
Kırk yıllık muhteşem tombulumuz; Nurlu Süleymanımız;
Biz sensiz ne yaparız?!
Kâbus sona ermiş gibi görünüyor. Bunu, Nurlu Süleyman Hazretleri’nin yüzünden dahi okuyabiliyoruz bugünlerde. Kafasında dolaşan ve kuyruğu birbirine temâs etmeyen tilkilerin sayısının kırktan(40) fazla olduğuna inandığım Türk büyüğü, yeğeninin, dolayısı ile ‘Demirel’ soyadının içinde bulunduğu yolsuzluk lâbirentinden nasıl çıkacak ve bu konuda İsmet Abi ile Nahit Menteşe ne düşünüyorlar bilmiyoruz, fakat, Demirel soyadı için siyâsetin sonu gelmiş ve her ne kadar reddetse de mütekâütlük kaderi tebârüz etmiş gibi. Ne olursa olsun rahat durmayacağı kesin, lâkin artık bu milletin kendisini yutması veya en azından gargara yapması mümkün görünmüyor. Batan bankalara bir tarafından fena şekilde kendisi de bağlanmış ve bankalarla birlikte dibe doğru bir yolculuğa revân olmuştur. ‘İyi diplemeler’ diyorum bu satırlar aracılığı ile kendilerine bu arada. Gecenin bir yarısı yapılan kasa boşaltma işlemi esnâsındaki nakit heyecanından olsa gerek, vücutlarının bankalara takılı kalan kısımlarını çözmeye unutmuşlar ve bu unutkanlık neticesinde, para kolilerinin arkasında bir teneke gibi bağıra bağıra Demirel soyadı da sürüklenmiş ve millet de bu manzarayı izlemiştir. Son otuz(30) yılımıza kazınamaz mühürler vuran nurlu Süleyman, en azından uzun bir süre akşamları ekranlar vasıtası ile zırt-pırt karşımıza çıkmayacak, göz göre göre, gözümüzün içine baka baka bu ülkede ‘fakirlir yok’ diyemeyecek, fakat, -kendisinin ifâdesi ile- ‘siyâsette bir şeyin bittiğine hiçbir zaman inanmadım’ diyen Nurlu Süleyman’ın siyâset lâbiretinin hangi koridorundan ne zaman çıkacağı ve bizlere ‘böğğğğ’ veya ‘cööööğğ’ diyerek yüreğimizi ağzımıza getireceği hiç belli olmaz; biz biz olalım temkinli duralım derim ben. Tabiî siz okuyucularım bunu ne kadar dikkate alırsınız bilemem, mesuliyet kabul etmem baştan söylemiş olayım. Sonradan demedi demeyin...
* * * * * *
‘Bütün tombullar sevimlidir’ önermesi Perihan Mağden’e ait ve kendisi son zamanlarda bir yurt dışı gezisi esnasında ülkenin en büyük tombulu ile arasını düzeltmiş olsa da, tombulların sevimliliği teorisini çürüten tombullardan bir tombul Süleyman Demirel...
Yurdumuz semâlarının Ankara’ya isâbet eden yüksek mi yüksek mevkîinde kırk yıldır konuşlanmış bir bulut irisi kendileri. Gri bir bulut irisi olarak ne yağmurlara gebe, ne de aradan çekilip yurdumun güneş almasına fırsat veriyor; aksine kasvetli, sıkıntı veren ve kırk yıldır bize yukarıdan bakan bir bulut. Adetâ ülkenin migreni kendisi, sancı olup arada bir gelmiyor, sürekli ağrılar gibi. Yaklaşık kırk yıl önce geldi, geliş o geliş; gitmek bilmiyor mübârek.
Cumhurbaşkanlığı süresinin bitimine beş kala sahneye konan beş artı beş operasyonu ile kendilerini gönderdiğini sanan altmış beş milyonluk bir ülkenin insanları olarak, kısmen tecrit olduğu 864 rakımlı tepeden belki de, taa böğrümüze gönderdiğimizi fark etmemiz için fazla bir zaman geçeceğe benzemiyor.
Mübâreğin evi, Telli Baba’nın veya Tezveren Sultan’ın evinden farksızdı geçtiğimiz aylarda. Beş artı beş oylamalarında kendisine -muhtemelen- yanlış yapanlara tövbe vermekle meşgûldü. ‘Biz ettik sen etme’nin bilmem kaçıncı versiyonu oynandı Güniz Sokak’ta. Başrolde mi; tabii ki O, yani muhteşem tombulumuz Süleyman Demirel... Yardımcı iki rol ise yine siyasî kırkı bir türlü çıkmayanlardan ve kırk yıllıklardan o müthiş ikili; Güniz Sokak’taki ‘güllü karşılama’nın mucidi sâdık bende İsmet Sezgin ve yüzüne yapışan ve bu milletin nasıl olup da kendilerine tahammül edebildiğine şaşıran gülümsemesi ve otuz yaş ve üstü tüm Türklerin hâfızasına kazınmış seyrek dişleri ve ters köşeye penaltı atan futbolcunun o hınzır gülüşü ile Nahit Menteşe.
Bu üçlü bizim üç isimlik alın yazgımız-kötü kaderimiz sanki, Süleyman Demirel-Nahit Menteşe-İsmet Sezgin(nâm-ı diğer, İsmet Abi)...
Hazret’in Çankaya’dan taşındıktan sonraki ilk gününde verdiği demeç evlere şenlik; “Bak görürsünüz; ben sizi yine ketenpeleye getireceğim” türünden bir demeç; hatta türünden değil aynen böyle:
“Sabah horoz sesi ve ezan sesleriyle uyandım, ezan sesini özlemişim...” buyurdu mübârek demeçlerinde Süleyman Demirel.
Buradan çıkarılacak yorumlar zekâmıza veya istihrâç ve dahi istinbât kâbiliyetimize havale edilmiş durumda. Meselâ, yedi yıl boyunca Çankaya’da hiç ezan sesi duymamış garibim ve bundan da son derece muzdarip olmuş. Veya devr-i riyâsetinde hep ezan seslerinin hayali ile yaşamış durmuş; Güniz Sokak’a döndüğünde ise, namaza gözünü dikmiş ve ezana da kulak vermiş. Yoksa şöyle bir yorum daha mı gerçekçi olurdu? “Siyâsete geri dönüyorum ey millet!”(eyvah, en azından kendi adıma) Zaten bu ülkede e-kolay pazarlanan ve e-kolay müşteri bulan malzeme islâmî malzemelerdir ve bahis mevzuu malzemeler arasında ezan, first-class bir mevkîe sahiptir. Bunun bir adım sonrası “Bu ülkede benim her vatandaşım inançlarını istediği şekilde ve istediği zeminde yaşayabilmelidir; işte biz bunun teminâtıyız; ekteki anahtarlarla birlikte...”
Bunu nereden mi çıkarıyorum?
Yıl 1965. Ülkemizde genel seçimler var ve Süleyman Demirel Sakarya’da seçim meydanında gonuşuyor; daha dün gibi sanki:
“Artık benim ülkemde isteyen herkes göğsünü gere gere müslümanım diyebilecek...”
Kimlerin izin verdiğini bilmiyorum ama, meşhur türküde olduğu gibi; uzun yıllar bu türküyü tutturuyor Süleyman Demirel veya nâm-ı diğer Nurlu Süleyman ve beraberindeki saz arkadaşları İsmet Abi ile Nahit Menteşe...
Jimnastik sporunda bir uygulama vardır ya hani; bir hareketi ilk kez yapanın adı ile anılır o hareket; Suat Çelen Burgusu gibi... İşte bundan hareketle, popülizm, aslında bir Süleyman Demirel siyâseti olarak anılmalı. Çünkü popülizmi ondan daha iyi anlayan veya uygulayan bir siyâsetçinın adından söz edemez tarihler.
1965 seçimlerinde Sakarya’da söylediklerine benzer çok şey söyledi muhterem. Çok vaatler verdi bu ülkenin insanlarına. Siyâsî hayatını, yerine getirmediği, hatta hatırlamadığı sözlerinin üzerine bina etti. Verdiği sözler hatırlatıldığında da, meselâ bir 32. Gün proğramında Mehmet Ali Birand, hazretin iki anahtar vaadettiğini söylediğinde, “Ben onları seçim sath-ı mahallinde söyledim. Seçim zamanı ben ağzıma geleni söylerim” deyiverdi. Tıpkı bu günün cümle döviz pariteleri ile kaç dolar veya doyçe-mark ettiğini bilmediğim ama, zamanının 350 milyar liralık İLK-SAN irtikâbı için “Verdimse ben verdim n’olmuş yani!” dediği gibi... Veya Koç Grubu için “İstesinler, Çankaya’nın bahçesinden yer bile veririm...” buyurduğu gibi... Fakat yıllar önce bir mülâkatında; “Eğer kişi haramı helâli, iyiyi kötüyü bilse, sanıyorum ki, o toplumun geleceğinden şüpheye düşmeye hacet kalmaz” derken haram ve helâl hassâsiyetlerine sahip olduğunu bildiği kesimlere hınzır göz kırpmalarından birini fırlatıyordu...
Aslında muhteşem tombulumuzun sahip olduğu sıfatlar içerisinde Türkiye için en önemlisi ‘Nurlu Süleyman’dır. Çünkü, ancak bu sıfatı ile başımızdaki kurtarıcı rolünü devam ettirebilmiş ve dinin siyâsete yansımalarının önemini ancak yine bu sıfat ile idrâk edebilmiştir. Siyâsî hayatının en büyük ketenpelesine, kendisini nurlu Süleyman'a terfî ettiren kesimler mâruz kaldılar. 1987 yılında İstanbul’da Yeni Asya Yayınları’nca basılan “Demirel Gençlik ve Eğitim” kitapçığının 47. Sahifesinde başörtüsü için bakın ne diyor nurlu Süleyman:
“Başörtüsü meselesinde, sanıyorum ki, çok yanlış bir tavır var. Kişi başını örtsün. Ona niye karışılıyor? Başörtüsünün laiklikle bir alâkası yoktur. Kanunların yasaklamadığı bir kıyafettir...”
Yalnız başörtüsü mü?! Değil tabii ki!.. Bakın muhteşem tombulumuzdan imam-hatipler hakkında ne vecizeler sâdır olmuş aynı kitapçığın 29. Sahifesinde:
“İmam-hatiplerin genel liselerin yerine ikame edilmesi korkusu varsa, zaten 1963’ten beri imam-hatip okulları üniversiteye açıktır. Genel liseden çıkmış olmakla imam-hatipten çıkmış olmak arasında, üniversiteye girmek bakımından fark yoktur. Gene geliyor, din dersleri okutulmasından korku. Ben onu daha evvel de söylemiştim.(bakın daha da evvel söylemiş üstelik) İmam-hatip okullarının gayesi sadece din adamı yetiştirmek değildir. Dini bilen Türk vatandaşı yetiştirmektir. Dini bilen Türk vatandaşları doktor, mühendis, hakim olsa, daha iyi değil mi?...”
Evet yanlış okumuyorsunuz! Bu sözler bu günlerde tekrar ezan sesini özlediğini ifade eden 28 Şubat dönemi baskılarının acar savunucusu muhteşem tombulumuza ait. Daha bitmedi! Tevhid-i Tedrisât Kanunu ile söylediklerine de bir göz atalım kendilerinin:
“Tevhid-i Tedrisat Kanununa ters düşüyor diye bunlardan vazgeçmek mümkün değil ki. Tevhid-i Tedrisat Kanunu tek bayına muta değildir.(lûgat için zahmet buyurmayınız bendeniz size yardımcı olayım. Muta: itaat olunan,boyun eğilen, başkalarının kendisine boyun eğdiği emirler. Olsun ben kendi gözümle görmek istiyorum diyenler için bkz. Ferit Devellioğlu., Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat...) Eğer din eğitimini dışarıda bırakan bir Tedrisat Kanunu varsa orta yerde, doğru olmayan o zaten. Onun adı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ise ve ona ters düşüyorsa, onda yadırganacak bir şey yoktur. Ters düşmesi suç değildir. Bir gariplik değildir. O zaman Tevhid-i Tedrisat Kanunun dediğiniz kanun doğru değildir.
Tevhid-i Tedrisat kanununa ters düşüyor diye din eğitiminden vaz mı geçilecek? Böyle diyenler Tevhid-i Tedrisat Kanununu, ne ise o kanunun esasları, din eğitimini de içine alacak şekilde düzeltmeleri lazımdır. ‘İşte Türkiye’nin Tevhid-i Tedrisat Kanunu budur’ diyerek ortaya çıkmaları lazımdır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu bir semavî kitap değil ki. Şayet Kur’ân kursları veya din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitim değildir; Tevhid-i Tedrisat kanunudur...”.
Yaa! Gördünüz mü ne inciler döktürmüş nurlu Süleyman?!
28 Şubat örtülü darbe günlerinin hararetli demlerinde Bethowen’in 8. Senfonisi’ni dinleyerekden bir taraftan üç-beş bin kişi ile, diğer taraftan mesajını da vermeyi ihmâl etmemişti kendileri hatırlıyorsunuz. “İşte size çağdaş Türkiye!” diyerek ülkeyi rahatlatan, ülkenin sırtını sıvazlıya sıvazlıya karnında biriken gazın dışarı çıkmasını temin eden ve tüm ülkeyi kaplamış olan yobaz tehlike(!)yi bertarâf eden nurlu tombulumuz, muhteşem Süleymanımız bakın bundan on üç yıl önce 1987 yılında bir mülâkatta; Turgut Özal’ın yabancı bir gazetecinin sorduğu; ‘Türkiye’deki dinî uyanış sizi endişelendiriyor mu’ sorusunu, elindeki bir fotoğrafı göstererek, ‘Bakın, tüm insanlar dans ediyorlar, bu fotoğrafı gördüğümde endişeli olmamak gerektiğini düşündüm. İşte gençlik bu’ şeklinde verdiği cevapla ilgili olarak; ‘Yorum yapmak istemem, ama biraz çiğ geldi bana, çiğ ve hafif’ şeklinde cevaplandırmıştı. 1987’deki nabızların şerbeti bu kıvamda oluyormuş demek ki! Eee nabza göre şerbet işinin ustası da kendileri ne de olsa!
Muhteşem ve de nurlu Süleymanımızın nabız servislerinden aslında o kadar çok örnek var ki! Fakat bütün bu örneklere, böyle bir kaç bin kelimelik bir sütunda resmi geçit yaptırmanın mümkünâtı yok. Bunların arasından tercih ettiğim bir kitapçıktaki bölüm başlıklarından birisi aynen şöyle:
“Eğitimde Kur’ân ve Sünnet”...
Evet yanlış okumadınız; muhteşem nurlu Süleyman Demirel Hazretleri'nin yüksek fikirlerini beyân etdiği mevzuun başlığı; Kurân ve Sünnet...
İşte bir kaç veciz tespit kendilerinden:
“Manevî ve maddî yücelme, sanıyorum ki, bir taraftan zenginleşmeyi, bir taraftan da Türk vatandaşının kültürüne, inançlarına sahip çıkmasını ve inançlarını, kültürünü daha iyi bilmesini, tarihini daha iyi bilmesini, zenginlik yanında saadet ve bahtiyarlığı da beraberce hissetmesini, insanın misyonunu, fonksiyonunu görebilmesini içine alıyor. Hedef sarihtir. KUR’ÂN REHBERİMİZDİR... KUR’ÂN’I NE KADAR İYİ ANLAYABİLİRSEK,O KADAR BU HAZİNEDEN FAYDALANIRIZ”.
Bu arada meşhur ‘tecdîd hadisi’ne atıfta bulunuyor Hazret;
“... Zaten Hz. Peygamber buyurmuştur ki, ‘Her yüz senede bir büyük imam gelecektir’. Eğer bu hadis sahih ise, bundan şu çıkar:(farkındasınız değil mi mübareğin ilmi derinliğinin)Demek ki her yüz senede bir defa İslâm’ın ve Kur’ân’ın bir büyük âlimi gelecektir. Eğer yanlış anlamalar varsa ve anlayışsızlıklar varsa onu düzeltecektir...”(burada tabii olarak Bediüzzaman’ın talebelerine hafif kompliman -yalakalık dememek içün komppliman diyorum- kokuyor)
Sohbetinin içne de Arapça, Farsça ve Osmanlıca bilmediği için ne kadar hayıflandığını, meselâ Ebussuud Efendi’nin Kur’ân tefsirini okumayı aslında ne kadar da çok arzu ettiğini ama Bediüzzaman’ın Kur’ân yorumunun fevkalâde müstesna bir yer işgal ettiğini belirtir. Bu arada Bediüzzaman’ın Kur’ân yorumunu nasıl okuduğu meçhul; çünkü sadeleştirilmemiş bahse konu eserin Hazretin üzerindeki etkisinin Çince’den farklı olmayacağı âşikârdır.
Risale-i Nur okuyanların(ve diğer tüm mütedeyyin kesimlerin) göz altına alındığı, tutuklandığı, medya tarafından hakaretlere mâruz kaldığı son dönem Türkiye’sinin Cumhurbaşkanı Hazreti Süleyman, Said Nursî’nin başına gelenlerle ilgili de muhteşem tespitler yapıyor; referansları yine İslâm’dan.
“... (Said Nursi’ye atfen) Ama itibarı ve ünü devam ediyor. Zaten büyük âlimler, büyük dervişler yaptıkları her şeyi Allah rızası için yaparlar... Büyük velilerden birisi der ki: ‘Cennet ve cehennem olmasa yine Allah’a ibadet ederdim’(burada muhtemelen Yunus Emre’ye bir atıf var, ama yine isabetsiz ve desteksiz bir atış yapmakta mübarek)... Büyük âlimlerinden başından aşağı yukarı aynı şeyler geçmiştir. Kaldı ki Cenab-ı Allah’ın gönderdiği peygamberlerin başına neler gelmiştir?..”
Muhteşem Süleymanımız Hazret-i Süleyman Demirel’in, İslâm’ı hakim kılmak bahsinde mübarek dudaklarından sâdır olanlardan birkaç örnek vererek iktifâ etmek istiyoruz ve yazının da sonuna gelmekteyiz hafif hafif.
“Hakikat bir tanedir, iki tane değil. Onu tespit ettikten sonra, onun etrafında çeşitli nüanslar, çeşitli varyantlar olabilir. Plüral düşünceden kasıt budur. Yoksa İslâmı kabul eden kişi için İslâm üzerinde çoklu düşünce olmaz. Lailâheillallah: Allah vardır, birdir, Allah’tan başka ilah yoktur(tercümeler kendilerine aittir; yemin ederim ki). Muhammedürresulullah: Muhammed (a.s.m) Onun elçisidir, peygamberidir. İyyâke nâ’büdü ve iyyâke nestaîn: Allah’tan başkasına kul olmayın. Bunu söyledikten sonra çoklu düşünce olmaz. Bunun alternatif olmaz. Müslümanlar için, kesin kes ortaya konmuş emirler varsa onların alternatifini aramak söz konusu değildir(bu sözlerin sahibi halen devam eden başörtüsü yasağının yasak koyucularından veya yasak koyuculara çanak tutucularındandır kendileri, malûm ya!). Çoklu düşünce bunlar için değildir. Kaldı ki, İslâm fikir hürriyetine de, ilme de yer verir. “İlim neredeyse gidin öğrenin” der. “İlim müslümanın yitiğidir” der(adamdaki hadis bilgisi karşısında dilim damağım kurudu, şaşkın vaziyetteyim doğrusu). Esasen çoklu düşüncede de her şeyin doğru olan bur karşıtı yok(ne demekse?! Derin bir mevzu olmalı ki intibak edemedik birden). Asgarîler var. Asgarileri kabul ettikten sonradır çoklu düşünce. Biz çoklu düşünce dediğimiz zaman daha çok tek parti düşüncesine karşı çıkıyoruz(hoppalaaaaaa! Damdan dama o cüsse ile nasıl da atlıyor1) Tek parti düşüncesine ben karşıyım(dan dedin de aklıma Danimarka geldi gibi bir şey bu). Yoksa din meselesi ondan değişik bir meseledir. Siyasette tek parti düşüncesinedir itirazım(sanki tek parti mevzuunu ben soktum oraya)...
Evet...
Gördüğünüz gibi Süleyman Demirel’in siyâset sahnesinde ne zaman çakacağı bilinmez. Aynı Kızılmaske’nin ormanda ne zaman çakacağının bilinmediği gibi. Hazret de Kızılmaske gibi bin bir surat, kılıktan kılığa girebiliyor ve mührü suratınızda yer ettiğinde iş işten çoktaan geçmiş oluyor. Bu aralarda yine siyâset sahnesindeki rolü için repliklerini ezberlemekle meşgul. Gerçi bu sefer suflörlüğe soyunacağa benziyor; en azından bir süre. Çünkü, paraları iç edilen bankaların içinden çıkan Demirel soyadı politik hayatı için gecektirici hükmünde. Fakat, DNA haritasının çıkması ile, bu ara yapacağı bir Amerika seyâhatinden sonra, “Neeğde gaamıştık?” sorusunun ardından Türkiye’nin önündeki ilk otuz yıla talip olursa(yani 2000-2040 yılları arası oluyor bu yıllar) bu ülkenin insanları şaşırmayacaklar ve “horoz ve ezan sesini özlemişim” diyen Hazret-i Süleyman’ı belki de tekrar baş tâcı edeceklerdir. Eh; nasılsa kendisini yine ‘nurlarla mücellâ kılacak’ birileri istepne olarak bulunduruluyordur bir kenarlarda... Hazretin nurları da portatif; gerektiğinde takılıyor, gerektiğinde çıkarılıyor. Nur işi mühim iş; sağ siyâsetin olmazsa olmazı türünden bir dekor malzemesi ne de olsa!.. Güven Erkaya’nın cenazesine gitmeyen Mesut Yılmaz’ın, Kemal Kaçar’ın cenazesinde en ön safta yer alması gibi bir şey bu!.. Her hâl ü kârda nur vaziyetleri mühim vaziyetlerdir ve geçer akçedir; sağ siyâsetin şifre çözücüsüdür; PASSWORD: NUR...(bit pazarına yağdığı rivayet edilen nurla karıştırmayın, eski olmanız gerekmiyor; yeter ki nurlu bir aileden gelin genç olsanız bile fark etmez...)
Bu film böyle sürer gider. Nur hâlâ siyâsette prim yapmağa devam ediyor(lûtfen Muhterem Nur ile de karıştırmayınız). Dolayısı ile yatırımlar da nurlu hisselerin çeşitli versiyonlarına. Demirel bu işin uzmanı. Gelecek kendisi için neler getirecek; orası meçhûl. Türk siyâseti kendisinden neler bekliyor, hizmet varsa ben de varım diyor da, kendisi için hizmet alanı var mı hâlâ bilmiyorum. Bence yok tabii.. Ama milletimiz nasıl takdir eder; açıkçası emin değilim. Mesut Yılmaz’ın bile nasıl olup ta hâlen genç politikacı kategorisinde yer alabildiğini anlayamamış olan bendeniz, muhteşem tombulumuz ve nurlu Süleymanımızın siyâsetin geleceğinde işgal edeceği yeri kestirmekten âciz olmakla birlikte, Egebank’ın batırdığı paralar ile birlike kendilerinin de nâçiz ve nâçiz olduğu kadar ağır vücutlarının dibe doğu muhteşem bir yolculuğa çıktığı da bir vâkıadır ve bendeniz için politik sahalarda görmek istediğimiz vâkıalardır bunlar.
Bu gidişle galiba imamların son vazifelerini beklemekten başka çare görünmüyor. Eh o alan da müdahale sınırlarımızın çok dışında bir alan ve kaldı ki; müdahale ihtiyacı içinde de değiliz...
Lâkin, bu arada belirteyim, kendim içün bir şey istiyorsam nâ-merdim...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi