Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Portreler > ‘Dağlar gibi gençlerdi; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde perîşân oldular...’

Dağlar gibi gençlerdi; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde perîşân oldular...




“Cömert cömert derler maldan ederler,


        Yiğit yiğit derler candan ederler...”


                                                                                         Atasözü


 


         “ Devlet- i ben nesinden mi tanırım?


          Namuslu kadını sen, nesinden tanıyorsan,


          İnan bana, ikisi de dile düşmezler, dostum!”


                                                                                                        Schiller


               


               



Onlarsız bir Türkiye’nin anlamsızlığına dair bu yazımızdaki  konu mankenlerimiz ile aramızda sıhrî bir akrabalık  mevcut; bu sebeple belki en hazîn olanı. En hazîn olanı çünkü; yazımıza konu edeceğimiz kafile ile aramızda en azından sıhrî de olsa bir mazî  karâbeti var ve bu karâbet öyle bir çırpıda reddedilebilecek türden değil.


Onlar, devletin bekâsı. Devletle aralarındaki münâsebet, İsa’nın, yediği birinci tokattan sonra diğer yanağını uzatması gibi bir tahammüle dayalı. Aslında tahammülfersâ ötesi bir durum bu. Tahammülün de verâsınnda bir durum. Söylemeğe dilim pek varmıyor, lâkin, söylemezsem de içime oturacak gibi, niçin içime otursun ki; söyliyeyim gitsin; devlet ile aralarındaki münâsebet, ensest nevîinden bir münâsebet.


Devlet adetâ canlı bir organizma onlar için. Canlı, mukaddes,  tanrısal(sal ekinden nefret ediyorum ama buraya da cuk diye oturdu nedense!). Bu durumda da ‘devletten geldi, hoş geldi sâfâ geldi’ misafirperverliği ile karşılamayacakları bir zulüm yok, devleten kendilerine gelecek. Her şey devlet için; hatta insan ve din bile devlet için. Devletimiz vâr’olsun da gerisi n’olursa olsun. Bu arada Tanrı’mıza da hamdolsun tabîi; bize böyle bir devlet verdiği için(bu ve buna benzer dualar ile teorik olarak bir problemimin olmadığını da belirtmek ister bu satırların yazarı bu arada).      


Her ne kadar şu ânda Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında yaşadıkları ‘acemî oğlanlar’ devrelerinde, kaşar kıvamında tecrübeler edinip, kıdemli mebusların ve zinde güçlerin her istediğini  ‘emir telâkki  ederek’  devletin âli menfaatleri içün, ‘küçüklüğümüzden beridir almışızdır kurs, görmüşüzdür terbiye nitekim’(bu, kurs ve terbiye esprisini bir iki yazıda daha kullanmışım ki, Murat Usta isimli okuyucu kardeşim, Müjdat Gezen’in ‘bekçi’ filmini seyredip seyretmediğimi sordu bana, dikkatli okuyucu diye ben Murat kardeşime derim) deyüb, bir çırpıda çıkarılan kâanunları imzalamaktan yorgun ve bîtâb düşmüşlerse de, ‘titreyip, kendilerine dönecekleri’ günün yakın olması içün hulûs u kalb ile duacıdır bendeniz. Lâkin, bu satırların yazarı, artık iki yıla yaklaşan bir sürelik devr-i iktidarlarında, karnelerinin kırık not ile dolu olması gibi bir mukadderâtın müstakbel muhatabı durumundaki ‘bir devrin delikanlıları’nın, hâfızalarda bu kırıklarla dolu karneleri  ile kalmaları haksızlığına işaret etmek isterim; yoksa Mükremin Çıtır kardeşimizin -ki Meydan Lauresse’nin delikanlı maddesi bile kendisinden bahsetmeden edemez- tabiri ile ‘delikanlılık haritasındaki işgal ettikleri mevki kıytırık bir kasabaya’ dönüşecek; mazâallah diyeceğim, ama, kıytırık bir kasabayı bir tarafa bırakalım, delikanlılık haritasında artık, Hacıhüsrev mahallesi kadar bile esâmisi okunmuyor.  



* * * * * *


DELİKANLILARIN CİRİT ATTIĞI GÜNLERE DAİR BİR İSTİDRAT


Ülkemizin üzerini kara bulutların kapladığı günlerdi; sokak başları tutulmuş ve  okullar gaspedilmişti. Tüm mukaddeslerimiz saldırıya uğramaktaydı. Anadolu’nun dört bir tarafından şehirlere yüksek tahsil için gelen Türk gençleri komünist fikir cereyanları arasında eriyip gidiyorlardı. Bu duruma sessiz kalınamazdı; kalınmadı da. İşte bahsettiğimiz ‘Bir devrin delikanlıları’nın sahneye çıkma zamanı gelmişti ve çıktılar. Her ne kadar son tahlilde sevimsiz bir oyun idiyse de sahnede oynanan, onlar, içinde bulundukları vaktin gereklerini yerine getirdiler; kavramın kendisinden pek haberdâr değillerdi o zamanlar, fakat, ‘veled-i vakt’  


oldular; yapmaları gerekeni veya kendilerine söylenenleri yaptılar; eksiksiz. Kendilerine yapmaları gerekenleri söyleyen suflörler gibi muvazzaf değildi onlar, onlar samimî idiler, yüreklerinin en hasbî taraflarıyla yola çıktıklarında, kellelerini koltuklarına almışlardı ve mal istendiğinde mal, can istendiğinde de can vermekten geri durmadılar.


Yeminler ettiler; ‘Kavgamız son nefer, son nefes, son damla kana kadardır, Turan’a kadardır’ diyerek. 1980 Yılı, Eylül Ayı’nın 12’si sabahı, kervanlarının haramîlerce(burada aziz ve can dostum şair Ömer Halûk’u hatırladım nedense, sahi nerededir acaba şimdilerde?) baskına uğramasına kadar onlar yeminlerine sâdık kaldılar. Cezaevlerine dolduruldular; -kendi tabirleriyle- ‘Yusufiye’ye terfî ettirdiler cezaevlerini, yıllarca.


Gün geldi ‘salıverildiler’; artık âşinası oldukları huhukî tabir ile... Dışarısı değişmişti; onlar içerideyken birileri, ‘buzdolabının kapısını ayağı ile kapatıyordu ve bundan habersizdi içeridekiler' ve tıpkı kendileri gibi dışarıda kalanlar da değişmişti kendilerince ve  kısm-ı küllîsi ‘yuvadan uçmuşlardı’; bunlara ‘hain’ denilecekti, ‘kemik yalayıcılar’ denilecekti daha sonra; en yetkili ağızdan ve dahi koro halinde.


Yeniden ve yeni bir toparlanma gerekiyordu; toparlanmağa çalıştılar. Ama (bu dua ile teorik olarak bir problemimin olmadığını da belirtmek ister bu satırların yazarı bu arada)hiçbir şey eskisi gibi değildi ki! Bünye sürekli ‘hain’ püskürtüyordu ve galiba birisi ‘tavşana kaç’  derken; ‘tazıya da tut’ diyordu sanki... Hatta ve hatta, birileri yangın var diyordu ve delikanlıları yangın mahalline gönderiyordu, delikanlılar yangın mahalline gitmezden önce, birileri de(ki aynı birileri bunlar) itfaiyenin hortumlarını deliyorlardı. Konvoy sürekli kan ve enerji kaybediyordu; imdâda PKK terörü yetişti. Lider, bir televizyon kanalında PKK’lı bir milletvekîline öyle bir çıkıştı ki; âdeta tokatlamadığı kaldı; PKK terörünün ‘altı ay hazırlık’ ve ‘altı ay temizlik’  şeklinde bir yılda kökünün kazınacağını söylüyordu; nitekim 12 Eylül 1980 öncesi ‘devrin delikanlıları’nın tecrübesi ile sabitti; her ne kadar ‘bir devrin delikanlıları’ artık yorgun da olsalar, ağabeylerine benzemek isteyen milyonlarca ‘delikanlı’ ne güne 


duruyorlardı ki ve o delikanlılar potansiyeli açısından bu topraklar ne kadar da münbitti, hiç tükenmiyorlardı!


Bu konjonktürde kazanılan ivme ile konvoy hareketlendi ama bünyedeki ‘hain püskürtme’ geleneği dur durak bilmiyordu. Ama bu seferki diğer ‘hain’lere benzemiyordu. Çünkü yalnız değildi; ardından konvoyun ‘motorize gücü’nün tamamına yakınını da beraberinde götürdü; konvoyun güzergâhından saptığını ve birilerinin gecenin alaca karalığında haramîler ile aynı safta hizalanıp, soygunlara katıldığını, adaletsizliğe çanak tuttuğunu, konvoyun kararlarının kapalı kapılar arkasında alındığını ve geleceğinin de haramî sofralarına meze edildiğini söylüyordu. Herkes yolunaydı; çünkü, yollar ayrılmıştı. İhraç stratejistleri uzun zamandır iş başında idi aslında. Olan bitenler onların istediği gibi gelişti. Konvoydaki bazı zevât ‘Allah’tan bir göz istemişti, Allah da iki göz birden vermişti’.


İhrâç stratejisi, istifa ile son bulmuştu, birileri rahat bir nefes aldılar; artık yollarına çıkacak bir engel kalmamıştı, istikrar yolundaki ‘safralarından’ kurtulmuşlardı... İstifalar ile rahatlayan ihrâç stratejistleri, müstefîler için hainler kampanyasını başlatanlardı aynı zamanda... 


Ayrılanlar  mı? Onlar bu yazının konusu değiller! Onlar, içinde böylesi marazların bulunmadığı yazıların konusu olacaklar(bunun bugün için bir realite, istikbâl içinse bir dua ve temenni olduğunu belirtmeme hâcet yok sanırım)...


Konvoya ‘Yürü yâ kulum demişti bir kez Yaradan’; onlar da yürüdüler. İşler yolundaydı.


Yarı yolda tecellî eden ‘emr-i ilâhî’ bile konvoyu yolundan etmedi; liderleri Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu; karlı bir Nisan gününün karizması eşliğinde lâyığınca uğurladılar liderlerini. Yeni bir lider gerekiyordu ve fakat şehzâdeye meydan vermediler. Şövalyelerin kurultayı da cenk alanına döndü;  bir ‘sükût ehli’ liderin koltuğuna oturdu; hâlâ da sükût etmede kendileri...


Tez zamanda seçimler vardı ve önceki dönemin bıraktığı tüm yük ortalıktaydı; ‘bir dönemin delikanlıları’  bu yükün altına ancak kendilerinin girebileceğini, ‘yolsuzlukla ve yoksullukla’ ancak 


kendilerinin mücadele edebileceklerini, çetelerin kökünü ancak kendilerinin kazıyabileceklerini söylüyorlardı, çünkü; devr-i iktidarlarında ‘bir şey değişecek ve her şey değişecekti’, ‘başörtüsü zulmü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çözülecekti’ ve ‘devletin başına Devlet’ gelecekti.


aha seçimler yapılmadan hakikaten her şey değişmişti; yıllardır ‘bir devrin delikanlıları’na sövmeği âdeta meslekî şiar edinmiş İkitelli Medyası ekranlarını ardına kadar açtı onlara; üstelik ilçe belediye başkan adayları bile ana haber bültenlerinde arz-ı endâm etmeğe başladılar. Yelkenlerini İkitelli Medyasının pompaladığı hava ile doldurdular ve iktidara doğru yol aldılar.


Evet... ‘Bir devrin delikanlıları’ da iktidarı yakalamışlardı. Her ne kadar seçim neticeleri kendileri için bile sürpriz sayılsa da, yakalamışlardı ya; gerisinin önemi yoktu! Bir tanesi dünyaya bedel olan ‘delikanlılar’,  iktidarın risklerinden mi korkacaklardı?! Olabilemezdi; onların hayatında bir zamanlar ekmek-su gibi idi risk, nesinden korkacaklardı?!..


Kim kurarsa kursun; hükümet için bir ortağa ihtiyaç vardı; yelkenlerini hava doldurarak kendilerinin yol almasını sağlayan velînimetleri, DSP’yi ortak buyurdular; ‘delikanlılar’a. Daha işin başında, Rahşan Hanım’ın hazımsızlığı nüksetti ve ‘bir devrin delikanlıları’na olmadık lâflar etti; cesaret hapı mı içmişti ne?! Aralarında kısa bir ‘özür dileme’ krizi yaşandı ve yalanıp yutulmasına karar verdi birileri Rahşan Hanım’ın hakaretlerini. Ağızlarındaki salyalarla yalayıp yuttular...


Derken Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ‘yemin töreni’ günü geldi çattı. Herkes heyecanlı idi; kolay mı; başlarına ‘devlet kuşu’ konmuştu. Seçim öncesi aldıkları eğitim gereği; koyu renk takım elbiseler, koyu renk çoraplar  giyinildi, sinek kaydı tıraşlar olundu, ayakkabılar boyandı ve nihayet yeni restore edilen Türkiye Büyük Millet Meclis’inde ceylan derisinden pembemsi koltuklarında idiler artık; o ne muhteşem bir ândı, ne muhteşem bir tablo idi Ya Rabbi; şükürler olsundu!..


Ama aksi giden birşeyler vardı ve başörtülü bir hanım milletvekîlesinin ısrarla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yemin etmek istemesi bu


mürüvvetli günlerini berbâd etmeğe hazırlanıyordu kuliste; ‘bir devrin delikanlıları’nın. Pis bir durumdu; ya ‘delikanlılık’larından taviz vermeyeceklerdi, ki; karşılarında ‘devlet’ vardı, ya da ‘delikanlılığın haritasındaki yerlerinin’ biraz değişmesine göz yumacaklardı. Göz yummayı tercih etti, ‘bir devrin delikanlıları’, bir kere ile bir şey olmazdı nasılsa, ileride telâfi ederlerdi...


Ve işte Merve Hanım salona girmişti; ne sıkıcı bir durumdu bu; aman Allah’ım; otuz yıllık mâzîleri gözlerinin önünden geçiyor, bir flash-back(eskimeyen tabirle, istidrat) yapıyordu inadına. Hükümet ortağı oldukları DSP milletvekilleri gözlerinin önünde Merve Kavakçı’nın şahsında başörtüsün yuh’luyorlar ve ‘dışarı, dışarı’ diye tempo tutuyorlardı. Hakikaten boktan bir durumdu bu, şu yemin töreni de bir ân önce bitseydi; iyice sıkılmışlardı;  seslerini bile çıkaramadılar; çünkü kendi milletvekîleleri değildi Merve Hanım; Allah herkese tesellîsini veriyordu...


Sıra Antalya’ya geldiğinde olanlar oldu. Kendi milletvekîleleri başörtüsünü Meclis’de çözmüş bir vaziyetde, ama, asık bir suratla salona gelmiş; yemin metnindeki ‘insan hakları’ na vurgu yaparak yemînini etmiş ve salonu terk etmişti; başı açık bir vaziyetde, çünkü, devletin başına gelen ‘devlet’ten sıkı tenbih almıştı. Bizler, bu kahredici tabloyu Ankara’nın Kızılay’ında Tuna Caddesi’nde televizyonda seyrederken; sevgili kardeşim Hayati TEK ve daha niceleri ağlıyordu, ekran başında...


‘Bir devrin delikanlıları’ seçim meydanlarında verdikleri sözü; ‘delikanlılıkları gereğince’(!) tutmuşlar ve ‘başörtülerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ÇÖZMÜŞLERDİ...’...


Aslına bakarsanız, ‘bir devrin delikanlıları’ o günden sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde daha çok ‘delikanlılık’lar(!) yaptılar... Gençliklerinin en uzak ve en güzel rûyalarından olan Türkistan rûyası da kâbusa döndü ‘bir devrin delikanlıları’nın. Sayısız Türk’ün katili, Çin başbakanı Zemin’e ‘devlet nişanı’ takılmasını öngören kararnâmeyi kuzu kuzu imzalamak zorunda kaldılar. Bu günlerde çıkardıkları Af yasası ile, bu günkü iktidarlarının varlık sebebi durumundaki PKK terörünün elebaşısı Frankeştayn APO’ya af yolunu da açtılar. Eee rahşan Hanım 


hatırlı kişi idi ne de olsa, kırılamazdı; kırmadılar! Bunu da yalayıp yuttular...


Daha neleeer neler!..  


Lâkin, onlarla aramızda mâzîye dönük sıhrî de olsa bir karâbet var ve bu karâbete hürmeten  bir mim koymak zorunda hissediyorum kendimi. Bendenizi bile geriyor bu satırlar artık.


Hülâsa:


‘Dağlar gibi gençlerdi; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde perîşân oldular...’.                                                                                                


Başlarına ‘devlet kuşu’ konmuştu; ama başlarına edecekti anlaşılan bu ‘devlet kuşu’...


            




Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS