Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Portreler > ÜZGÜNÜM BÖYLEDİR... O akşam saatlerinin hoşgörü tabletidir...

ÜZGÜNÜM BÖYLEDİR...


O akşam saatlerinin hoşgörü tabletidir...




Bu seriyi yazmağa başladığımda aklıma gelen ilk isimlerdendi, muhafazakâr(islâmî değil) televizyonlarımızdan, bir aralar, kendisini kumanda âletimizin 7 numaralı düğmesine kaydetmemezi isteyen kanalın, imaj kaygılı gözlükleri,  pos bıyıkları ve tertipsiz sakallarıyla her akşam evlerimize konuk olan, ‘Haber Saati’nin sunucusu Ahmet Hakan Coşkun’dan bahsediyorum tabiî ki. İskele Sancak’taki dümenini daima sola doğru kıran ve dön baba dönelim vaziyetlerinde sol istikâmette pervâne durumdaki bıçkın ve en acarından haberciden. Bir zamanların meşhur ‘İf I were a rich man’ şarkısının, Türkçe ‘Ah! Bir solcu olsam’  versiyonu, solcu konuklarına gösterdiği kendine has ihtimâmdan ve yüzünden okunan Ahmet Hakan Coşkun’dan... Solcu olmadığına o kadar pişman ki; o bildik kompleks ile Nazım diye hitâb ederekten, ‘pozitivizmine, materyalizmine, makinelere ve bilime olan kesin imanına’ hoşgörü ile bakabiliyor şairin. Üstelik kendi kendisini bir târifi var ki; psikologların ilgi alanına girmekte tamamen; ‘Her şeyi bilen yaşlı ve saygın adamlara özgü hoşgörü’ diye tanımlamakta kendi kendinin hoşgörüsünü. İnsanın kendini bu kadar mütevazı bir tarif ile tanıtmasına şimdiye kadar şahit olmamışsınızdır; biliyorum; ama yerseniz, yemezseniz gargara yapın gibi bir şey bu...


Ahmet Hakan Coşkun, o artık kendisinde saplantı haline gelen ‘bu topraklar’ kavramı ile cümle eski ve yeni tüfek solculara karşı rükû mesâbesinde(yani tam doksan derece, bu tabirimden de başka mânâlar çıkarmayınız ayrıca) temennâ ediyor. O ‘bu topraklarda’ yetişen bir ‘nebat-i tesâmüh’(Aziz dostum Naci Doğan kızmadan ve kulaklarımı çınlatmadan(!) hemen günümüz Türkçe’sini de yazıyorum,): ‘hoşgörü bitkileri’nden elde edilen bir ‘hoşgörü tableti’; akşam saatlerinde alındığında sinir bozucu bir yan etkisi var yalnızca... Yarım-yamalak ilâhiyat tahsiline rağmen klasik kültürden yoksun, biraz İsmet Özel, biraz Ece Ayhan ve kendi ifâdesi ile ‘bol-bol yakın tarihimize ait anı kitabı’  ilgi alanlarından; okumağa dair... Yakın târihimizi ‘anlamamız gerektiğini’ buyuruyor, kumanda âletimizin 7 numaralı düğmesine kaydetmemiz istenen televizyonun haber sunucusu ve ilâve ediyor bir yazısında(kısa süren yazarlık hayatında yayınlanan bir yazısında demek istiyorum); ‘Ya sizi sarsacak, yenileyecek, dinç duygular uyandıracak kitaplar okuyun ya da hiç okumayın...’  Yaa! Gördünüz mü; proğramına çağırdığı konukları ve seyircileri olduğu kadar, okurları da, hazretin ‘yüksek eğitimine muhtaçlar’ ve   O da zaten tarihe ışık tutacak olan mesajlarını esirgemiyor kitlelerden. Zaten kendilerinin memur olduğu misyondur, mesaj vermek... Sebeb-i hayatdır mübârek için neredeyse!..Mesaj vermeden yaşayamaz; haber mi; onu hiç sunamaz... 


Onun gündeminde ya Ahmet İsvan vardır, ya Fethi Naci ya da Eşber Abi’si...


Onun ‘arka planı’nı kendi tabiri ile, ‘erdem anıtları’ bu isimler oluşturur, kendisinin ‘en arka planına dair’ bilgiler ise bu sütunların maksâdının dışında...


Usta(!) bir televizyoncu olarak, tüm ülkeyi ters köşeye yatıran bir şark kurnazlığı kuşanmıştır. Bu isimlerin ne kadar demokratik bir duygu anaforunda olduklarını sergileyerek proğramında, kendi doğrularını(ki bu doğrular Süleymaniye Kütüphanesi’ni dolduracak cesâmete erişmiştir artık) bu demokratik aydınlara dillendirir. Kaptan Custo’nun müslüman oluşuna dair bir söylentiyle mutluluk sarhoşu olan ve müslümanların Custo’nun hidâyete erme söylentisiyle dahi imanlarını teyit etme ihtiyaçları gibi veya Roger Graudy’nin İstanbul’a gelişinde kendisine İslâm fıkhının en detayından sorularını soran öğrencilerin safdillikleriyle eşit bir şark kurnazlığı bu; tüm ülkeyi ters köşeye yatırır da kimse anlayamaz vallahi nasıl bir ketenpeleye geldiğini. Onun bu titiz televizyonculuğu o kadar etkili olmuştur ki; Ömer Laçiner'in, Gülay Göktürk’ün ve diğerlerinin, meselâ başörtüsü ile ilgili malûm kanalda 


verdiği demokratik vaazlar sâyesinde bugün başörtüsü diye bir problem kalmamıştır(!). İşte bunun yüzü suyu hürmetine Gülay Göktürk’ün, Çeçenlerin Rus zulmüne karşı gösterdikleri direniş hakkında Sabah Gazetesi’ndeki köşesinde kaleme aldığı o müthiş demokratik çıkışını(!) henüz proğramına konu etmemiştir. Gülay Hanım mezkûr yazısında; ‘Çeçenistan’daki direniş başarılı olsun da, kadınlar peçe altına girsinler öyle mi? Bana ne oradaki direnişten!’ diyerek, insan hakları hususunda gösterdiği objektif tavrını(!) sergilemiş ve halen ‘bu toprakların hoşgörü tableti’nden takdir bile görmemiştir. Nankörlüğün veya ihmâlin  böylesi!


‘Bu toprakların hoşgörü tableti’, son yıllarda bazı entellektüellerimizin üzerinde ciddi ciddi düşünüp antrenman yaptıkları ‘yerlilik’ ve ‘kentlilik’ kavramlarını da pek tutmuştur. Eee kolay değil, kendisi de taşradan, önce Bursa gibi bir büyük şehrin, sonra da İstanbul gibi bir dünya şehrinin göbeğine düşmüş ve buralarda ‘kentlilik’ stajını tamamlamış, kendi ifâdesi ile ‘evinde kitapları, televizyonu ve bilgisayarı’ ile bir kent-soyludur ya!..


İşte bu sebeple, Öküz Dergisi’nin, Nisan / 2000 sayısındaki Eşber Abisi ile ilgili yazısına şu satırlarla başlar:


‘Bir oryantalist yabancılığı ile düştük Çankırı yoluna... Havaya girmek için elimizden geleni yaptık. Orta Anadolu’dan türküler, bozkır yabancılığına dair tiradlar, uçsuz bucaksız gözyaşları... Olmadı. Havaya giremedik...’           


Oryantalist yabancılığı...


Havaya girmek için Orta Anadolu’dan türküler söylemeler...


Bozkır yabancılığına dair tiradlar...


Aman Allah’ım!..


Ne büyük bir kentsoylu fedakârlık!..


Özel hayatında Bethowen’siz, Mahler’siz yapamaz ya hazret! Veya hazretin günü geçmez ki, Hâfız Osman’ın ‘Bâde-i zehr-i gam-ı firkate kandım bu gece’ isimli Hüzzâm Faslını, Şevki Bey’in ‘Küşâde tali’im hem bahtım uygun’ isimli Hüzzâm Curcuna şarkısını, Hacı Mehmed Arif Bey’in ‘Olmaz ilac sîne-i sad pâreme’ isimli Segâh Curcuna şarkısını dinlemesin! İşte bu sebepten Anadolu’nun bozkırı Çankırı yollarında Orta Anadolu türküleri söylemeli ki, bozkır havasına girebilsin! Ama nâfile! Ne yapsa olmuyor! ‘bu toprağın hoşgörü tableti’  o kadar kök salmış ki kente ve o kadar kent-soylu ki; yanık Orta Anadolu türküleri bile onu kentli köklerinden koparamıyor, taşra havasına giremiyor bir türlü! Hatta bir ara bu kadar fedakârlık yapmışken biraz da abartalım diyorlar(lar ekinin muhatabı olan yoldaşını tanımıyorum Çankırı yolundaki) ve Nazım’a(Nazım; kendileri nazım hikmet oluyor, malûm nazım diye hitâb edebilmek sol jargonda bir statü meselesidir, A. Hakan Coşkun’da Nazım deyû hitâb ederekden şaire yakınlığını göstermiş oluyor cümle âlame) selâm gönderip şiirlerinden okuyorlar ama hey hât; yine de olmuyor!.. Sonunda herhalde vazgeçiyorlar...


Ve cezaevine giriyorlar; üstelik yine Orta Anadolu’ya özgü torpil arayışlarını devreye sokarak(bu tabir de hazretin kendisine ait)...


Çankırı Cezaevi’ne giriyorlar; işte karşılarında; Ahmet Hakan Coşkun’un abisi; meşhur saplantılarından birisi hemen aklına geliveriyor ve o sihirli iki kelimenin refâkatinde yine döktürüyor; Eşber Abisi bir -Erdem anıtı- gibi yükseliyor!...


Öküz Dergisi’ndeki yazısının başlığını diline vird edinmiş ve her parağrafta tekrar tekrar yazıyor:


‘Üzgünüm, böyledir...


Eşber Abi, bizim de abimizdir!’


Evet... Ne kadar etkili değil mi? Eminim içinizde o yazı yayınlandığında okuma fırsatı bulamayan bahtsızlar vardır. İşte bendeniz sizin bahtsızlığınızı nihâyete erdirerek size o yazının bazı kısımlarını daha sunmak istiyorum. Şimdi öğrendiniz mi Eşber Abi’nin(!) sizin neyiniz olduğunu? Eşber sizin de Abi’niz; ‘bu toprakların hoşgörü tableti’ beyninin ince liflerinden böyle  sızdırdı size!..


Yalnız niye üzgündür? Bu pek açık değil. Eşber Abi'si eğer abisi ise(ki bööğğle; bööğğle tabiri ana haber bültenlerinde kendisinden duymak zorunda olduğumuz en meşhur tabirdir, fırsat bu fırsat belirtmiş olayım dedim) bu üzgünlük, bu kırgınlık, bu dargınlık niye?(hangi şarkının sözleri idi bunlar yâ hû?)... Ayrıca ‘bizim de abimizdir haa ona göre’ tenbihindeki ‘biz’ kimlerden oluşmaktadır, meselâ kendilerine göre bendeniz ve cümle bezm-i yârânım da dahil midir o biz taifesine? Bu arada sizleri de konunun içine çektiğimin farkındasınızdır umarım! Bu sorunun cevabı da hazretin yazısının içinde imâ bile edilmemiştir.


Devam edelim değil mi, hazretin yazısına?


Aslında tam rahmetli Ayhan Songar’lık bir metindi...



‘Bir koyu sohbet başladı. Delifişek devrimci günlerimizden kalma ciddiyetle, tuhaf duygulara büründük..’


Televizyonlarımızın 7 numaralı düğmesine sabitlememiz istenen kanalın, bıçkın ve en acarından haber sunucusu, büyük filozof,  kent bilimci,  psikolog, sosyolog, siyâset bilimcisi A.Hakan Coşkun şimdi de deli fişek bir devrimci idi işte; Çhe Quevara yanında halt etsin... Üstelik Eşber Abi’si bu arada İsmet Özel’den üç dize patlatmıştı, herhalde Eşber Abi’si, İsmet Özel’in dizelerini kese kâğıdında taşıyor olmalıydı, şişirip şişirip patlatıyordu şiirleri ihtiyâç hâlinde; güüüümm!. Nasıl kendinizi birden Bolivya dağlarında Çhe’nin hemen yanı başında, elinizde silâhınız, (afedersiniz, elinizde mavzeriniz daha bir uygun kaçacak buraya) vaziyetlerinde hissettiniz değil mi? Kolay mı, O bu toprakların yerlilerinden, O da bir erdem anıtı!..


‘... ve Eşber Abi konuşunca yapaylıktan sıyrılmamız... O anda, sözün hiçbir değerinin kalmadığı bu ülkede, bir tek Eşber Abi’nin sözünün hala(Eşber Abi’sinin halası mevzu bahis değil burada, yalnızca Öküz Dergisi a harfinin inceltme işâretlerini kullanmamış ve ‘hâlâ’ yazmayı becerememiş) bir değer taşıdığını fark ettim...’


Bir tek Eşber Abi’sinin sözleri değer taşıyor bu ülkede... Gerisini atın çöpe. Eşber Abi’sinin hâricindekilerin sözleri de söz mü yani? Bu ülkede Eşber Abi’sinin hâricindeki herkes yalnızca zırvalamağa mahkûm Ahmet Hakan Coşkun’un aşağılık kompleksinin en yoğun kertesinin yaşandığı problemli dünyasında...


Bu arada Eşber Abi'si ile volta atma mutluluğuna da vâsıl oluyor A. Hakan Coşkun. Başlarda acemi volta işinde, ama, sonra ustalaşıyor, alıyor kurs, görüyor terbiye volta ustası Eşber Abisi’nden. Bu arada delifişek devrimci günlerinde nasıl olup da volta atmayı öğrenemiyor Ahmet Hakan Coşkun; hayret etmekten kendimi alamıyorum doğrusu!..


Amasya’nın Suluova ilçesine de düşmüş Eşber Abi’sinin yolu. Suluova’nın 15 km. ilerisinde Samsun’a bağlı Havza ilçesindeki küçük Moskova’sından da söz ediyor Eşber Abi’si... Ahmet Hakan ise Suluovalı sağcıların Eşber Abi’sinden ‘kör avukat’ diye bahis ettiklerini yazıyor ve Eşber Abi’sine o günlerden söz etmediğini belirtiyor. Düşünüyorum, nasıl söz edebilirdi ki diye? Nasıl söz edebilirdi sahiden? 1966 doğum tarihi ile o günleri bir yetişkin olarak yaşamasına imkân yok. Herhalde anlatımlar ile malûmat sahibi diyorum kendi kendime. 


Burada Suluovalı sağcılar diye tavsif edilenlerin  Suluovalı ülkücüler olduğunu belirtmeme gerek yok sanıyorum, ki en azından iki tanesi bu satırların yazarının aileleriyle birlikte bezm-i yârânında ahirete taşıyacağı dostları zümresindendir. Suluovalı ülkücüler Eşber Abi’sinden kör avukat diye bahsediyorlarmış. Ne diye bahsedeceklerdi acaba; bir bombalama eyleminin içinde adı geçen  ve gencecik, fidan gibi arkadaşlarının vücutlarının sinema duvarlarına yapışan parçalarından akan kanlarda parmak izleri bulanan A. Hakan Coşkun’un Eşber Abi’sinden? Nasıl bahsetmelerini uygun görürdü acaba haber sunan aşağılık kompleksi ve bu toprakların hoşgörü tableti? Ama bu hoşgörü tabletinin vicdânında gencecik ömürlerinde toprağa düşen bir ülkücünün yara yapma ihtimali yok, O’nun vicdânı ancak Eşber Abi’sinin mahkûmiyetiyle yaralanabilir ancak!..


Sohbetleri esnâsında Eşber Abi’si, ‘makara yapmalarına bile izin vermişti bir ara’... Lûtfun böylesi karşısında oturulup bir güzel ağlanır hani salya-sümük! Yani muhabbetleri o kadar ilerlemişti... Hatta birbirlerinin enselerine tokat bile attıkları dolaşan rivâyetler arasında. Tokat faslının sonrasını anlatmamış haber sunan aşağılık kompleksi ve bu toprakların hoşgörü tableti,  dolayısı ile bendeniz de bu enseye tokat faslının sonrası hakkında malûmat sahibi değilim.


Son söz olarak, yazısındaki son prağraf, belki de en ilginç tarafını fâş ediyor bıçkın ve en acarından habercinin... Parağrafı aynen iktibâs etmeliyim buraya..


‘Son söz: Çok eskiden, 15 asır önce, “Erdemliler İttifakı” diye bir örgüt kurulmuştu. “Hilful-Fudul” adı verilen bu örgüt, farklı yaklaşımlara, inançlara sahip insanların, erdem ortak paydasında(işte gene o sihirli kelimesi; erdem kavramının mazmûnuna dair bir gizli problemi var hazretin muhtemelen) buluşmalarını sağlıyordu... Eşber Abi, o dönemde yaşasaydı, o örgüte mutlaka üye olurdu...’


Evet... Yazı burada bitiyor...


Fakat bu son parağraf bıçkın ve en acarından habercinin yarım-yamalak ilâhiyat tahsilinin ser-levhalık bir nümûnesi kabîlinden...


Evvelâ, ‘Hılfu’l-Fudul’, yarım-yamalak ilâhiyatçımızın tercüme etdiği gibi bir ‘erdemliler ittifakı’ değil, Mekke’nin, Kureyşlilerden evelki sahipleri Cürhüm kabilesinden Fadl ve Fudul isimli iki kişiye atfen Fadl ve Fudul’un ittifakı anlamını taşımaktadır. Sâniyen bu anlaşma, Kureyş’in Benî Esd, Benî Zühre, Benî Kilâb ve benî Teym boyları arasında vukû bulmuş olup, bu boylardan meşhur İslâm düşmanları Ebû Lehib, Ebû Cehl, Ukbe b. Ebî Muayt gibilerinin de dahil olduğu bir anlaşmadır. Anlaşma, evet haksızlıklara karşı bir dayanışmadır ama, bir ‘erdemliler ittifakı’ da değildir. Kaldı ki, böyle bile olsa Ahmet Hakan Coşkun’un Eşber Abisi’nin o zamanda yaşaması durumundaki bir spekülasyonda, bu anlaşmaya dahil olacağı da tarihe dair bir cehâlleten öte gidemez. Bıçkın ve en acarından haberci eğer yarım-yamalak ilâhiyat tahsili zamanlarında zahmet edip Hüseyin Algül’ün 4 ciltlik İslâm Tarihi ders kitabının birinci cildindeki 170., 171., 172. sahifelere bir göz atsa idi, konu hakkındaki cehâletini giderebilirdi. Belki daha da önemlisi ‘çok eskiden...’ diye başladığı sözlerdeki zaman ve mekân gizlemeleri, kendisinin geçmişini, bir türlü kurtulamadığı imam-hatipli geçmişini ve müftü oğlu olmayı gizleme çabaları aynı zamanda...


Merak buyurmasın, imam-hatipliler de kendisini onursal(bu onursal tabirini sırf hoşlansın diye kullanıyorum) âzâ falan seçme telâşında değiller; içi rahat edebilir; solcu dostlarına karşı en azından bu hususta mahçûb olmayacaktır. Rahat rahat Nuray Mert gibi dostlarıyla demokrasi geyiği yapabilecektir...


Türkiye tüm büyükleriyle olduğu gibi, ‘haber sunan aşağılık kompleksi ve hoşgörü tableti Ahmet Hakan Coşkun’la da gurur duymağa devam edecektir...      


Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS