
K A F İ L E - İ U C Û B E (III):
“Zât-ı şâhâneleri ve avânesi...”
“İktidar olmak liyâkatin hücceti değildir”
Cemil MERİÇ
Onları çok yakından tanıyorsunuz. Çünkü, İsa’dan sonraki zamanların, Türk siyasî hayatını da içine alan kısımlarında, üç on yıllık takvim yaprağını tüketmiş ve politik tevellüdlerinden beridir aynı ‘zât-ı şâhâne’ ve ‘zât-ı şâhâneleri’nin mahşerin dört atlısı kabilinden değişmez ‘dörtlü avânesi’ tarafından yönetilmek gibi bir istikrarın timsâlidirler. ‘Zât-şâhâneleri’ne topyekûn iman etmişlerdir ve topyekûn teslim olmuşlardır. Bağlılıkları o kadar şedittir ki; ‘zât-ı şâhâneleri’nin def-i hacetlerinde bakteri bile olamayacaklarını akıllarından hiç çıkarmazlar. Ama ‘zât-ı şâhâneleri’ lûtuf buyursalar, onlar mezkûr yerde bakteri olmağa da dünden razıdırlar; hatta bağlıları arasında birinci bakterilik için çekişmeli bir yarışın hemen başlama ihtimali bile muhâl değildir.
Cumhuriyetle birlikte devlet ve din arasındaki limonî vaziyetlerin ardından, şehirlerden taşraya sürülen tekkeler, zaviyeler ve bunların kurmay kadroları; aradan geçen elli yıla yakın bir zaman zarfında, kırsal kesimde ‘görmezden’ gelinerek faaliyetlerini sürdürdüler; kırsal’ın raconu mucibince yeni nesiller yetiştirdiler. Yetiştirdikleri yeni nesillerin; bir zaman sonrasının “arka bahçe’sinin filizlerinin tohumlarını atacak olan taşralı eğiticiler olacaklarını bilmeksizin!..
Devlet ve din arasındaki limonî vaziyetlerin en azından rafa kaldırılışıyla, İmam-Hatip okulları ve Kur’ân kurslarıyla birlikte tekrar şehirlere döndüler; taşraya sürgüne gönderilişin tüm psikolojik unsurlarını donanmış olarak. Artık şehirdeydiler, ama hiç şehirli olamadılar. Dine dair tüm zihnî ve amelî belirlenimlerini de tıpkı kırsaldaki gibi sıkı sıkıya muhafaza ettiler. Ortalığa sakal-bıyık risaleleri saçtılar; sakalı tıraş etmenin zinhar küfür(!) olduğunu bellettiler; laik cumhuriyetin, laik eğitiminden geçmiş cahil(!) müslümanlarına. Sarığın kaç metresinin ne kadar sevaba tekâbül edeceğinin aritmetik formülleriyle müslümanlara derin bir oh çektirdiler; müslümanlar atık rahatlamışlardı; ellerindeki formül ile kendi kendilerine sevaplarını hesaplayabilirlerdi. İstanbul’un Çarşamba’sında, Sultanbeyli’sinde ve büyük şehirlerin muhtelif semtlerinde kendilerine ait gettolarının değişik versiyonlarını oluşturdular. Dünyanın en çirkin camilerini inşa ettiler ve iç kaldıran ağır kokularını sürerek doldurdular camilerini. Arabalarının teyplerinde ise; “Yâri güzel olan her gün hamamdan gelir” isimli halk türküsünün oynak müziğinin üstüne yeni güfteler uydurarak nevzuhur “ilâhî repertuarlarıdan” oluşan kasetlerini dinlediler ve arabalarının arkasına cümle âleme nispet yaparcasına; “Hakimiyet Allah’ındır” yazılı çıkartmalar yapıştırdılar. Şalvar, cüppe, sarık, çarşaf, eldiven ve siyah gözlükten oluşan ‘full-aksesuarlı’ bir kıyafetin, nice bir takvâ anlayışının ürünü olduğunu sergilediler cümle Türkiye’ye; takım elbiseli, üstelik kravat takan ve sakalsız hâlleriyle takvâdan bî-haber müslümanları istihzâ süzdüler; tepeden tırnağa. Günün her saati ve hayatın her alanında ceplerinden çıkardıkları misvaklarıyla dişlerini temizlediler ve Hz. Peygamber’in unutulmağa yüz tutan bir sünnetini de yine onlar ihya ettiler(!); misvaklı bir eyleminin estetik ve de temizlik taraflarının kaşını gözünü yararak. Gözlerinde -en azından zahiren- sevgiden bir eser okunmuyordu. Bakışları bir kartalın bakışları kadar keskindi ve küçük dağları onlar yaratmışlardı, büyük dağlar ise atalarının ölümünden sonra atalarının terekesi arasında bulunmuş ve tereke zaptına geçirilmişti zaten.
İşte, yukarıda zikredilen belki biraz da ironik tespitlerdeki insan tipine yatırım yaptı ‘zât-ı şâhâneleri’ ve avâneleri, mahrem sohbetlerinde Türkiye’yi ‘Medine Modeli’ ile nasıl güllük-gülistanlık yapacaklarının ve cennetin müjdelerini sundu ‘hazreti zât-ı şâhâneleri’. İnanıyorlardı ve güveniyorlardı; okumuş adamdı ve profesördü nitekim ‘zât-ı şâhâneleri’.
Gel zaman, git zaman nihayetinde devr-i iktidar nasip ve müyesser oldu ‘zât-ı şâhâneleri’ne. Artık başbakandı kendileri. Unuttukları bir şey vardı; su uyurken düşman uyumuyordu ve uzun yıllar boyunca mahrem(!) toplantılarında savurdukları herzeler birileri tarafından ‘yeri ve zamanı geldiğinde’ kullanılmak üzere kaydedilmişti.
İlk iş olarak âlem-i İslâm ülkelerine ziyaretler tertîb ettiler; bundan tabiî bir şey de olamazdı; Amerika’ya gidecek değillerdi ya! Fakat ilk duraklarında onları bekleyen âlâ-yı vâlâ bir karşılama değildi ve Libya’da bizzat devlet başkanı Kaddafi tarafından temiz bir şekilde paylandılar. Olacak şey değildi; mülk-ü İslâm’ın halife namzeti, haydi modern terminoloji ile ifade edelim; İslâm Birleşmiş Milletleri’nin başkan adayı ‘zât-ı şâhâneleri’; hafif şizofren, ağır paranoya Kaddafi tarafından azarlanmıştı. Bir şeyler ters gidiyordu ya, Allah hayır etsindi!
Üniversitelerdeki başörtülü kızlarımız ve velileri heyecanla bekliyorlardı; kızlarını üniversite kapısından kovan rektörlerin kızlarına ‘selâm duracağı’ günler kapıya dayanmıştı; belki yarın, belki yarından da yakındı. O yarının hiç gelmeyeceğini bilmiyorlardı ve devr-i iktidarlarında hiç gelmedi nitekim o selâmlama günü.
Olsundu, bu yol çile yolu idi ve bu çileli yolda ayaklarına diken batması da mukadderdi; yılmayacaklardı. ‘Zât-ı şâhâneleri’ hele bir Hacc vazifesini ifa etsindi ve ol mübarek beldelere bir yüz sürsündü; gerisi kolaydı. Bir uçak dolusu insan, hemen hemen tüm devlet erkânı ile birlikte mübarek yolculuğuna çıktı ‘zât-ı şâhâneleri’. O koskoca bakanlar havaalanında ihrama girdiler ve hanımlarının yanında üryan hâle gelirken havlularını korumalarına tutturdular. Usûl, erkân hâk ile yeksân olmuştu
Şeytan da yılmıyor ve önlerini âdeta diken tarlasına çeviriyordu. Allah’tan mübarek Ramazan ayı gelmişti; ‘hakimiyet Allah’ındır’ diye yola çıkanlara Allah yardım edecekti; bu mübarek Ramazan ayında...
Ama olmadı...
Kırsaldan sökün edip, şehre gelen ve şehirde yuvalanan sözde mutassavvıfenin kerih nümûnelerinden birinin, Barbara Cartland’ı, hatta Dallas isimli televizyon dizisinin yapımcılarını bile hayrete düşürecek kadar karmaşık erotik ilişkilerinin en mahrem tarafları sergilenmeğe başlamıştı bir kısım medyada ve mezkûr sözde mutassavvıfenin ‘zât-ı şâhâneleri’nin bir kısım avânesi ile ‘kart hâmili yakînimdir’ türünden münasebeteri söz konusu ediliyordu. Başbakanlık’ta ulemâya(!) verilen iftar yemeği bütün bu aksiliklerin üstüne tüğ dikti ve Erzurum’dan bir general ‘zât-ı şâhâneleri’ne öyle bir yakıştırmada bulundu ki, bu yakıştırmayı bu sütunlara yazmaktan bile halen imtina etmektedir bu satırların yazarı. Yapılan hakareti, ‘zât-ı şâhâneleri’nin meşrebi mucibince yalayıp yuttular. Hz. İsa’da öyle yapmamış mıydı; diğer yanağını da uzatmamış mıydı tokatlamak isteyene?!
‘Zât-ı şâhâneleri’nin diğer yanağını da uzatması bile yetmedi; 28 Şubat sürecinin başlamasına. Zinde kuvvetler durumdan vazife çıkarıp, önce Ankara’nın Sincan’ında bir ‘balans ayarı’ yaptılar. Ve balans ayarlarının ardı arkası kesilmedi. ‘Zât-ı şâhâneleri’nin önüne ‘Başbakanlık kriz yönetmeliğini’ uzattılar; ve hazret de paşa paşa imzaladı bu belgeyi; yetkilerini işgal etdiği makâma rağmen birilerine devir ettiğinin belgesini.
‘Zât-ı şâhaneleri’nin devr-i iktidarlarında İmam-Hatipler kapatıldı, rektörler selâmlamak şöyle dursun; ellerinde sopalarla kovalamaya başladılar başörtülüleri neredeyse. Emniyet kuvvetleri sokaklarda sarıklı, cüppeli, şalvarlı avına çıktılar. İşin en acı yanı da; sarıklılar, daha dün Hz. Peygamber’in sünnetini ihyâ etmek içün kuşandıkları islâmî(!) aksesuarlarını sokak aralarında polis kovalamacasından kaçarken yerlere düşürdüler.
Ve ‘zât-ı şâhâneleri’; keskin zekâsı ile bulduğu ‘havada ikmal’ yöntemi ile başbakanlığını ortağına devretmek isterken düştü ve halen de; el’ân yaşadığımız zilletin müsebbîplerinin en mühim şahsı olarak, düşük bir vaziyette elindeki iplerle otuz yıllık eserinin ‘evinden yönetimi’ ile meşgul.
Allah ‘zât-ı devletleri’ne uzun ömürler ihsân eylesin ve başımızdan eksik etmesin!..
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi