Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Portreler > Hayız ve nifas teolojisinin çıplak uyarıcısı...

Hayız ve nifas teolojisinin çıplak uyarıcısı...



Uzun yıllar pineklediği gazetesindeki köşesinden âniden ülke gündeminin tam ortasına oturdu geçtiğimiz birkaç yıldan beridir. Haydi, daha net bir ifâde ile belirtelim; 28 Şubat krizi ile birlikte bir kez daha farketti bu ülke, kendilerinin ne kadar büyük bir mürşid olduğunu!.. Yaşar Nuri Öztürk’ün irşad kâbiliyeti ve ehliyetinin, hangi jürinin süzgecinden geçtiği hususunda epey su kaldırır tezvirât bulunmakta. Kendileri ile âlâkalı hiç bir tezvîratdan, ‘reklâmın iyisi-kötüsü olmaz’ diyerek müştekî olmayan muhterem, son zamanlarda ekranlardaki işgalci statüsünden tenzil-i rütbeye tâbi tutulsa da, Muhalif Gazetesi kârilerinin hemen hatırlayacağı üzre; çalıntı bir slogan ile; ‘Türkiye’nin aydınlık yüzü’ olarak, medya dünyasında yaptığı transfer ile  kendini yeniden dayatmağa ve bizleri kendisine mâruz bırakmağa devam etmekte... 


Ramazan ayının gelmesi ile birlikte, dinî mükâlamenin birinci gündem maddesi, televizyonlardaki İslâmvole proğramlarının kadrolu ilâhiyatçısı Yaşar Nuri Öztürk, tekrar ekranlara konsümasyon yapmaya başladı. Bu Ramazan ayındaki partnerleri, toplumun dinî mükâleme ehliyeti açısından oldukça ehliyetli(!) simâlarından, meselâ Bülent Ersoy ve Yeşim Salkım, Neco gibi ses sanatçıları. Star tv’nin dinî proğramlarından sorumlu Orhan Uğuroğlu, hemen her gün/gece/sabaha karşı misafir ediyor Yaşar Nuri’yi ve televizyon seyircileri, ramazan ayının hiçbir vaktini Yaşar Nuri’siz geçiremiyor! 


İnsanın irşad gibi bir misyonu olması, öyle kolay bir iş değil elbette. Kendinize vakit ayırmanız mümkün değil. Tüm zamanınızı insanlık âleminin istifâdesine teksif etmeniz gerekiyor. Fenâ’fi’l-insan olup, insanlıkta kaybolacaksınız. İnsanoğlunun dinî inanışlarının üzerine çöken kara bulutları bir bir kışkışlayacaksınız. Dağıttığınız kara bulutların 


arasından da nûr gibi parlamanız lazım bu arada. Gerçi bu parıldama mevzuu Yaşar Nuri Öztürk için işin en kolay tarafı. Çünkü, kendisi zaten ismiyle müsemmâ, adı üstünde yani, peşin peşin Nuri... Böyle olunca da nûr gibi parıldamak, Yaşar Nuri için çocuk oyuncağı kabîlinden bir iş. O da parım parım parıldıyor mübarek. Dinî telâkkîlerimizin üzerinde biriken cüruf, kendisinin şöyle bir derinden üfürüğü ile temizlenip gidiyor, ardından berrak mı berrak yeni bir gün doğuyor her defasında. Kadınların hayızlı iken namaz kılmalarından aynı hâlde oruç tutma ve Kur’ân okumalarına, oje ile abdest mevzuundan saç boyalarına, şahitliklerinden miras paylarına kadar, toplumun tüm fertlerinin, Türkçe ibadetinden alkolün kaynatılarak içilip-içilemeyeceğine kadar ve daha yüzlerce meselesi hakkında  ânında pratik çözümler buluyor. Gerçi seyredenler üzerinde, Birleşik Dağıtım’ın en acarından bir kitap pazarlayıcısı izlenimini uyandırıyor, ama, o yalnız kendi yazdığı kitapların dağıtımı ile meşgûl. Türk medyasının tüm unsurları da bu kitap pazarlama işinde kendisi ile ortak çalışıyor. Ülkenin önemli bir kısmı ağzının içine bakıyor, asrın uyarıcısının. Geniş kitleler, ağzından, falanca şey de orucu bozmaz, namazı sâkıt etmez, günah değildir, abdeste bir zararı yoktur, dinin rüknu değildir gibisinden yeni açıklamalar bekliyorlar. Böylelikle hem dünyanın tadını sonuna kadar çıkarmanın, hem de vicdanlarının bir köşesinde uyuyup duran cehennem korkusundan azâde kalabilmenin yollarını öğreniyorlar Yaşar Nuri’den. O da bütün bu yolların en kestirmesini biliyor ve sunuyor zaten yurdum insanına..                  


Televizyon ekranlarının tamamında boy gösteren Yaşar Nuri, işi o kadar ileri götürdü ki, önüne gelen her kanalda, modern  şirinlikleri ile rayting rekorları kırıyor her gece... Neredeyse proğram yapımcıları, ‘göster amcalarına pipini bakiim’ türünden isteklerde bile bulunacaklar kendisinden. Netekim, Star tv’deki Orhan Uğuroğlu ile, Bülent Ersoy ile birlikte boy gösterdiği ‘söz hakkı’ proğramında öyle bir soru soruldu ki kendisine, zıvanadan çıkmasına ramak kaldı. Kendisine sorulan soruyu yazmasam olmaz, yazsam ayıp olacak, ama, en iyisi mi yazayım yine; soru aynen şöyle idi; ‘Cîmâ esnâsında ezan okunursa ne yapmamız gerekir?’... Yaa işte böyle! İnsanımızın dinî tâdat hassasiyeti bu raddelere 


vardı hazretin üstün gayretleri ile fakat, nedense gayretlerinin bir neticesi olan bu soruyu cevapsız bıraktı mübarek. Bu sorunun cevapsız kalması yurdumun insanı için bir talihsizlik. Yaşar Nuri içinse, tam bir karizma resetlenmesiydi...



Asrın çıplak uyarıcısı Yaşar Nuri’nin, günün hemen her saatinde karşımıza çıkışının, çıkabilişinin en büyük etkenlerinden birisi, belki de uslûbu. Tenkîd ederken kantarın bırakın kopuzunu, her yerini dağıtan Yaşar Nuri, tenkîdinin büyük bir çoğunluğunu, dinî hayatın içinde tartışılmaz ağırlıkları olan, klasik ulemâya, klasik din kültürüne ve tasavvufî ekollerin temsilcilerine(-temsilci- tâbiri tarafımdan hususen tercih edilmiştir) ve kabir/türbe ziyaretlerine yöneltmekte. Bahse konu temsilcilerin insanlar üzerindeki tartışılmaz ağırlıklarının insanlar üzerinde oluşturduğu kesin ve keskin otoriteyi şirk olarak nitelendirmekte. Yaşar Nuri’nin bahse konu zümrelere karşı diline doladığı ve yaklaşık 40-50 kelimelik bir jargondan ibaret kalan tenkitlerinin sebebi üzerinde psikologların düşünmesi gerektiğine inanıyorum nedense! Kendi tâbiri, ile kırk  yılını islâmî ilimlere ayıran birisi için, genel söyleminin hemen tamamını türbelere, mezarlıklara, tarikatlara, hayız ve nifasa yoğunlaştırması ister istemez insanın kafasında sorular/ihtimaller üretiyor. Yaşar Nuri Efendi’nin, bahsetdiği tarikatlarda çok acı hatıralara sahip olması, elini-ayağını öptüğü-medet umduğu  şeyhlerin silûetlerinin hafızasının derinliklerini bile bir türlü terketmemesi ve bu seyr-i sülûkda teptiği kilometreleri geri alamaması gibi, -kendine göre- sicil bozuklukları var ve bu sicil tahrifatını bir türlü tedavi edememe gibi bir psikolojik rahatsızlığının olma ihtimali bendenize göre yüksek bir ihtimal. Hatta, TRT’de ilk proğramlarını yapmağa başladığı 1986-87 yıllarında dahi, Anadolu seyahatleri esnâsında gördüğü her türbeye-kabire kapandığına dair rivayetler, ilgili akademi koridorlarında konuşulan hâllerinden hazretin. Ayrıca, bir kitabında(doktora tezinin ilk baskısında  olabilir, çünkü, diğer baskılarından çıkartılmıştır) hazretin kendi doğduğu yere ait bedduasına dair yazdıklarıyla ilgili oluşan rivayetlere burada hiç değinemeyeceğim.


Yaşar Nuri’nin sık sık tenkîdine mâruz kalan müridân taifesinin, kanaat önderlerine(meşayıha) yönelttikleri medhiyelere sık sık atıf yapan Y. Nuri, ne yapıp edip konuları buraya sürüklemekte ve açıp ağzını gözünü yummakta. Bu konularda, ‘fenâ fi’l-tenkit’ olan Yaşar Nuri, farkında mı bilmiyorum ama, tenkit ettiklerine benzemeğe başladı. Bunun nasıl bir tecelli olduğunu bilmiyorum ama, Yaşar Nuri artık ülkemizin tüm şeyhlerine taş çıkartıyor. Tarikatlerdeki hemen tüm merâsimlerin versiyonları mevcut kendisi ile okuyucu/dinleyicileri arasında. Ekranlar vasıtası ile tövbe veriyor, ders talimi yaptırıyor, medhiyeleri kabul ediyor ve galiba zamana uyarak ticaretini de araya/dereye sıkıştırarak akçeli işlerini de idare ediyor bu arada sayın hocamız. Kendisi dağıtıyor mu bilmiyorum ama, şeceresi de elden ellere dolaşıyor kendisinin. Bunun için özel olarak kedisine gelen mektuplardan oluşan bir kitap tanzîm ediliyor, ‘Halkın Diliyle Yaşar Nuri’ ismi ile. Kitabın içinde yüzlerce mektup var, yurdum insanı hemen her yerden mektuplandırmış sayın hocamı, uyarıcı hazretlerini...


Aslında tüm kitaplarına yönelik bir tarama yapmayı isterdim, lakin, açıkça ifade edeyim ki, yazı yazmak için bile girân geliyor bendenize, öyle dikkatli bir tarama. Zaten ayrık otu gibi adam gözümün önünde her daim bitebiliyor, bir de kitaplarına gömülemedim, değerli okuyucularım bağışlasınlar; yalnızca kendisine gelen mektuplarla ilgili bir kaç tespitimi paylaşacağım sizinle...


MEKTUBAT-I YAŞAR NURİ


Bir kere hemen şunu belirteyim ki, kandisine gelen mektupları kitaplaştırarak mektuplara bir de numara verdiğini görünce aklıma hemen, klasik İslâm kültüründeki mektubât geldi. Tek farkı, Yaşar Nuri Efendi, kitabında yalnızca kenisine yönelik medhiyelere, yani mektuplara  yer vermiş. ‘Halkın Diliyle Yaşar Nuri’isimli kitapta aslında siz aziz okuyucularımla paylaşmak istediğim çok mektup var, lâkin, bunlardan yalnızca iki tanesini ancak bu sütunlara taşıyabileceğim. Birincisi, Nimet 


Çetin isimli bir okuyucusu Hazretin, mektubun numarası 117 ve A. Kavağı, 26 Mayıs 1989 yer/ tarihli bir mektup bu.


‘Çok değerli Dost... Çok kıymetli Ağabey,


Hayatımda hiçbir olay beni bu kadar sevindirmedi. Mektubuma cevap verdiniz, bana şeref bahşettiniz(gördüğünüz gibi mektuba verilen cevabın etkisi ortada ayân beyân görünmekte). Gazete’nin kitapçığı “Mevlâna ve İnsan” harika, defalarca okuyorum. Gazete Gazetesi’ndei yazınızı da bugün okudum. Anlamak için defelarca okuyorum(defalarca okumak okuyucunun kendine has bir mecburiyeti, bir geç idrak ve geç intikal problemi var Nimet Çetin’in). “Mevlâna ve İnsan” kitapçığı hayatımı etkiledi(meselâ geceleri uyuyamamak, az yemek yemek, baş dönmesi vs.) Değerli hocam(sıkı durun, ‘şaşkınlığın bu kadarına pes’ diyeceksiniz), bana Allah’ı tanıttınız. En güzel yolu bir küçücük ama hazine değerinde kitapçıkla tarif etiniz. Meğer benim idealim bu yolmuş(yola dair tespitler daha sonra). Mevlâna’nın şu sözünü âdeta kalbime kazıdınız. “Biz aşkın aşıkıyız, müslüman başkadır”(Yaa ağızdaki baklanın büyüklüğünü fark ettiniz değil mi? O kadar büyük ki ağızdaki bakla, yarısı dışarıda kalmış ve biz de bu dışarıda kalan bakla ile ilgili tespitler yapacağız zaten, devam edelim mektuba..) Müslümanlığı lâyıkıyla yapamıyorum(müslümanlığı yapamıyorum, tâbirin ihtişâmına(!) bakar mısınız, müslümanlık nasıl yapılır veya yapılmaz, bu sorunun cevabı okuyucu ile Yaşar Nuri’nin arasında bir sır, biz vâkıf olamadık!) ama Rahmanıma aşığım. Muhammede aşığım. Gönül dostumu tanıyorum(tabiî sizler de tanıdınız o günül dostunu değil mi?!). Gönül dostu Yaşar Nuri Öztürk. Yaşar Nuri Öztürk hem gönül dostu hem Allah dostu(böyle biraz daha devam ediyor mektup)...’


Bu mektup, Yaşar Nuri’nin yurdum insanı ve kendi muhibbân tâifesi üzerindeki etkisine, insanımızın zihninin ve gönlünün derûnundaki dinî hayata  dair beklentilerine ait önemli bir belge. Nitekim, ‘Müslümanlığı lâyıkıyla yapamıyorum, ama Rahmanıma aşığım, Muhammede aşığım’ifadeleri, dinî hayata dair insanlarımızın aslında ne ile iktifâ edebileceğine dair bir yetki alış verişi bu ifadeler. Rahmanınıza ve Muhammede(tabirler 


Yaşar Efendinin okuyucusuna ait orijinal ifadeler) aşık oldunuz mu kâfi ve de vâfidir, müslümanlağı yapmanıza(malûm; bu tabir de okuyucunun kendisine ait) gerek yoktur. İşte Yaşar Nuri’den beklenen ve alınan yetki budur! Aşık olunuz tamam! Ortalık Hallac-ı Mansur’(Allah ona rahmet etsin) ile doldu Yaşar Nuri’nin irşadıyla. Mektubun sonunda üç mısra kabilinden ifadeler var. Onları da paylaşmadan geçmek mümkün değil; maksad hâsıl olmayacak!


‘Yunus, “Muhammed’siz dünyayı neyleyim” dedi...


Muhammedsiz dünyayı ben de neyleyim.


Ya bir de Yaşar Nuri olmasaydı...’


Evet.. Mektup bu üç satır ile bitiyor. Mektubun sahibi de aslında Yûnus gibi, Muhammedsiz dünyayı terk edecek, lâkin, aksilik bu ya; terk etmek istediği fâni dünyada Yaşar Nuri de el’ân yaşamakta. Nimet Hanım ne yapsın şimdi, gel de çık işin içinden derler ya, öyle bir durum!


YENİ BİR TESLİS(!):


Yûnus-Muhammed-Yaşar Nuri...


Yaşar Nuri’nin, okuduğunu bir defada anlama özürlü okuyucusunun teslisine bakınız! Fecâatin böylesi! Asıl trajedi,  hatta ne trajedisi canım düpe düz  asıl küstahlık bu mektubun Yaşar Nuri tarafından yayınlanması ki,  bu da tedavilik bir durum. Tamamen psikologların ihtisas alanına giren bir tedavi bu. Bu satırların yazarı da ömrünün nisan yağmuru kadar kısa bir döneminde bahse konu aşk literatürünün telâffuz edildiği bir iklîm ve zemîninde nefes alıp vermişti, hâsılı nefessiz kalınca da kendini dışarıya atmış idi. Lâkin, bir hakkı teslim etmeliyim ki, pek çok örneğini okuduğum şecerelerin ve medhiyelerin, sahipleri tarafından müridân ve muhibbânın hâricinde öyle tüm topluma pazarlandığını da görmemiş idim. Bunun tek örneği Yaşar Nuri’ye ait.      


Şimdi ikinci mektuba geçelim. Bu da enteresan bir örnek. Mektubun bir bölümünü aktaracağım gazetemizin aziz kârilerine. Mektup Emel Çelikkan’a ait, mektup numarası 94, Gaziantep, 21 Nisan 1989 tarih ve yer kaydı ile yayınlanmış mezkûr kitapta.


‘...Birçok insana hitab ediyorsunuz, bu kıymetli mücevherlerin alıcısı kimler?(mücevher benzetmesine dikkat buyurdunuz değil mi?)... Bir nevî peygamberlik ediyorsunuz. Biz ölülere diyelim...(Eğri oturup doğru konuşalım, bu ifade eğer her hangi bir müridden, herhangi bir mürşide yazılsa idi, Yaşar Efendi’nin açıp ağzını, yumup gözünü ne galiz benzetmeler yapacağını tahmin edebilirsiniz, ama kendisine hitab edilince dut yemiş bülbüle dönmekle kalmıyor, bir de yayınlıyor bu medhiyeleri utanmadan, sıkılmadan!) Sizi ancak herkes kendince anlar. Ben size kıyamıyorum. “acaba bunlara değerler mi?” diye düşünüyorum... ben sizden hocalarıma bahsettim. Televizyonda ilminizi ve simanızı çok beğenmişlerdi ve sizin diri birisi olduğunuzdan eminler.’


İşte böyle... Bu mektuptaki ‘diri’ sıfatı ne gibi duygular ve bilgiler tedâi ettiriyor? Bu  tedâiler karşısında Yaşar Nuri’nin ekranlarda aldığı tavır nedir? Peki bu çelişkinin sebebi ne olabilir? Bir şeyh ile aralarında nâhoş bir hadise mi geçmiştir de böyle dengesiz saldırılarda bulunmaktadır. Bu ifadeleri kabul etmekle, türbelere çaput bağamak arasında ne gibi bir fark vardır? Yaşar Nuri, sözde savaş açtığı her bir hurâfe için ilim ahlâkından ve şahsiyetinden bir bir parçayı feda etmekte. Sonu nereye varacak Allah bilir? Fakat, Yaşar Nuri Öztürk hakkında kanaat elde etmek isteyenler için ne televizyon proğramları, ne gazete yazıları, ne de kitapları/kitapçıkları... İllâ ki, ‘Halkın Diliyle Yaşar Nuri Öztürk’ kitabında yer alan ve kendisine gönderilen mektuplar.. Okunması gerekenler bunlar aslında... Bu  ne perhiz / bu ne lahana turşusu’nun en mükemmel örnekleriyle lebâ-leb dolu bu kitap, meraklısına duyurulur!..


Yaşar Nuri Öztürk’ün sürekli konuşmasına ve belki de pek çok kez yanlışlara atıflarda bulunarak doğruları telâffuz etmesine rağmen, toplumun geniş kesimlerindeki  kredisinin azlığının sebebi de önemli. Bunun sebebi 


ise, kendisinin ‘muvazzaf’ görüntüsü olsa gerek diye düşündüm hep. Hiçbir zaman itimad hislerim tahrik olmadı kendisini görünce, sanki bir yerlerden vazifeli imiş gibi gördüm hep Yaşar Nuri’yi. Bunun için de yeterli malzeme bulundu hep.            


Ülkemizin 28 Şubat ile değişime uğrayan güvenlik conseptinde muhteremin rolünün katkısı, oldukça kayda değer.


Devletin güdücüleri, “bölücü terör” odağında biçimlenen bir güvenlik stratejisini “de facto” oluşumlara fırsat vermesi ve “kadim hükmetme geleneklerine” uygun düşmesi sebebi ile, uzun süre muhafaza etmiştir. Bahse konu stratejinin bu haliyle süregideceği beklenirken, öngörülmemiş bir vakıa, bir trafik kazası, devlet işleyişini “tahammül edemeyeceği” bir açıklığa/aydınlığa yol açtığından behemehâl karanlık tasarruflar icra edilmiş, kısa zamanda yepyeni bir “güvenlik consepti” belirlenerek, düne kadar devletlû taifesi için ta’lî mesele kabul edilen irtica ve irticaî hareketler, “tehdit scalası”nda “bölücü terör”den daha vahim gösterilmiştir. Anlaşılıyor ki maslahat icabı gündemi meşgul etmiş ve bu suretle de devlet güdücüleri gözlerden ırak selâmetlerini aramağa koyulmuşlardır...


Toplumun dişileşmeğe yüz tuttuğu nicedir gözlenen bir vakıa... Savaşçı nesli inkıraz bulmuştur. Ve evsâf-ı mümeyyizesi ile, bilinen erkek tipi artık ber-hayat değildir. Ama dinî telâkkî ve yönelişlerin de bu sürece mülhak bulunacağı(yani dişileştirileceği) akla gelmez idi. Nitekim hâl-i hazırda mesâil-î dîniye, hep kadın ve hurâfeler mihverinde ele alınıp, işlenmekte ve nice şanlı(!) din adamları ikbal ve irşadlarını hayız-nifas ve hurâfeler konusuna hasretmiş bulunmaktadırlar. Bu zevât, gerek sâkim tıynetleri ve gerekse “memuriyetleri” dolayısıyla, enva-î çeşit fücûrâta sebep olmuş ve bu cümleden meselâ, fıkha mevzu addedip, âlimlere hiç de lâzım olmayan ve dahi hayasızca bir tecessüs ile kadınların tenasül hayatlarıyla âlâkadar olmuşlardır.


İmdi; “silk-î askerî”de gayet muteber olan tabirle “hâlden vazife çıkmış”(vakıa onların nezd-i müteyakkızânelerinde vazife hâli tayin 


etmektedir) ve bu güruhu ihtar meyanında takrir etmek bizce elzem görülmüştür. Bu niyet refakatinde beyan etmeliyim ki ki:


Baylar!..


Serîan türeyiverdiniz. Ve artık ne hâzin ki, fert be fert göğüslemek kabil olmayan bir mikdara eriştiniz. Ancak, aynı “ilkah yolu ile tevlîd edildiğinizden”(tabiri lûtfen sizler güncelleştiriniz) hepinize şamil olacak bir hitap tarzı zannımca mevcuttur ve bahsolunan zorluğu aşmak böylece mümkün olacaktır...


Seciyenizi temsil ehliyetinde bir ilâhiyat profesörü; “mezhep imamları kadının özgürlüğünü kısıtlamıştır, şimdi bir bayan profesörün tanıklığı nasıl kabul edilemez” gibi bildik terâneye duyduğu hâzin aşağılık hissini terfîk edip, “Kur’an, yalnızca Kur’an’a dönmeliyiz, başkaca bir kaynak meşrû değildir” tarzında gümrah feryatlar koyverirken, hemen aynı mealde lâflar edip müebbet hapsi boylayan Müslümanları hiç düşünüyor muydu acep?..


Evet... Çoğun nazardan mestur bulunan bu husus ibret vericidir. Zira carî kanunlar nezdinde “suç” addolunan söz ve fiiler Yaşar Nuri ve beraberindeki bu güruhça irtikab edilmekte ve fakat evvelkilere tevcîh edilen mücâzât bunlara uygulanmamakla beraber, fikir hürriyetinin bu en galiz ve had bilmez tezâhürüne de bütün neşriyat(bilhassa televizyon kanalları) âmâde kılınmaktadır.


Mâlumdur ki, bu güruhun birkaç yıldır  sivrilen/sivriltilen bir elemanı, yıllardır pineklediği gazetesinin bir köşesinden ansızın manşetine fırlamış/fırlatılmış ve görülmedik bir iltifata garkolunmuştur.


            Diğer tarafta, imanî haşyet ve haysiyyetten ne derece mahrum ve hatta bu iddiaların serâpa kizb bulunduğu meyanında bir başka müşahademiz vardır.


Şöyle ki:


Çevrelendikleri  bir “günah meydanı”nında geçtiğimiz yıllarda bir herif-i nâ-şerif, “Türk halkının yüzde doksanı pagandır” yollu zekîce(!) mülâhazalar fâş ederken, siz “işbilir teologlar” beşuş çehrelerinizle bu küfrü istî’ma ediyor ve mertçe, müslümanca bir tepki vermeyerek namusunuzun yüzde doksan haleldâr edildiğini pek tabii fark edemiyordunuz...


Baylar!


Ana-baba dini deyip, gayzınıza mahreç ettiğiniz bu din;(ki umumun icra mevkîindedir) nihayet tarihî silsile ve nispetin mirası bulunduğundan, kanaatimizce sizin “nesebi gayri sahih” fikirlerinizden ziyâdesiyle güven vericidir...(Esaslı bir cümle oldu bu arada)


Ey Ankara Teologları!


Biliyoruz ki; devletin âlî mefaatleri(!) şu zamanda sizi araç bellemiş(ki keyfiyyet devlet adına esef vericidir) ve muvazzafan ortalığa salmıştır.


Ve ilânen belirtmeliyim ki, icrâ ettiğiniz faaliyet din dışı mercîlere arzolunmaktadır. Bu itibarla dinî kabul ve yönelişlerimiz külliyen farklılaşmış ve dahi aramızda dine müstenid hiçbir uhuvvet rabıtası kalmamıştır...


Son söz olarak;


Tarih kayıtlarında sizler, “bu günah ve felâket zamanlarının kurbanları olarak yer alacaksınız”... 

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS