının tekrar başlamasını. Nihayetinde başlardı ama yayın... Siyâsetimizin Gordon Milne’i ise artık bir yılı geçen devr-i iktidarında Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz  ikilisinin arasında tam bir ‘necefli maşrapa’ görünümünde; tedirgin bakışlarla etrafını süzüyor toplantılarda. Gözü hep bulunduğu mekânın tavanındaki işlemelerde. Topkapı Sarayı’nı ziyarete gelen şaşkın bir turist gibi ve bulunduğu yeri yadırgayan bir psikoloji hakim yüzünde. Genel başkanlığı öncesindeki yıllarda, partisindeki odasında tükettiği sessiz, az ziyaretçili, partilileriyle mesafeli hayatını hükümete de taşıdı kendileri ve Türkiye nicedir siyâsetin Gordon Milne’nini izliyor; ciddi ‘devlet’ adamı triplerinde; tabii bu arada bendeniz de bahsime konu izleyicilerin arasındayım; hem de en istikrarlılarından olduğum konusunda iddialı bile sayılabilirim...


Bir kere seyretmedim/seyredemedim kendisini yalnızca; aslında bu yazıma da bolca malzemenin bulunacağını bildiğim halde. Çinli katil, Zemin’in, döktüğü Türk kanlarının ve kirlettiği Türk kızlarının mükâfâatı olarak ‘devlet nişanı’ ile taltif edildiği törenlerde izleyemedim kendilerini. Bu kadarına tahammül edemedim, tahammül mülkümün virâneye çevrilmesine gönlüm râzı gelmedi. Hiç olmazsa, zilletin bu iç kaldıran çukurluğunu görmeyeyim dedim... Eminim sizler de öyle yapmışsınızdır...


Hey gidi günler!..



Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS