
O Türkiye’nin huzur kaynağı: Saint Enverörenius...
Nisan yağmurlarının refâkatindeki bir bahar gününün akşamında ekran başında oturuyorum, neş’em de yerinde.(Bu yazı Gazetemizde yayınlandığında ne kadar zaman geçmiş olacak bilmiyorum, ama, bahar tadında okuyabileceğiniz bir yazıdır emîn olabilirsiniz). Çünkü matematik gibi, rakamlar arasındaki ilişkilerin neticesi kesinlik arz eden bir bilim dalının bile yanıldığını gördüm ve 5+5 gibi bir matematik işleminin neticesinin 10 etmediğini keyifle izledim günler boyu. Annemin eski gardrobunun çekmecelerinin derinliklerinden otuz beş yıl öncesinden rahmetli babama ait Son Havadis Gazetesi’nin nüshalarını karıştırırken, gazetelerin birinci sahifesinde objektife bu gün eskitemediğini fark ettiğim o hınzır tebessümünü fırlatan o iri yüzü gördüğümde, 5+5’in 10 etmemesine niçin bu kadar keyiflendiğimi daha iyi anladım.
İşte böyle ağzımın kulaklarıma vardığı bir televizyon seyri akşamında, bütün bu keyfimin içine eden görüntülerine tutuldum ekranın. Hakkında daha önceleri hiç de müspet düşüncelere gark olmadığım, hakkında müspet satırlar kaleme almadığım bir yüz, holdinginin otuzuncu, televizyonunun da yedinci kuruluş yıldönümü merâsiminde günün mânâ ve ehemmiyetine binâen nutkunu i’rad ediyordu. İlgi alanımın her zaman içinde olmayı başarmış bu zâta tutulunca zapping eylemim esnâsında, kumanda aletini uzanamayacağım bir yere fırlattım, zapp eylemim konusunda nefsime hakim olamam endişesi ile; kaçırmamalıydım bu merâsimi.
‘Yardımsever büyüğümüz’ kürsüde, arkasında nasıl olup da böyle olabildiğine bir türlü akıl erdiremediğim bir şekilde zamanla birbirine benzemiş, benzeşmiş, hatta birbirinin aynısı haline gelmiş sekiz-on kişi(veya sekiz-on beden ama bir kişi mi demeliydim yoksa?) ellerini önlerinde kavuşturmuşlar, huzur ve hûşû içinde büyüklerinin konuşmasını dinliyorlar. Gözler dalgın ve yere mıhlanmış, dudaklar gerilerek gözlerde gözyaşı zorlaması yapılan gergin ifadeler ve ara sıra yukarıdan aşağı sallanan kafalar konuşmanın derûnuna nasıl da nüfuz ettiklerinin mimikleri olarak kesiliyor. Biraz sonra gök gürleyeceğini biliyormuşcasına tetikteler, ne zaman ağlamaları gerektiğini biliyorlar, almışlar kurs, görmüşler terbiye anlaşılan.
Büyüğümüz, holdinginin isminin doğuşuna dair içler parçalayan o büyük sırrı fâş ediyor. Babasının kendisine verdiği mühim öğüdü naklediyor hazirûna; “Benden sonra sana ‘okuma’ diyecekler, ama, sen okuyacaksın, büyük insanlara hizmet edeceksin, devlete hizmet edeceksin ve...” ...bu arada boğazında biriktirdiği hıçkırıkları kontrol etmek için kısa bir duraklama faslı... Salondaki dinleyiciler, arkasındaki birbirinin aynı sekiz-on kişi ve ekranının başındaki bendeniz hepimiz pür dikkat kesilmişiz, duygu patlaması yaşandı yaşanacak. Şimdi sıkı durun, holdingin isminin doğduğu(veya yıllar sonra doğacağı) hâtıranın naklinde sıra. Merhum babası, büyüğümüze son tavsiyesini de tebliğ eder; “... ve ihlaslı olacaksın”... Ardından büyüğümüzün bereket yağmurları gibi boşanan gözyaşları, haydi meşhur tâbiri de bilmem kaçıncı kez biz de kullanalım; hıçkırıklara boğulmalar, işaret parmağı ve orta parmağın ısırılarak, hıçkırıkların ön dişler vasıtasıyla deriye temas yolu ile kana karışmasını temin etmek ve ses tonunu akort etme çabaları.. Lâkin, beyhûde... Büyüğümüz, arkasındaki birbirinin aynısı sekiz-on kişi, tüm salondakiler duygu anaforunda per-perîşan vaziyette... İşte şimdi anlaşılıyor holdingin başarısının sırrı; ‘ihlas’... Aman Ya Rabbi!..
Bu arada ben neler mi hissediyorum?
Benim, oldum olası ağlayan insana karşı bir zaafım vardır. İnsanın, ağlarken estetik deformasyonuna uğradığını her ne kadar düşünsem de, yine de ağlamanın insanîliğine dair kanaatimi muhafaza ediyorum. Ve ağlayabilen bu insan, bu Saint karşısında, hakkında daha önceleri yazdığım yazıları hatırlayarak, bu iyilik meleği karşısında kumandamın kapatma
tuşunun rengine benzeyip kızarsam mı, kızarmasam mı şeklinde tereddüt kumkumaları geçiriyorum. Belki de yanılmıştım! Bu Saint, belki de hakikaten büyük hedeflerin Saint’iydi, Saint Enverörenius’tu. Benim daha önceleri işaret ettiğim hataları ise kadı kızındaki kusurlar mesâbesindeydi. Bu şartlar altında ‘Huzur Televizyonu’nun daimi seyircilerinden olmağa karar vermeliydim, belki böylelikle kendimi affettirebilirdim Saint Enverörenius büyüğümüze.. ve belki de ilk fırsatta bir ‘İhlas Ev aletleri’ mağazasına uğrayıp, evimi ‘ihlaslı aletler’le donatmalıydım...
O ândan itibaren ‘Huzur Televizyonu’nu seyretmeğe koyuldum.
Netekim, ‘Huzur TV’deki ilk akşamımın izlenimleridir bu satırlara akseden.
.......................
O akşam seyrine başladığım ilk proğramım A Takımı’ydı... Savaş Abi’nin proğramı... Hani o filozof, sosyolog, siyâset bilimcisi, çevreci, mafya âlemlerinde itibar sahibi, polis dostu, zor durumdaki sanatçıların hâmisi, dargınların sulh limanı, şair-i sultan ü şuâra ve tabii unutmadan belirtelim ki meşhur şaire ismi ile hitâb edip, Nazım diyebilen milyonlarca özellikli insandan biri olan Savaş Abi... Savaş Ay, bu rolüne gerçekten inanmış, benimsemiş abi rolünü. O kadar benimsemiş ki, proğramına davet ettiği insanları kafasına her estiğinde baştan aşağı boyayıp, bir güzel azarlayabiliyor, istediği hakareti yapabiliyor. Ve kafasına her estiğinde proğramını kesip, stüdyodaki ve ekranları başındaki seyircilere haddini bildirebiliyor. Proğramının davetlileri de çok seçkin. Nerede aklını sıyırmış, nerede feleğin sille tokat köteğini yemiş birisi var A Takımı’nda... Aziz büyüğümüz ile ilgili nedâmet getirdiğim ve huzur televizyonunun daimi seyircisi olmağa karar verdiğim akşam Savaş Ay’ın konuğu, sinemanın kendini Afrodit sanan zavallısı Banu Alkan. Savaş Ay, Banu Alkan’a Afroditliğine yaraşır bir taht yaptırmış oturması için ve Afrodit raconuna göre(bu raconu Banu Alkan’ın tahtta sergilediği Afrodit tavırların psikolojisinden istihrâc ediyorum-çıkarıyorum- tabii olarak) kasım-kasım kasılıyor büyük sineme sanatçısı(!). Konuklarıyla birlikte bir canlı türünü inceleyen bilim adamları titizliğince inceliyor Savaş Ay Banu Alkan’ı. Kâh sorular soruyor özel hayatının derinliklerine dair, kâh ayağa kaldırıp Afrodit’in vücudunun anatomik özelliklerini yakın plan çekimlerle sunuyor, ‘Huzur Televizyonu’ seyircilerine(bu arada bendeniz de bahse konu seyirci güruhunun içindeki nezih yerimi almış bulunuyorum o akşam). Afrodit’in tahtında beraber oturuyor Savaş Ay sinemanın büyük yıldızı(!) ile; biraz sıkışsalar da. Bazen yanağına bir buse konduruyor, “canım benim” diyerek, bazen de konuklar arasından bayanları davet ediyor yanına, ‘haydi bakalım şöyle bir dön de yeni Afrodit adaylarını görsün seyircilerimiz’(seyircilerimizden kasıt, aralarında bendenizin de bulunduğu huzur televizyonu seyircileri, belirtmeme gerek yok sanıyorum artık) diyor ve mukayese yapıyorlar hep birlikte stüdyodaki Afrodit ile aralarında. Aklıma bin türlü şey geliyor. ‘Ya Rabbi!’ diyorum, ‘ben bu televizyonun kurulduğu günleri biliyorum, kuruluş gayesinin içinde bu görüntülere yer var mıydı, insanlara bir gün bu televizyonun bu hale gelebileceği söylenmiş miydi?’ Sonra birden kendime geliyorum ve büyüğümüze haksızlık ettiğime karar veriyorum, bu şeytan vesveselerini atıyorum kafamdan, çünkü büyüğümüzün hizmet için yaptığı fedakarlıklar olduğunu hatırlıyorum bütün bunların. Başka bir kanal seyretmeye niyetim yok bu akşam. Bir süre kapatıyorum televizyonumu, kapatmadan önce televizyonumda daha önce iki haneli kanal numarası verdiğim ‘Huzur Televizyonu’mu derhal televizyonumun 1 No’lu (birinci) kanalına aktarıyorum; gecenin ilerleyen saatlerinde buluşmak üzere ayrılıyorum kanalımdan.
....................
Gecenin ilerleyen saatleri ve bendeniz yine huzur kanalımı açıyorum... Proğramın jeneriği ile burun burunayım. Ekranda yukarıdan aşağı istikametinde kırmızı kalpler akıyor, Saint Enver’in sevgi dolu kalbinin bilmem kaç parçaya bölünmüş tanecikleri bunlar, ne de olsa büyüğümüzün kalbindeki sevgi miktarı bu ülkede yaşayan herkese yetecek yoğunluktadır nasılsa diye düşünüyorum. Ekranlardan sevgi şuaları saçan bir proğram izleyeceğim için içimi tuhaf bir ‘huzur’ kaplıyor; eh biraz da zaten büyüğümüze geçmişte haksızlık ettiğimi düşündüğüm için vicdanım da rahatsız ya! ‘Tüm önyargıların canı cehenneme’ diyerek, seyre koyuluyorum, bu arada jenerik de bitiyor ve karşımda ‘Bu gecenin hatırına/ giriver koynuma/sana yapacaklarım var’ gibi sözlerden mürekkep şarkısından ilhamla ‘Bu Gecenin Hatırına’ isimli bir proğram çıkıyor. Biraz Sinan Çetin’in ‘Film Gibi’ proğramının taklidi ama dünyada her şey biraz taklit değil mi! Sunucusu mu? İşte büyüğümüzün bir vefa örneği ile daha karşı karşıyayız. Büyük güldürü sanatçımız Öztürk Serengil’in yetim kızı sokaklarda kalacak değildi ya, hemen istihdam edilmeliydi ve bu işi ancak ‘huzur televizyonu’ yapabilirdi; ve yapmıştı da netekim. Seren Serengil, vücudunun herhalde 2/3’lük(iki bölü üç) bir bölümü çıplak olmak kaydı ile vamp bakışlarının refakatinde ‘huzur televizyonu’ ekranlarında arz-ı endâm ediyor. Araları açılan, birbirini şu üç günlük yalan dünyada terk eden, birbirlerine ihanet eden sevgililer arasında bahse konu durumlarını bir televizyon ekranında seyirciler ile paylaşabilmek gibi medenî cesareti(tabir Seren Hanım’a ait, ayrıca Sinan Çetin de öyle diyor) gösterebilenlere psiko-terapi uyguluyor Seren Serengil. Bu arada yanında proğramın formatı icabı(ne demekse) konukları oluyor tabii, san’at(kesme işaretinden sonraki a harfi yumuşatılarak okunacak!) dünyasından seçkin konukları. ‘Huzur televizyonu’ seyircileri(ben de aralarındayım hâlâ) sanatsal faaliyetlerden berî duracak değiller ya! Bendenizin şansına Seren Serengil’in o geceki konuğu, ülkemizin ‘kibar hastalığı’na(hastalığın halk arasındaki nasıl tesmiye olunduğuna dair bilgiyi veremeyeceğim efendim, bendenizi mâzur görünüz) tutulmuş nâm-dar san’atçı(!)larından Arto düştü. Hani şu Karadenizli türkücü İsmail Türüt’ün, softluğuna atıfta bulunduğu Etiler’deki san’atçılardan Arto... Seren Serengil, Arto’nun ne kadar büyük bir san’atçı ve ne kadar büyük bir insan olduğuna dair mütemadiyen bilgilendirdi ‘Huzur Televizyonu’ seyircilerini(artık biliyorsunuz ben de aralarındayım o seyircilerin). Arto da Huzur Televizyonu’nun tekâmülüne dair memnuniyetini ifade etti ve o ergenlik sesine benzer sesiyle birkaç şarkı hafkırıp özür dileyerek erkenden ayrılması gerektiğini ifade etti; çünkü Savaş Ay’ın o gece çalıştığı mekâna rezervasyonu vardı ve bekletilmeye gelmezdi Savaş Abi... Arto'nun erken ayrılmasından sonra, araları açılan birkaç sevgili çiftin telefon bağlantılarıyla dertleri dinlendi o gecenin hatırına. Seren Serengil, ‘Huzur Televizyonu’nda çalıştığını sık sık hatırlıyordu herhalde ki, mütemadiyen vücudunun açıkta kalan büyük kısmını örtmeye çalıştı gece boyu; ne de olsa bu kanalda biraz daha dikkatli olması gerekiyordu; muhafazakâr kanaldı netekim...
Ağlayabilen insanlara karşı, hele hele yüzündeki tebessümü yapışık muhafaza ettiği halde ağlayabilen insanlara karşı zaaf sahibiyim bendeniz. Saint Enverörenius’un gözlerinden dökülen yaşlar ve boğazında düğümleyemediği hıçkırıklar beni ‘Huzur Televizyonu’nun müdavimi yaptı. Kusurları mı? O kadar hizmetten sonra, ve bugüne kadar çekilen, bu günlere gelmek için katlanılan zahmetlerden sonra kusurları kadı kızındaki kusurlar mesâbesinde değil mi? Siz bakmayın gazetemiz yazarlarından Halil Kaleli’nin yazdıklarına! O Saint Enverörenius’u çekemiyordu da onun için yazıyordu o yazıları.
Türkiye senden çok şeyler öğreniyor Saint Enverörenius ve sana çok şey borçlu!
Yalnız bir iki sorum var size:
Dişimdeki dolgu hâlâ duruyor, abdestime mâni teşkil eder mi?
Evimin yakınındaki camiden hopörlörle okunan ezan dolduruyor kulaklarımı, caiz midir?
Ahmet Özhan’ın Güldeste isimli kasetindeki ilâhileri dinleyebilir miyim, malûm musikî eşliğinde söylüyor da?!
Bu arada ekranlarınızda resmi geçit yapan bu ülkenin en nâm-dar homosseksüellerine, ‘hizmet’e ayırdığınız bütçeden kaç lira ödüyorsunuz?
Sahi, unutmadan son bir soru daha sormak istiyorum; yakınlarınıza TGRT için, ‘Televizyonu devlete verdim, ben artık TGRT seyretmiyorum, siz de seyretmeyin’ diyormuşsunuz, bu doğru mu, hangi televizyonu seyretmemizi tensip buyurursunuz Saint Enverörenius Hazretleri?..
Biz, siz olmadan asla karar veremeyiz de!..
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi