
Artık yumurta topuklu bir Sicilyalı O:
Signor Fatih Terim; derin devletin teknik direktörü...
Adana’nın taşlı yollarından, Fiorentino’ya...
O artık Signor Fatih Terim.
Galatasaray’daki futbolculuk günlerinden itibaren, asla vazgeçemediği ‘Helâl; Adanalı Celâl!’ türü taşra kabadayılığına, doyasıya ve belki de uzun yıllar filmlerini seyrederek çok etkilendiği Sicilya kabadayılığının seçkin motiflerini de ilâve ederek yaşayabilecek artık. Yumurta topuklarıyla tozunu attırdığı Adana caddeleri çok gerilerde kaldı onun için; ver elini Floransa dedi ve şimdi İtalya’nın fethi ile meşgul. Ukâlâ İtalyan basınını ters köşeye yatıracağı günleri iple çekiyor. Aslında daha İtalya’daki ilk gününde parçaladığı İtalyancası ile, ülkemizde uzun yıllar bulunup da bir kelime bile Türkçe öğrenme lûtfunda bulunmayan Gordon Milne ve benzerlerine yeterli dersleri vermiş(hoşuma gittiğini de itiraf etmeliyim bu arada), ayrıca kimselere çaktırmadan gizli gizli aldığı dersler sâyesinde öğrendiği İtalyancası ile İtalyanları şaşkına çevirerek tüm Türklerin, Avrupa ile aralarında birikmiş olan hesapların en azından bir kısmısını görüvermişti. Gözlerinde biriken hırs aslında tüm Türklere yetecek kadardı; ‘Türkiye’nin çağlar üzerinden sıçraması’ ve ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşması’ için aslında Türk devlet adamları ihtiyaç duyduğu hırsı Signore Fatih Terim’den tedârik edebilirlerdi... Kim bilir; derin devletin hatırlı ‘ağabeyi’ devletin her batma tehlikesinde ‘şamandıra’ rolü ile batmasını engelleyen yakın dostu Mehmet Ağar, belki de ‘damarlarının muhtaç olduğu hırsı’ Signore Fatih Terim’den temin etmekte idi... N’aparsınız, dünya alışveriş dünyası; Mehmet Ağar Terim’den hırs temin ederken, Terim de Mehmet Ağar’dan katakulli ve karanlıklar prensi rolleri hakkında rol ve tiradlar çalışıyordur. Ağar’ın yakın arkadaşı olması, her ne kadar Aziz Yıldırım’ın korumalarından zılgıt yemesine engel olamadı idiyse de(dedikodular böyle söylüyordu o zaman) pek çok ortamda bunun faydalarını görmüş ve bir başka siyâsetçinin himmetleriyle de nihayetinde TBMM’de konuşma yapmak gibi bir görmemişliğe de imzasını atmıştı...
Dünyanın, dudaklarını tamamen kaybedinceye kadar büzebilen tek adamı Signore Fatih Terim, 1984-85 lig sezonunda hakeme attığı kafa ile hakemi yere sermiş ve bu tür davranışlarını aslında hayatının pek çok safhalarına da taşımıştı; başta gece kulüpleri olmak üzere pek çok güzîde mekânda sergiledi bu tür kâabiliyetlerini...
Futbolcu Terim, daha o zamanlardan beridir gecelerin adamı idi, gençliğinde doya doya geceleri yaşayan Fatih Terim, evlendikten sonra durulacak, aristokrat eşine uygun bir kişilik sergilemek için yoğun çabalar sarf edecekti. Ama yine de sözünü esirgemeyen ve kodumu oturtan imajı asla silinmeyecekti Terim’in; silinmedi de...
Daha geçtiğimiz aylarda GS yöneticileri ile aralarındaki soğuk savaşta, ağzını büzerek yaptığı sevimli(!) açıklamalar esnâsında bile, ne zaman ısıracağı konusunda insanların hiçbir tahminde bulunamadığı tele-röporajlarda, öfkesini yutan bir Türk fenomeni olarak, nihayetinde patladı ve ekranlar vasıtası ile kodu ve oturttu muhataplarını. Aylardır boğazına düğümlenen, belki de yıllardır bir punduna getirsem de söylesem deyip de söyleyemediklerini de bu arada söyleyiverdi Fatih Terim.
Aristokrasinin takımı olarak bilinen Gassaray futbol takımını çalıştırdığı yıllarda yaşadığı kötü günlerin, aristokrat yöneticilerin bir taşralı olarak kendisini aşağılayan tavırlarının hepsinin acısını çıkarmanın tam zamanı idi, kusmalıydı artık.
Bu arada belirtmeliyim ki; Fatih Terim ile İbrahim Tatlıses arasındaki trajik benzerlik, maça mağlup başlayanın galibiyeti ile neticelendi hep. İbrahim Tatlıses, yıllarca kendisi ile alay eden
İstanbul sosyetesinin süslü hanımlarını şimdi sahnede kıvrım kıvrım dans ettiriyor. İstediği sanatçıya istediği boykotu uyguluyor, THY’nın Genel Müdüründen Ulaştırma Bakanı’na kadar tüm görevlileri baştan aşağıya kadar boyuyor. Boyuyor çünkü; İzmir-İstanbul seferini yapacak olan uçak İbrahim Tatlıles hazretlerini bir-iki dakika beklemiyor, sen misin beklemeyen, bir telefon, hemen İbo’nun özel uçağı ve tabii olarak özel pilotu ve özel personeli hemen İzmir’e geliveriyor ve İbo’nun sinirleri yatışıyor...
Fatih Terim de, hani o havalarından yanına varılamayan ve hepsi baron-kont kılıklı aristokrat Gassaraylılara, takımı yüzüstü bırakarak(aslında bıraktırılarak) haddini bildiriverdi. Üstelik mağdur olarak, arkasına seyirciyi almış ve halk kahramanı edâsıyla karizması altında ezilenlere yıllardır boğazında hıçkırığa dönüşmüş söyleyemediklerini söyledi; kustu; kenar jargonu ile; gözünden gözlüğünü aldığımın yöneticisi, kapıma vurmadan içeriye sokmadığımının idarecisi, karizmam altında inim inim inlettiğiminin kentsoylusu mânâsına da gelebilecek her türlü ukde-i hakaret sâdır oluverdi muhataplarına, mübarek ve büzülmüş dudaklarından. Hakikaten haklı olmalıydı ki, en azından çoğunlukla haklı olmalıydı ki, Hattat hariç(şu meşhur Hattat’ların yeni kuşak temsilcisinden bahsediyorum, adını hatırlayamadığım için böyle samimî bir ifadeyi terih ettim) bir yönetici karşısına çıkıp da; “Ne diyorsunuz ulan sayın Terim, ne diyorsanız bir fazlası” diyecek cesareti gösteremedi. Yalnızca bu meseleyle ilgili konuşmama kararı almışlardı veya muhatap olmak istemiyorlardı. Eğer gerçekten muhatap olmak istemiyorlar ise, Fatih Terim’den daha çekecekleri var demektir. Fatih Terim Jeeppini(jipini canım, hani şu İnter’li Hakan’a söz verip sözünden caydığı BMW jipini) esirger ama sözünü esirgemez; bu bir F.T.K.’dır.(Anladınız tabii ki; Fatih Terim Kanunu). Ve Fatih Terim’in hâfızası da o kendini beğenmiş kent-soylularla ilgili daha ne bilgiler vardır, ancak kendisi bilir. Bir gazetedeki röportajında her ne kadar ‘basının dolduruşuna’ geldiğini söyleyerek, son dönemde çizdiği profesyonel karakterinin aksine, serdeki taşralılığına dair taze ipuçları verse de, O artık bir Avrupalı. İtalya’daki evine Türk televizyonlarını bağlatmadığını söyleyen Fatih Terim, gecenin bir yarısında demeç için arayan doğulu kafalardan usandığını da belirtmeden geçemiyor. Bundan böyle Batı’daki meslekdaşları gibi bir halkla ilişkiler şirketi ile anlaştığını ve artık para almadan konuşmayacağının tüyosunu da veriyor. Ve ardından ekliyor, ‘Kesinlikle paraya değer vermem’. Doğu ile Batı arasında gidip gidip geliyor mütefekir teknik direktörümüz. Aynı röportajında(Gazetesini hatırlamıyorum lakin Meltem Pusat isimli bir gazeteci ile yapılmış bir röportaj bu), yaz aylarında onbir(11) yıl boyunca yazları tatil için Torino’ya gittiğini, İtalya’yı çok sevdiği için Fiorentina’yı seçtiğini söyleyen Signore Fatih Terim, aynı röportajın devamında ise, emekliliği hiç düşünmediğinin kanıtı olarak, on yıl(10) boyunca hiç tatil yapmadığını gösteriyor. Tatil yaptığı on yılın ve tatil yapmadığı on yılın hayatının hangi kesitleri olduğunu gazeteci hanım kendisine sormadığı için bu yaman çelişkinin derûnuna vakıf olamıyoruz maalesef, fakat, hayatının sonuna kadar farklı misyonlar yükleneceğini öğreniyoruz. Misyonların ne olduğu konusunda yine bir ipucundan mahrumuz. ‘İradem çok kuvvetlidir, isteyip de yapamadığım hiç bir şey yoktur’ diyen Fatih Terim’in, Ankaragücü’nü çalıştırdığı sezonda niçin kulübüne bir başarı kazandırmadığını da sormuyor gazeteci kızımız. Ankaragücü’nün başarısını istemediniz mi yoksa diyemiyor. Fakat röportajında ve son dönem tv demeçlerinde de göze çarpan en bâriz özelliği felsefeye olan yatkınlığı Terim’in. ‘Artık Türkiye için yaşamaya evet, Türkiye’de yaşamaya hayır’ gibisinden derin felsefeler ve en kralından psikolojik tahliller saçılıyor şualar hâlinde ağzından. Siyâsetden de haberdâr, kart hamili yakîn dostlar sâyesinde siyâsetin de nabzını tutuyor. Fakat Türk siyâsetinden umudunu kesmiş olacak ki, aktif siyâseti düşünmüyor. Hele hele mitinglerde kendisini hiç mi hiç hayal edemiyor. Çünkü zorla toplanmış halka(miting meydanlarındaki halkın miting alanına tehtid veya sopa ile getirildiğini düşünüyor olmalı) yapılamayacak şeyler söylendiğinden şikâyetle, kendisinin bunları yapamayacağını ifade ediyor. Kolay değil elbette, kodumu oturtan Fatih Terim, meselâ, enflasyonu düşürme vaadi tutmayınca ne yapacak? Bakanlar Kurulu’nda ekonomiden sorumlu bakanını evire çevire dövmesi gerekecek. En azından, sözünü tutmayan sorumlulara şöyle okkalı bir kafa atamadıktan sonra siyâsetin tadı mı kalır? Ayrıca kendileri ‘Bir şeyleri değiştirmeden duramam’ buyuruyor ve ‘O zaman da birilerinin ayağına basmam gerekecek’ diye de ilâve ediyor. Başbakan olsa ne yapacak, yetmiş altı yıllık teâmüllerin canına okuması lâzım. Eee tabîi ülkesini seven birisi olarak da kıyamıyor bu cânım ülkenin istikrarına...
Onun, Signore Fatih Terim’in, ülkesine kıyamadığı, daha Arsenal ile oynayacakları UEFA kupası maçı öncesi İngiltere’ye gitiğinde(ki yanında her zaman olduğu gibi can ciğer kuzu sarması derin dostu Mehmet Ağar olduğu halde) Londra Büyükelçimizin, kendisinin yollarına kırmızı halı sermemesi ve kendisine yüksek alâka göstermemesi karşısında gösterdiği itidalli tavırlarla tebârüz etmişti. Tüm dünya cumhurbaşkanlarının, başbakanlarının ve cümle âlemin devlet katlarının alâkası Galatasaray–Arsenal maçına yönelmişken, Londra Büyükelçimizin İmparatorumuzu sallamaması, hatta kazımaması aslında tam kodu muydu oturtulacak kafalık bir pozüsyondu, fakat devlet işlerinde itidalli olmak lazım gelirdi. O da öyle yaptı, yalnızca kendisine karşı işlenen ayıba karşı sitemlerin iletti Tv ekranlarından bizlere... İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi her ne kadar Arsenal takımını İstanbul’da karşılamadı ise de, hani nerede kalmıştı Türk dayanışması? Tüm Avrupa’yı dize getiren, Türkiye’ye Avrupa Birliği’nin yollarını açan, Avrupa’daki barbar imajımızı yerle bir eden, Tüm Avrupa’yı Türkelerle ilgili terapi seanslarıyla tedavi eden müthiş Türk Fatih Terim gâvur ellerinde nasıl olur du yalnız bırakılırdı, o celâllenmesindi de kimler celâllensindi? Ama dengeli, kusursuz, müthiş adam, öfkesine mağlup olmadı ve bir küçük kırgınlık kaprisinin haricinde yine kıyamamıştı ülkesine. Ee kolay değil gerçekten, bundan sonra Türkiye için yaşayacaktı, Türkiye’de yaşamayacaktı!..
Büyük futbol filozofu Fatih Terim, şimdilerde bir kitap yazmakla meşgul, teknik direktörlükten arta kalan vakitlerinde, ek işi olarak uğraşıyor da diyebiliriz buna isterseniz. Avrupa’da yaşamak kolay mı? İki çocuk okutuyor, villada kalıyor, güzel giyiniyor, bütün bunlara para mı dayanır? Ek iş yapması çok normal bir tercih, yoksa bir Fiorentina karın mı doyurur? Aslında Milan’ın gece idmanları için gelen teklif daha cazipti, ama, meslek prensipleri o kadar katı ki, yani Fatih Terim Kanunları(FTK), iki takımı birden çalıştırması mümkün değildi. Bu yüzden kitap yazmaya koyuldu. Öyle ya, filozof teknik direktörün bir yayınlanmış kitabı olsun, olmaz mıydı? Âlem ne derdi sonra? Yazacağı bu kitabı ile, kentsoylu Gassaraylıların karşısına çıkacak ve ‘alın size-alın size’ diyerek suratlarına fırlatacaktı kitabını ve kendisinin de artıkın bir kentsoylu olduğunu ispat edecekti. İşte o zaman ver elini Gassaray başkanlığıııııı!.. (Lâkin bu satırların yazarının iddiasına göre, Gassaray başkanlığı Fatih Terim gibi taşralılar için birkaç numara büyük gelir ve yedirmez kentsoylular bu makamı kendisine.. İsterse dünyanın tüm kulüplerini sırası ile Avrupa şampiyonu yapsın! Gassaray’ın kadîm geleneklerinin, kendilerinden olmayana tahammülü ancak Fatih Terim’e tahammülü kadardır.. Eğer bir gün Fatih Terim Gassaray’a başkan olursa, bu satırların yazarı, Gassaray Kulübü ile âlâkalı tüm kanaatlerini gözden geçirmeğe razı olacaktır!..)
‘21. Yüzyıl’da Kulüpler nasıl olmalı?’ kitabının ismi. Vallahi nasıl olsunlar, iyiler işte, geçinip gidiyor kulüpler, gibi bir basitlikle ele almayın konuyu hemen. Adam ciddi ciddi konuyu derinlemesine(derin dostu Mehmet Ağar’dan aldığı derinlik derslerinin de etkisiyle olmalı) inceliyor ve kitap bittiğinde, göreceksiniz bak, tüm dünya kulüpleri, mesela Barcelona, Real Madrid başta olmak üzere pek çok kulüp başkanı, ‘21. Yüzyıl’da Nasıl Olunmalı’ seminerleri verdirecekler Fatih Terim’e. Kulüplerin yapısı baştan aşağı değişecek o kitabın yayınlanmasından sonra. Siz şimdi hafife alıyor gibisiniz onu sayın okuyucularım, ama, sonunda pişman olacaksınız... Üstelik daha şimdiden Türk siyâset hayatında bile etkileri görülmeğe başladı kitabın. MHP’nin kongresindeki sloganı neydi bir hatırlayın! Yüzyılla Sözleşme. Yaa, Türk siyâsetini bile tesiri altında bıraktı derin teknik direktötürümüz(ne âlâka demeyin, bunu da idare edin artık, o kadar laf ediyoruz sizin için). Ayrıca daha şimdiden, Fiorentina kulübünün, annesi Bayan Gori kılıklı başkanı Bay Gori’ye nasıl kafa tutuyor? Hatta Anneci Gori’yi nasıl dize getirdi? Bu arada iyi bir maç yönetmekten başka hiçbir suçu olmayan Türk Hakemine(ismi Orhan Erdemir’miydi?) nasıl da küfretti ağzının dolusuyla, tüm İtalya’nın gözü önünde ve tüm İtalyanların gözüne nasıl girdi böylelikle? Tribünlere oynamasını iyi biliyor. Ve dudaklarını kayboluncaya kadar büzebilen dünyanın tek teknik direktörü kendisi...
Ne olur Türkiye için, ama, Türkiye dışında yaşamağa devam et Signore Fatih Terim; biz senin kıymetini bilemedik, sen ellerin mi olacaktın, eller bilsin kıymetini hiç olmazsa.. İlerleyen yıllarda dönüşün muhteşem ossun, Gassaray’a başkan olasın!
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi