“Beşiktaş nasıl kurtulur?”a bir nazire…
kar...
karlı bir günde "merhaba" dedim dünyaya,
âh.. karlı günlerde göçtü dostlarım...
aşinâyım "merhaba ile sonlanan vedâ-ı âşinâya",
karlı bir günde göçüp gitmektir murâdım...
(a.isl)
25 Mart 2010
Gâlip Ağabey’in aziz hâtırâsına hürmetle…
“Beşiktaş nasıl kurtulur?”a bir nazire…
Bu satırların yazarının Beşiktaş ile ülfetini evvelen dostları, âhiren de muârızları bilir…
Beşiktaş, yalnız bir topun peşinde koşan on bir adam, başlarında bir antrenör, bir müessese başkanı, tribünlerdeki birkaç bin seyirci ve skor tabelâsı demek değildir...
Beşiktaş, içinde bilmem hangi kurumun iznine tâbi olarak oyuncu olarak istihdâm ettiği yabancı ellerden gelen futbolcuların top koşturduğu, çarşı grubunun oldukça kreatif de olsa her şeye karşı olduğu, başkanının Beşiktaş’ın ağırlığı altında ezim ezim ezildiği bir futbol kulübü de değildir...
Beşiktaş, nevzuhur bir takım sponsorluk anlaşmalarıyla tasarruf ve tekellüm etmekte bile zorlandığımız fahiş paralar karşılığında Evropa’nın nam-dâr futbol kulüplerinde top koşturmuş, şöhret iktisâb etmiş futbol yıldızlarının, geçici olarak Serencebey yokuşuna yollarının düşmesiyle izzet-i itibâr ve ikbâl kazanacağı bir kulüp de değildir.
Beşiktaş, çuval çuval paralar mukâbilinde alınan bu yıldız futbolcularla, zafeler kazanabilecek bir takım değildir, alınacak futbolcuların, en hızlı çalım atan, en hızlı adam geçen, en güzel arabalara binen futbolcu olması Beşiktaş’a zafer kazandırmak için kifâyet eder özellikler değildir. Beşiktaş’ı canından aziz bilecek, gençliğin her türlü nimetinden fedâkârlık edecek, daha önemlisi gençliğini Beşiktaş için fedâ etmiş olacak, Beşiktaş’ın geleneklerini, terbiyesini, usûl ve erkânını, tertîbini, nezâketini, çelebiliğini, efendiliğini, kelâm-ı kibarlığını, zarâfetini bilecek ve toplumda bu özellikleriyle tebârüz edecek, rûyâlarını Beşiktaş için görecek ve en büyük ideâli de “yalnızca millî forma” giymek olan futbolcularla ancak Beşiktaş Beşiktaş olabilir.
Hele ki yüreğinde bir başka takımın üstünlüğünü kabul eden, bir başka takımın gölgesi altında kalabilecek kadar kendine güvensiz yönetici ve futbolcularla gelecek olan başarı bile Beşiktaş’ı kirletecek bir başarıdır.
Beşiktaş, vazifeleri yalnızca taktik ve teknik yönden takımı hazırlamaktan ve kondüsyon yüklemekten ibâret olan ve bu hususta kendisini “tek yetkili” kılan teknik direktörlerden ve alt kadrosundan ibâret de değildir.
Beşiktaşlılık, Beşiktaş’ın ne zaman kurulduğunu bilmeyen, kuruluş günlerine dâir bir tek hâtırası bulunmayan, Şeref Stadı’nın toprak zeminde bir tek idman bile seyretmemiş, o sahanın tozunu yutmamış, çileli günlerin hiçbir gâilesinin, derdinin yüzünde bir tek izini bile taşımayan ama bugünün plazalarındaki lüks ofisleri ve lüks arabalarıyla meslek gibi yöneticilik yapanların anlayabileceği bir duygu değildir.
Beşiktaşlılık, Beşiktaşlıların tepkilerine karşılık “istemeyen maça gelmesin” diyebilecek kadar, kendisinin ve mesai personelinin Beşiktaş’taki varlığını, ancak bir takım müeyyidelerle imzaladığı resmî kontratlara bağlayan ve yüzünde zerre miktar Beşiktaş sevgisi barındırmayan, Beşiktaş’a alacağı akçesi kadar bağlı teknik direktörlerle da izâhı kâbil bir şey de değildir.
Beşiktaş, skor tabelâsında Barcelona’yı sahadan sildiğinin fotografı olan 3-0’lık gâlibiyetiyle de, Paris Saint Germain karşısındaki 3-1’lık gâlibiyetiyle de, yine deplasmandaki 3-1’lik Lokomotiv Moskova gâlibiyetiyle de, 5 gollü, 7 gollü, 10 gollü gâlibiyetlerle de târif edilemez, Dingiltere’nin Liverpol takımı karşısındaki 0-8’lik hezimetiyle de târif edilemez.
Beşiktaş, arkasında ihtişamlı bir tarihi barındıran, kuruluşunda Osmanlı’nın azâmetinin nişânelerini taşıyan, Osmanlı Sarayının bahçesinde doğmuş, ülkesine ve dünyaya Osmanlı gibi bakan bir duruştur. Beşiktaş, mağlup olduğunda bile kendisinden, “nasıl olur da mağlup olur?” diye konuşturan bir azâmet, asâlet ve vakarın vârisidir. Bu, Viyana kapılarının önünde de önünde de böyledir, Liverpool önünde de böyledir.
Beşiktaş’ın asla kaybetmemesi gereken, bir Fenerbahçe müsâbakası değil, bir Bursaspor müsâbakası değil, işte bu azâmet, asâlet ve vakar verâsetidir. Beşiktaş, bir Fenerbahçe veya bir Bursaspor müsâbakasını kaybetmekle zelîl olmaz, başı öne eğilmez, nihâyetinde Fenerbahçe de Osmanlı ruhunun bir diğer vârisidir, Bursa da Osmanlı’nın dibâcesidir…
Beşiktaş’ın her yıl, her kategoride şampiyon olması da farz değil, sünnet değildir. Beşiktaş’ın omuzlarındaki yük ve mesuliyet yalnızca ve yalnızca tarihine, hâtıralarına, asâletine, azâmetine ve vakarına sâhip çıkmak ve bunları muhafaza etmektir. Bilinmesi gerekir ki, forma aşkı sıradan bir aşk ve bağlılık değildir. Ağzı süt kokan Beşiktaşlılar sürgün vermeye devam ederken ve devam edecekken, bunların mesuliyeti de omuzlarda ve vicdanlarda bir emânet olarak hissedilmeli ve bunların istikbâli için mesâi sarf edilmelidir.
Beşiktaş, evvelâ tarihini bilen, Beşiktaşlılığın şerefini ve bütün değerlerini idrâk eden ve taşıyan, hiçbir güç karşısında eğilmeyen, bükülmeyen, dimdik vakur bir yönetici kadrosunu ihdâs etmek mecbûriyetindedir. Âhiren de futbolcu kadrosunda tekrar kendi alt yapısına rücû etmeli, kendi kâbiliyetlerini saha sürmeli, kendi evlâtlarının istikbâli düşünmelidir. Ancak böyle olursa aralarında bir sevgi birliği oluşur, inanç birliği oluşur, kader birliği oluşur ve bu duygu da başarıyı getirir.
Beşiktaşlılar inanan insanlardır ve bunun için güçlüdürler. Güçlerini inançlarından alırlar.
Bu günlerde seyrettiğimiz ve bizlerin kendimizi kötü hissetmemize, şanlı hâtıralarımızın kirletildiği hissine kapılmamıza sebep olan Beşiktaş manzaraları elbet geçecektir. Güzel günleri bekleyin, gelecektir. Bugün küme düşme hattındaki bir takım görüntüsünde olan Beşiktaş bu günleri atlatacaktır.
Beşiktaş, Beşiktaştır…
Not: 12 Mart 1997’de yine karlı bir günde “bizden evvel giden” Gâlip Ağâbey’e, yine karlı bir günde hayata veda eden Alparslan Türkeş'e ve yine ve yine karlı bir günde ve buzdan gecelerde bize vedâ eden ve “bizden evvel giden”Muhsin Başkan’a ve tabii İsmail Şimşek’e, Turgay Yılmaz’a, Nemci Altındağ’a, Yücel Kapusuz’a, Metin Tokdemir’e ve Rahmet-i Rahman’a kavuşan ülküdaşlarımıza Allah’tan rahmet dilerim, Fatihalarla…
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi