Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Portreler > Erenlereyanlışyokonlarbizsizbizonlarsızasla!..

Erenlereyanlışyokonlarbizsizbizonlarsızasla!..


“Bu fenâda mâil olma ziynete


  Düşme zinhâr ihtişâm-ı şöhrete...”


                               Zarîfî(Ömer Ahmed Baba)


Onların isimlerinden tabîi olarak bahsedemeyeceğim. Ne Muhalif’teki bana ayrılan bu sevimli sahifeleri kaybetmek isterim; ne de gazetemizde mûkim arkadaşlarımın bu isimlerle ilgili olarak kendilerine yönelecek sorulara cevap vermek mecburiyetinde kalmalarını. Bu sebeple mişârün ü ileyh’den, ancak, ülkemizde işgal ettikleri alanlara dair imâlarla maçı idare etmek ve topu göğsümde yumuşatarak, diyagonel ve derinlemesine paslarla taça, hatta deniz tarafındaki tribünlere atmak zorunda kalacağım. Tribünlerden gelecek olan seslere karşı kulaklarımı tıkamağa hazırım. Fakat, bir gerçek var ki; Türkiye gerçekten onlarsız yapamıyor. Ne devletlû taifesi, ne siyâset sınıfı, ne sermaye sınıfı, ne bürokrasi basamakları ve ne de gençlik... Kimsecikler onlarsız yapamıyor.


On haftalık ‘Türkiye onlarsız yapamaz’ yazı serîsinde onlardan bahsetmeden yapamazdım. Netekim bahsetdim işte, n’olursa olsun, ucunda ölüm yok ya canım! Amaaan, sus sus sus, konuşmayı unutacağız susa susa.. En iyisi mi konuş konuşabildiğin kadar! Değil mi ama?! Türkçe konuşacaksak Türkçe konuşalım bu arada, karnından konuşanlardan olmayalım en azından!


Geçtiğimiz yıllarda Türkiye, onlara dair pek çok haber izledi ekranları başından; onlara veya karikatürize edilmiş tiplerine dair. Karikatürize tipleri de aslında onlardan yontulmuş, onların açtığı kapılardan burunlarını uzatıp, kendilerine o zeminlerde yer bulabilmiş olanlarıydı. Sözde mutasavvıfenin, hakikatte ise bir kaç paganın; evet paganın, çünkü onlardan ekranlar vasıtası ile bu ülkeye sıçrayan yalnızca paganlara dair merâsimlerdi(rituel tabiri buraya cuk diye otururdu, ama, serde Türkçe hassasiyeti var ya; o  yüzden böyle afili lâfları da edemiyorum, bilmediğimden değil yani); İslâm’a dair bir amel amortisinden bile yoksundu ekranlardan yansıyan görüntüler. Ekrandan ülkeye yansıyanların hâricinde, olay mahallinin derûnundaki cerahât ise, henüz daha sızmayan ve dolayısı ile muttali olunamayan, ama, iç kaldıran boyutlarıyla ‘inşaallah bu ülkeye bulaşmaz’ türünden bir cerahât... Fert kavramının güçlenmesi ile doğru orantılı bir tarihe gömülme sürecine mahkûm bir cerahât bu.


Bir ses.. sesim sadedindeki bu satırlar, mesuliyetini tek başına omuzlamak istediğim satırlar olarak telâkkî edilmelidir(Gazeteyi ve yöneticilerini devre dışı bırakıyorum bu usta manevra ile farkındasınız tabiî durumun).   


Aslında medeniyetimizin inşâında çok mühim işler görmüş ve medeniyetimizin inşâını misyon edinmiş mişârün ü ileyh ile âlâkalı olarak derc edilen bu satırlar; yazarına da girân gelmiyor değil hani! Lâkin hey hât; ‘bir yanım kurt kuş yemiş / bir yanım bî-haberdir’ misâli; bî-haber yanımın sükût içinde ve de bana merhamet ederek dinlediği kurt kuş yiyen tarafımın hâl beyânından ibâretdir ves-selâm(biraz kelâm-ı teşevvüş oldu, ama, mevzuun çetrefilinden kaynaklanıyor teşevvüş; teşevvüş dediğim de karışıklık yâ hû)...


................


Eski bir hikâyedir bu aslında kısaca anlatmak istediğim; modern zamanlarımızın kafile-i ucûbesi’ne dairdir...


Onlar önce yalnızlığa yönelmişlerdi; uzlete ve riyâzete; bir nev’î protest bir pozüsyondu bu onlarınki; dünyevîleşme  karşısında. Beyinlerini  ve gönüllerini sevgi merkezli bir câzibeye teslim etdikten sonra, dünyaya bakışları, dünyayı kavrayışları temelinden değiştirmişlerdi. Onlar, şu muhteşem soruya cevap olmuşlardı:


‘Kimi seviyoruz, neyi seviyoruz, hayatımızın merkezi, kutbu nedir, neyin tarafında dönüyoruz? Bir kalbimiz var, bir varlığı sevebiliriz; kimi seviyoruz?’


İşte sorunun cevabı: 


“...Allah göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır...”(Ahzab, 33/4)


Evet... Allah’ı sevebilmek için elçisini sevmek gerekiyordu. Habibullah’ı, Habib-i Hüdâ’yı, Habib-i Kibriyayı sevmek gerekiyordu. Gönülleri onu sevebilecek hâle getirmek gerekiyordu. Bize Allah’ın yolunu, aşkın yolunu gösteren bu elçiye önce hayran olmak, yaşadıklarını, hissettiklerini tahayyül etmek, O’nu sevinçleriyle, hüzünleriyle duymak gerekiyordu. Taif’teki sıkıntısını, Hicretteki endişesini, Fetihteki firâsetini yaşamak gerekiyordu. Bütün bunlar sevgiyi çoğaltan, sevgiyi üreten proğramlamalardı. Ve en önemlisi de Râbıta denen şey de bu idi. Râbıta, bir muhabbet eğitimiydi. Sevgiyi ve sevgilinin yolunu gösterenleri yâd’etmekdi. Râbıta bir sevgi akışıydı; âşıkla mâşûkun sözleşmeyi yenilemesiydi(Yaa gördünüz mü rabıtanın zaman içinde uğradığı mutasyonu? Rabıta diye nelerden bahsediyorlar hâlbuki, ben de olmasam ne yapacaksınız acaba?).


Sözleşmelerini yenilediler ve onlar; ‘alın dünyayı sizin olsun’ diyerek ‘kût-i lâ-yemût’la iktifa ettiler ve tamamladılar ömürlerini. Mâbetleri at sineklerinin doldurduğu zamanlarda onlar; yaraları sardılar, dertleri avuttular, söz yerine iyilik, takvâ ve gufran döküldü dudaklarından. Huzura ve sevgiye susamış gönüller işte bu ilâhî âleme sığındılar; gözlerini semâya çevirince Rabb’lerini gördüler..  Bir tanesi kendisine kerpiçten ev yapıyordu ve diğeri bu ‘dünyevî meşgale’yi gördüğünde; 


‘Ahh! Keşke senin ellerini kendi pisliğinin içinde görmüş olsaydım’ demişti. Bu ikaz yetmişti diğerine; dünyaya ait olan bu faaliyetine son vermişti; dünya işi, dünyanın sonu idi belki de onlar için, dünyanın sonunu da getirdiler; ne bir iz kaldı onlardan geriye, ne bir şule-i-sûz ve  ne de bir âlâmet...


Göçüp gittiler; dünyanın lezzetini de beraberlerinde götürdüler;  ardında sayısız müstakbel mukallitlerini bırakarak...


Gittikçe genişleyen toplum, genişleme ile birlikte dünyaya yönelik iştihâyı da kabartmış, kısa bir zaman sonra mezkûr iştihâ, hırsa  tenzîl olmuş, irtifâ kaybetederek, zemîne çakılmış ve zemin-bûs(zemîni öpme durumları yani) olmuştu...


* * * * * * * *


Yeni bir sınıf oluşturdu mukallitleri, yüzyıllar içinde: “Dehrin hây u hüyûna meçhûl-i hande”lerdi(!) ve dervişlerdi(!) bu yeniler de, fakat bir farkları vardı; ne de olsa modern dünyaya aittiler. Tabii olarak “bülend servilerin” gölgelerinde değil, “kârgir konaklarda”, muhteşem “hâne-i saadetleri”nde yaşıyorlardı. Kerpiçin içinde uğraşan ellere, pisliğin içindeki elleri tercih eden insanların üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki!.. Hem din düşmanlarını kendi silahlarıyla vurmalı idi; zamanın en büyük silahı para ve güç değil mi idi; onlar da öyle yaptılar... Paraya ve güce kavuşmak için her yolu denediler; dünyanın içine battılar; paranın içine battılar; onlar paraya ve güce battı, para ve güç onlara batamadı gitti... Hizmet için para gerekiyordu; kurslar, okullar, yurtlar, vakıflar... “Erenlerinholdingleri”için de para gerekiyordu; lânet olası; ne kadar da çok para gerekiyordu!.. Önce müşteri, yani pazar oluşturulmalıydı. Bunun yolu kelle sayısının artmasına bağlıydı; seferler düzenlenmeliydi... Her sefer bir o kadar kelle demekti; bir o kadar kelle de bir o kadar para ve güç demekti... Hem o kadar insanı ağırlamak kolay bir iş miydi; bunun için de kârgir konaklar icâb ediyordu; onlara helâl 


olsundu bunlar; helâl mi oldu; bilinmez; bu satırların yazarı bilmez en azından; câhilliğine verilsin ister!..


Fakir kelleler bu zenginliğin hesâbını soramazlardı. Nasıl sorsunlardı ki?! Hazret; fakir kellelerin saadeti için küçümsüyordu serveti, dünyayı; bizzat kendisi içinde yaşayarak bu zenginliğin; tüketiyordu serveti; fakir kelleleri zehirlemesin diye!.. Tabiî böylesi bir  fedakârlığın karşısında sefalet yalnızca bir mefhuma dönüşüyordu; ağzı ve dili olmayan, bağıramayacak ve isyan edemeyecek zararsız bir mefhuma, karanlık bir sükûta!..      


Bilgi dünyasını yasaklar ağı ile kuşatmışlardı ve “içtihat kapısı kapandı” diyorlardı bunun adına. Bağlıları; tâlimatlarını bir papağan sadâkatiyle tekrarlarlardı; top yekûn iman, top yekûn teslimiyet; en zinde mukâmetleri bile güve gibi kemiren bir teslimiyetdi bu; ateşin etrafındaki pervânenin, yalnızca yirmi bir günden  ibâret ömrünü(vallahi ben edebiyatçıların yalancısıyım, onlar yirmi bir gün diyor) hebâ ettiği bir teslimiyet... Atalarımızdan miras kalan ‘hürriyetten kaçış’ gibi bir ezelî psikolojinin bizden sonraki nesillere bırakacağımız ‘ayak izleri’ meyânındaki teslimiyetdi; teslim alıyordu iradeyi, aklı, tercih melekelerini...


Arada bir bazı sistemler kurmayı da denediler; parçalarının bir kısmını da yörelerinin eski dinleri ve dinî anlayışlarından devşirerek. Yörelerinin eski inançları, münbit fikir depoları olarak önemli işler gördüler, bahse konu sistemlerin inşâında...


Bin küsur yıllık seleflerinin, sözde ilimci mümessilleri bugünküler ve hiç bir susuzluğu gidermeden akan avâre ırmaklar gibi akmadalar. Tekrarladıkları faraziyelerin tamamı üç beş cümleye sıkıştırılabilecek sığlıkta; insan hayâtının mânâsı yoktur; insanlar; bedbaht, kabahatli, günahkâr, temizlenmeğe muhtaç ve cehennemin kahredici ateşinin hemen kıyısında seyreden risk altındaki, yardıma ve himmete muhtaç varlıklardır yalnızca insanlar. Tabîi bu yardım,  “kârgir konaklardan” himmet şûaları 


halinde saçılacaktır, binlerce kilometrelik alandaki yardıma muhtaçlar ordusuna.


Gençlik bunlar için hem tehlike hem de birinci derecede avlanma sahası. İstedikleri; özgür düşünceye ve -tavsiye dışı- kitaba soğuk bir gençlik; birileri gençler için zaten düşünmüş, üretmiş ve tebliğ etmişlerdir nitekim. Gençlerin omuzlarının üzerinde taşıyıp durdukları kafalarının hiçbir kıymet-i harbiyesi yok, bilgiye de ihtiyaçları. Çünkü kafa bu; ne düşüneceği belli mi olur?!  ‘Modern’  deyû tesmiye edilen her kim ve her ne var ise tehlikeli; ya imanları sakat, kalpleri paslı ya da gâfil bunlar.


Varsın ülkenizde inançlarınıza ait tüm değerler kuşatma altında olsun ve kutsal bildiğiniz tüm değerlere sövülsün. Varsın tüm insanî haklarınız elinizden türlü hakaretlerle alınsın. Varsın beyninizin içindekiler tahmin edilerek sizin için özel bir cezâ hukuku tanzîm edilsin. Varsın yarasa muamelesi görün sizi yönetenlerden, daha doğrusu; varlık sebebi size hizmet getirmek olanlardan...


"El-ûlemâ veresetü’l enbiyâ” Hadis-i Şerifi’nden istinbât ve istihrâc(bu iki tabir fıkhî tabirler, sizin hatırınıza güncelleştiremem, kusura bakmayın)ettikleri sayısız sıfatlarla kendilerine yükledikleri “vâris” statüleri, sanki “haksızlık karşısında” susmalarını tebyîn ediyormuş gibi; derîn, mânidâr  ve zifirî karanlık içinde sükût etmekte çağdaşımız “kafile-i ucûbe”. Haksızlık karşısında toplumu sürükleyebilecekleri “hidayet önderliği”ne soyunmağa hiç mi hiç niyetleri yok. Mâbetlerinden ses sâdâ çıkmıyor. İpotek altına aldıkları iradelerin tüm tepkilerini törpülemekle-dizginlemekle meşguller; susturuyorlar ve sindiriyorlar, tıpkı susturanlar ve sindirenler gibi...      


Onlar mâbetlerinde rahatsız edilmek istemiyorlar; kapılarındaki tabelânın her iki yüzünde de sanki aynı kelime yazılı: ‘meşgul’...


Tanrı mı? O mâbette değil!..



Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS