Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Nizâm-ı Âlem Yazıları > Bu bir “akyuvarlar vazife başına” yazısıdır… Enfeksiyona karşı bir strelizasyon ameliyesi…

Bu bir “akyuvarlar vazife başına” yazısıdır…


 


Enfeksiyona karşı bir strelizasyon ameliyesi…


Biraz sesli düşünelim..


Bir kaosu çözmekte zorlanıyorsak eğer, bulunduğumuz yeri, yâni olanı biteni izlediğimiz yeri, başka bir tâbirle bakış açımızı değiştirelim ve değişik bir açıdan bakalım olana bitene... Belki de gözümüzün önündeki bir şeyleri göremiyoruzdur, denemekte fayda vardır, bir şey kaybetmeyiz.. En fazla yanılmış oluruz, tıpkı mevcut durumda da yanılmış olma ihtimâlimiz olduğu gibi..



Su götürmeyen bir gerçek var ki, MHP üzerinde, dolayısıyla Ülkücü Hareket üzerinde derin bir operasyon sürüyor..  Uzun süredir hazırlığı yapıldığı âşikâr olan bu operasyonun operatörlerini şimdilik tanımıyoruz, karanlıktalar, bir takım klişelerle imzalıyorlar operasyonlarını; sûret-i haktan görünen klişelerle.. silûetleri hakkında rivâyet ise muhtelif.



Aslında bakarsanız operasyondan önce, MHP ve Ülkücü Hareket’in son yıllardaki değişimini konuşmak gerekiyor. Çünkü MHP’yi bu noktaya getiren sürecin  şifreleri orada. Bu “yeni Ülkücülük” ve “yeni MHP”nin zemin dekapajının izlerini sürmek gerek; politik hesap, angajman ve endişelerden bağımsız olarak yapmak gerek bunu.



Klasik mimârîde “devşirme malzeme” adı verilen bir yapı taşı vardır.. Klâsik Osmanlı mimârisinde oldukça yaygın olarak kullanılmıştır. Özellikle câmilerin son cemaat mahallerindeki sütunların dibâceleri ve sütun üst başlıkları, yıkılan Roma ve Bizans saraylarındaki sütunların malzemeleridir ve Osmanlı bunları “devşirma yapı malzemesi” olarak kullanmıştır.



Mimârîde oldukça estetik katkı sağlayan bu “devşirme yapı malzemeleri”nin siyasetin, ideolojinin, ideâllerin, fikrî yapıların içinde aynı şekilde estetik durmadığının pek çok ıspâtı vardır… Hele hele bu malzemenin son cemaat mahâllerinde değil de, yapıyı taşıyan ana unsur olan “fil ayakları”nda kullanılması durumunda, durum daha da bir vahim hâl alır ve yapı sizin olmaktan çıkar, o artık bambaşka bir yapı olur.



Oysa, Türk milliyetçiliğinin ve Ülkücü zihin yapısının temel yapı taşları bellidir.



Bu temel yapı taşlarının fil ayaklarını, inanç, ahlâk, kültür-sanat ve vatanseverlik oluşturur. Millette ve milletin istikbâlinde fenâ olma hâlidir ülkücülük..



Ana belirleyici unsuru da inançlarıdır Ülkücülerin.  İslâm inancı ve ahlâkıdır. İslâm medeniyetinin ahlâk ve kültür kodlarıdır.. Türk milletinin ahlâk ve kültür kodlarıdır. Siyâseten mihengi de bu değerler ve ölçülerdir. Bu mihenge sâdık kalmak kaydıyla, her türlü güncelleme yapılabilir. Bu, Ülkücülerin entelektüel birikimleriyle gündemi ve dünyayı okuma, vazgeçilmezlerini tespit etme, güncel rotalarını tâyin etmeleri mesâisidir.



Son on yılda Ülkücülerin zihnî değişimleri, dışarıdan bir bakışla bile görülebilir bir manzara aslında.. Bu manzaranın sebepleri de önemli şüphesiz.



Ülkemizin iki ana siyâsi damarından birisi olan Milî Görüş, 1994 mahallî seçimleriyle ulaştığı iktidarının içinden, 28 Şubat’tan sonra çıkardığı bir “değişim macerası” ile bir başka büyük ve güçlü iktidara ve hatta ülkenin hemen bütün erklerinin sahipliğine ulaşmış ve bugün ülkenin hâlen en güçlü partisi olarak önümüzdeki 13 Haziran 2011 genel seçimlerinde seçimi kazanıp kazanamayacağı değil, seçimlerde yüzde elli alıp almayacağı tartışılan bir güç olma hüviyetini korumaktadır.






Millî Görüş geleneğinin lideri Necmeddin Erbakan geçtiğimiz aylarda vefat ettiğinde arkasında bıraktığı Türkiye tablosu şudur:



Cumhurbaşkanı: Abdullah Gül


Başbakan. R. Tayyip Erdoğan


Meclis Başkanı: Mehmet Ali Şahin



Yani Türkiye’nin ilk üç numarasını talebeleri sıfatıyla da arkasında makam sâhibi olarak bırakmıştır.



Keyfiyeti tabii ki tartışılır, ama son tahlilde bir büyük başarıdır.



Sekiz yıllık AKP iktidarı da her türlü eleştiriye açıktır tabiî olarak.



Özellikle Güney Doğu meselesinde(ya da Kürt meselesinde adına ne derseniz deyin) ortaya koydukları çelişkili, tutarsız, bindir türlü tezadı içinde barındıran uygulamaları, açılım adı altındaki Habur kepâzeliği, İmralı ile görüşmeleri, yeni anayasanın meçhûl âkıbeti, bunlara bağlı olarak gelişen siyâsallaşmış PKK’nın TBMM’deki şımarıklık ve küstahlıkları, vakıflar yasası, zinânın suç olmaktan çıkarılması, ekonomisi rayında bir ülkenin vergi rekorları listesinde ilk yirmi sıranın üreticiler ve sanayiciler değil, finans sektörünün olması ve bu sektörün yüzde seksenini yabancıların elinde olması…



Buna benzer daha bir yığın eleştiri argümanı vardır..



Peki MHP ve Ülkücü Hareket en azından bu “eleştiri dilini” geliştirebilmiş midir?”



Hayır.. Kesinlikle hayır..



Bilinen bir şey vardır ki, Millî Görüş geleneği ile Ülkücü Hareket arasında aslında bidâyetinden bu yana ciddi bir doku uyuşmazlığı vardır ve bir takım koalisyon hükümetlerinde ortaklık etmenin hâricinde hiç de birbirine paralel güzergâhlarda yürümemiştir kırk yıldır. Hatta birbirlerinden hazzetmedikleri de bir vak’adır.



İşte bu haklı psikolojinin ve siyâsetin yukarıda bahsettiğimiz argümanlarıyla ülkücülerin zihninde bir Tayyip Erdoğan düşmanlığı oluşmuş ve bu düşmanlık bir saplantılı ifrat derecelerine vararak, zamanla Tayyip Erdoğan’ın düşmanları dost, dostları da düşman edinilmiştir.



Tayip Erdoğan’ın su içtiği pınardan su içilmezdir, odun kestiği dağdan odun kesilmezdir.



Devlet işlerinin böylesi bir kin ile yürümeyeceği, böylesi bir kin ile siyâset stratejisi, politik hamle ve  gelecek projeksiyonu üretilemeyeceği bir vâkıadır ve MHP’nin, kitlesini yalnızca bu kin ile beslemesinin muhakkak siyâsî  neticeleri olacaktır.



Tayyip Erdoğan’ın nasıl olup da tek başına iktidarının üçüncü dönemine hazırlandığı üzerinde kafa yorulmaması, Türkiye’nin siyâsî şartlarının aslında MHP’yi ve Ülkücü Hareketi iktidara taşımak için mebzûl miktarda zemin oluşturmasına rağmen, MHP’nin hâlâ neden baraj kenarlarında piknik yaptığının sebeplerinin ciddi ciddi masaya yatırılmaması taaccübe ve hayrete şâyândır…



Koalisyon ortağı olarak sergilenen beceriksiz bir iktidar dönemi ve ardından AKP iktidarının sekiz yıllık presi altında ezilen bir MHP üst yönetimi vardır.



Siyaset dilini saldırı jargonu ile oluşturan, sürekli bölünme tehtidi ve kâbus senaryosu hafakanlarıyla bir korku filminin yönetmen koltuğunda oturan, kendi içinde demokrasiye asla müsaade etmeyen, farklı seslere tahammül etmeyen, farklı sesleri kısan, kırk yıllık “Ülkücü Hareket”“yol arkadaşlığı” gibi nev zuhur bir kavramla alternatif arayan,  parti içinde sahip olduğu güce adetâ tapınmaya başlayan ve bu gücü sonsuz zannetmek gibi bir vehme esir olan, rakamlarla oluşturulan saçma sapan kombinasyonlarla siyâsî hayatımıza belki de en bol mizah malzemesini sunarak “Türk’ün rakamlarla imtihanı”nı başlatan, Ülkücülüğün içini boşaltarak, Ülkü Ocakları’nı toplumun hafızasından silen, Ülkü Ocakları’nı gündemden koparan bir üst yapının Ülkücü camiaya ve topluma vereceği hiç bir şey kalmamıştır.



Ayrıca bir ikinci faktör olarak bugün, ister kabul edelim, ister kabul etmeyelim, ister sevelim ister sevmeyelim, ister beğenelim, ister beğenmeyelim, ister takdir edelim, ister tekdir edelim bu ülkenin bir de “cemaat gerçeği” vardır.



Okullarıyla, dershaneleriyle, öğrenci ev ve yurtlarıyla, televizyon ve gazeteleriyle, finans kurumlarıyla, devâsa şirketleriyle, uluslararası ilişkileriyle güç olmuş bir cemaat gerçeği vardır. Bu gerçek, ülkede gündem belirlemekte, gündem değiştirmektedir ve siyâseti de belirleyen önemli bir güç hâline gelmiştir. Ülkenin Başbakanı referandum sonrasında  “Okyanus ötesi”ne teşekkür etme ihtiyâcı hissederken, ülkenin ana muhalefet partisi lideri bir kaset skandalıyla siyâsete vedâ ederken yine “okyanus ötesi”ne güvendiğini belirtme ihtiyâcı hissetmektedir.



Bunun en önemli anlamı politiktir, bir âidiyet değildir. Türk sağı ve Türk solu her zaman cemaatlerle özellikle, seçim zamanlarında pragmatik ilişkilere girerler. Cemaatler, her seçim öncesi kendi kulvarlarındaki siyâsî partilerle bir takım görüşmeler yaparlar, karşılıklı bir takım sözler verilir, anlaşmalar yapılır, kontenjanlar konuşulur, isimler istenir, listeler gelir gider. Bu münâsebet yeni değildir. Türk sağı cemaat ve tarikatlerle masaya oturur, Türk solu da Alevî dernekleri, ocakları, dedeleriyle semaha durur, bu yeni bir şey değildir.



Süleyman Demirel’in lâkabının bir zamanlar “nurlu Süleyman” olması, İmam Hatiplerin “arka bahçe” olması,  sağ siyâsette  “İskenderpaşa ekolü”ü, sol siyasette de Alevî ağırlığı yeni bir şey değildir. Siyâsetin üzerindeki cemaat/tarikat baskısı/etkisi, siyâsî partilerimizin de bu kurumlara oy deposu muamelesi yapması yeni bir şey değildir.



Fakat, “cemaat” denen olgu benzerlerinden farklı olarak, emsalleriyle arasındaki makası açmış, akıllara sezâ bir organizasyona dönüşmüştür.



Aslına bakarsanız teşkilâtlanma şemaları pek de yabancı değildir.



Hedef kitleleri başlangıçta gençliktir. Bıkmak, usanmak, yorulmak bilmeyen bir cehd ile gençlik üzerinde uzun yıllar süren bir mücâdele verilmiş, gençlik sabırla nakış nakış işlenmiş ve bugün gelinen noktada gençlik içinde her yaş grubundan büyük bir tesir alanına ulaşılmıştır. Sermaye sınıflarını oluşturmuşlar, medya organlarını ve kadrolarını oluşturmuşlar, bürokrasiye ciddi miktarda insan nüfûzu sağlamışlar, eğitimde büyük bir organizasyon kurmuşlardır.



Alına bakarsanız Ülkücü Hareket’in yapması gereken bir büyük organizasyon değil midir bu?



Evet, metotlarıyla ilgili bizim ciddi sıkıntılarımız vardır. Evet, muhtevayla alâkalı bizim ciddi  sıkıntılarımız vardır. Evet, bir sinyalizasyon sistemine dâhil olmaları gibi bir şüpheyi barındırıyorlar.


Evet, Filistin ile alâkalı müslüman vicdanları yaralayan açıklamaları olmuştur mişârün ü ileyh’in. Evet, siyâsete emsallerine göre fazlaca müdâhiller; güçleri nispetince.. Evet, benzerî pek çok itirâzımız, şerhimiz, muhalefetimiz olabilir, vardır da..



Fakat, bize de pek çok itirazlar yok mu? Bizi de muhtevasızlıkla suçlayan yok mu?



Biz durumumuzu hep düşmana göre mi ayarlayacağız, ya da rakiplerimize göre mi?



Bir durum  tespiti yapmamız gerekiyor..



Ülkücü Hareket iki güç arasında preslenmiş, nefessiz kalmıştır.



Millî Görüş geleneğinin içinden “değiş tonton” diyerek çıkan ve sekiz senedir ülkeyi yöneten AKP iktidarı ve yirmi yıldır büyük mesafeler kat eden cemaat arasında, kendi içine dönük bir marjinalleşme süreci yaşamaktadır.



Bu iki unsurun meydan okumalarına cevap verememekte, alternatif bir projeksiyon ve organizasyon oluşturamamakta, aksine, ihtiyacı olan enerjiyi bizzat Genel Başkanı vâsıtasıyla oluşturduğu bir “düşmanlık dili”nden devşirmekte, bu hâliyle de millet/seçmen gözünde sevimsizleşmektedir.



Ahmet Hamdi Tanpınar, “sıçramak için basamağa ihtiyaç vardır” der.



Ülkücü Hareket kendi basamaklarını güvelere teslim ederek, sıçrama kaabiliyetlerini de bizzat kendisi sınırlamıştır.



Nicedir kendi evlâtlarını yiyen devrimbazlar gibidir MHP/Ülkücü Hareket’in üst yönetimi.



Ülkü Ocakları Başkanının adını bile bilen yok bugün toplumda.



Ülkenin bu kadar ciddi meseleleri  yıllardır tartışılırken Ülkü Ocakları’nın esâmisi okunmuyor, Ülkü Ocakları’ndan  bir ses yükselmiyor..



Ülkü Ocakları’nı sokaktan çekmek adı altında ülküsüzleştirmenin,  suskunluğa mahkûm etmenin, bir gençlik örgütü değil, sanki bir emekli kıraathânesine dönüştürmenin ve toplumun en önemli kesimi olan gençliğin içinde marjinalleştirmenin sonucu olarak Ülkü Ocakları hâlâ 1980 öncesinin sermâyesini yemeğe devam ediyor.



Durum vahimdir…



Bahse konu vehâmetin üzerine de bir tüğ dikildi son dönemde..



Kaset skandallarıyla bir deprem yaşandı, yaşanıyor.



Üst yapının içerideki enfeksiyon vücûdun dışına sızdı.



Kendi basamaklarını güvelere kemirten üst yapı iflâs etti. Kadrosuyla, diliyle, ilkesizliğiyle, ahlâkıyla, siyâsetsizliğiyle, geçimsizliğiyle iflâs etti.



“Zirvelerde rüzgâr sert eser” derler.. Demek ki zirvelerde oturuyorsanız iyi giyineceksiniz. Zirvedekiler, sâhip oldukları gücün sonsuzluğuna da inanmış olacaklar ki, çıplak yakalandılar.



Demek ki hiçbir güç sonsuz değilmiş!..



Basamaklar şu ânda sıçramak için kifâyet edemeyeceğine göre, “dibe vurmak” ve “dipten sıçramak” gerekiyor artık.



Dibe vuruldu…



MHP’nin mâruz kaldığı bu operasyon, aynı zamanda bir katarsis, bir arınma fırsatıdır. Tüm hücrelerine kadar arınma..



“Seküler ülkücülük”ün sonu olmalıdır bu,  “seküler ülkücülük”ün sonu ve fakat “idealist ülkücülük”ün yine yeniden bir başlangıcı olmalıdır bu, yâni aslına rücû…



Bu yazı da aslında bu enfeksiyona karşı “akyuvarlar vazife başına” yazısıdır.



Fakat, Ülkücü Hareket’i bekleyen yeni bir tehlike vardır. Ülkücü Hareket’e usul usul giydirilmeğe çalışılan yeni bir “deli gömleği” var. Etnik Kürtçülük karşısına bir etnik Türkçülük reaksiyoner misyonu fısıldanıyor kulağına hareketin. Bu suflörler Türkiye’nin olsa olsa ancak düşmanı olabilir. Türkiye’e ancak düşmanlık edebilirler.



Türk, bu ülkede bir etnik patronajın değil, bedelini ödemiş bir tapu sahibinin adıdır, tapusuna sahip olduğu vatanı kardeşleriyle paylaşan bir millet algısının adıdır, kader ortaklığı yapan, tarih ortaklığı yapan, vatan ortaklığı yapan bir milletin adıdır. Bir tapu ancak daha fazla bedel ödeyenin çıkması durumunda el değiştirebilir.



Bu toprakların mayasını yoğurmuş olan medeniyet, metafiziğinin bütünlüğü, birlikte  yaşama tecrübesinin ve  pratiğinin geniş kanatlı açılımları göz önünde tutulursa, tek sağlam inanış ve yaşayış tebliği olarak ayakta durmaktadır.



Bu ayakta duruşun adı, birliktir.



İşte bu medeniyet, metafiziği, teorisi ve pratiği olan tek hakikat medeniyetidir.



Bizi yoğuran medeniyet, sadece bir duygu, bir düşünce ya da eylem birliği değildir. Lâfızların, sözlerin ve işlerin ötesinde; ruhları, gönülleri ve tüm benlikleri kaplayan ve kapsayan metafizik bir derinlik taşır ve müşterek tarihimiz, insanımızı bir arada tutan mânevî medeniyetimizin gücüne şâhittir.



Bu toprakların doğusundan batısına her bir metrekaresinde estetik ve  kültürel bir bütünlük meydana getiren bu medeniyettir. Türkülerin dilinde, masalların  büyüsünde, şiirlerin hikmetinde, destanların ruhunda, kabir taşlarının her hattında ve motifinde, her biri büyük bir hayranlık celbeden âbidelerin heybetinde işte bu medeniyet dile gelmektedir...



İnanıyoruz ki, bu medeniyetin bütününü hiçbir menfî kuvvet, hiçbir dünyevî kudret  parçalayamayacaktır.



Çünkü bu medeniyetin birleştirdiği insanlar, atomları bir arada tutan güçten çok daha üstün bir kudretle ve mâneviyatla bir arada durmaktadır.



Bu toprakları ve bu toprakların insanlarını bin yıldan fazla bir zamandır bir arada tutan medeniyet hem kürektir hem bağ, hem yapraktır hem de kök...  Bu medeniyetin meyveleri ve nimetleri  hem bizimdir hem tüm insanlığın, hem mazlumundur hem kimsesizin, hem mağlubundur hem mağrurun, hem kuzeyindir hem güneyin, hem batınındır hem de doğunun. Çünkü Allah hem Doğu’nun hem de  Batı’nın Rabbi’dir.



İçtimâi huzur, tarihimize ve coğrafyamıza dost olarak el birliğiyle sarılarak, toplumca gerçekleştirmiş olduğumuz sosyal başarının musikîsidir. Sosyal barışın, bir arada yaşamanın  ve başarının musikisidir... Bu musîkinin bestekârı, güftekârı Tatyos Efendi olmuş, Hacı Arif Bey olmuş ne gam? Bu musîki kulaklarımızı okşuyor mu, inşirah buluyor muyuz dinlerken, bütün hikmet buradadır. Yüzyıllardır dinlediğimiz bu musîkinin akordunu kim bozabilir?



Koca Mimar Sinan’ın kökenleri kimin umurundadır bu coğrafyada? Sinan’ın Süleymâniyesi’nin asırlara meydan okuyan güzelliği, haşmeti, görkemi ve azâmetinin yanında Sinan’ın soy kütüğünün ne anlamı kalır ve Sinan’ı  bizim yapmaktan hangi akıl tutulması çıkarabilir, Sinan’ı Türk olmaktan hangi hamâkat çıkarabilir?



Bu ülke’nin bağımsızlığının, bağımsızlığımızın en veciz ve bedeli en ağır şekilde kahramanlıklarla ödenmiş sembolü İstiklâl Marşımız’dır. Mehmet Âkif nereli olursa olsun, nereden olursa olsun, soy kütüğü nereye varır ise varsın, Âkif bizimdir, Âkif  bizdendir, biz Âkif’tenizdir, Türk Âkiftir, Âkif Türk’tür...



Dicle ile Fırat arasında, Ceyhan ile Seyhan arasında, Meriç ile  Menderes  arasında, Kızılırmak ile Yeşilırmak arasındaki her karışta ipek sedirlerinde Kur’ân okunan, açık pencerelerinden gül kokusu yayılan cemiyetimiz her türlü çatışmaya, her türlü nifaka karşı en büyük güvencemizdir.



Unutulmuş ağtlara, çâresiz âşıklara, kitabını, yönünü kaybetmiş meczuplara, terkedilmiş çeşmelere, kabirlere, ihmâl edilmiş kütüphânelere, yitip giden şehirlere ve şehirli geleneklere, nisbetsiz kubbelere, kumrusuz, şadırvansız câmilere devâ, gönüllere ve içtimâî sadrımıza şifâ yine yüzyıllardır bir arada barış içinde yaşamış, bir arada yaşamanın en manzum misâlini insanlığa  hediye etmiş olan milletimizdir.



Kendi kendini yöneten bir ülkede, herkes için geçerli olan bir tek kural vardır,  o da herkes için adâlettir. Yönetim bir çıkarlar çatışması alanı değil, nimetlerin adâletli bölüştürülmesi alanıdır. Gâyemize, hedeflerimize kavga ve gürültüyle ve sertlikle varamayız, soğukkanlı ve âdilce düşünmeyi de imkânsız kılar bu..



Özel hayatlarımızda ne kadar dürüst ve onurlu olursak olalım, eğer doğru yasalarımız yoksa ve bunlar doğru biçimde uygulanmıyorsa, o ülkenin ilerlemesi, o ülkede sosyal barışın sağlanması ve en önemlisi o ülkede herkes için gecikmeyen adâlet sağlanması mümkün olamaz. Ülkemiz herkes için demokrasinin yaşayabileceği güvenli bir yer hâline gelmelidir.. Herkes için demokrasi, huzurun en büyük silahıdır.



İnsanda öteki canlılarda olmayan bir özellik, kültür ve uygarlık yaratmasıdır. İnsan kültür ve uygarlık dediğimiz yüksek değerlerin mûcididir. Toplumda yüksek değerlerden kim daha çok edinmiş, onları kim daha çok benimsemiş, saklamış, korumuş yaymış, başkalarına nakletmiş, genişletip arttırmış ise, yüksek değerlere kim daha çok sahip çıkmış, kim bu değerlere daha çok katkıda bulunmuş ise, hâkimiyet; millet, hak ve adâlet adına onundur! Bunun bugünkü adı malûmdur, malûmun ilânı gereksizdir.



Devlet insanların gelebileceği en yüksek mertebe ya da mevkidir. Devlet, bilimin, hikmetin, adâletin ve mutluluğun temin merciidir. Zulmün karşıtı adâlet ise ve bir devletin koymuş olduğu kanunlara adâlet deniyorsa ‘kanun koyucular’, kanunlarını küllî olarak, ayırım yapmaksızın koymalılar ki huzur olsundur.



Hepimiz bir erdemli toplumun inşâı ve imârında bir kandil mesâbesindeyiz. Ve hepimiz kabiliyetimizce bu zorunluluk dünyasında mesuliyet sâhibiyiz. Böyle bir burhânî geleneğin inşâının, toplumun entelektüel hayatı ve medeniyet kurgusunun gücü noktasındaki önemi gayet açıktır.



Hakikatler hayallerden geçer. Hayal ettiğimiz yüce değerlerle örülmüş bir huzur ve mutluluğa ulaşmak için sahip olunması gereken aklî, ahlakî ve teknik erdemlerin edinilmesi yönünde üzerimize düşen her şeyi hakkıyla yerine getirmeliyiz.



İçinden geçtiğimiz dönem, ülkemizin ‘adaletle imtihanı’ dönemidir. Ateşle imtihanı alnının akıyla veren bu millet artık‘adaletle imtihanı’nı da aynı şekilde başarılı olmak zorundadır. Adalet duygumuzun  keyfiyeti gâyemiz olmalıdır. Önemli olan, ortak ideallerin, milletçe müşterek istikâmetimizin, yetişmiş insan kalitemizin, kamusal alanlarımızın, politik araçlarımızın, erdemli bir toplumun arayış ve anlayışına uygunluğudur.



Eğer uygulanan yöntem akl-ı selîm ve kalb-i selîme dayanıyorsa, adâlete istinâd ediyorsa, muhalefet kötü niyetli ve tahripkâr değilse bizâtihi toplumun kendisi bir sivil yaygın eğitim kurumu hâline gelecektir. Böyle bir şuurlu süreç de millî birlik ve berâberliğimizin hamuru olacaktır.



Yok eğer bunlar hayat bulmuyorsa devlet hayatımızda ve sosyal hayatımızda, kardeşlik hukukumuz hâlel-dar ediliyor ise, birilerinin özgürlüğü, birilerini tehdit edecek duruma geliyorsa, bilinsin ki bu milletin ayranı kabardığı zaman adâleti de kendisinin sağlayacağı mekanizmaları oluşturmakta  oldukça mâhirdir..



Bir imparatorluk vârisi olan bu topraklar ve bu millet, yeri geldiğinde imparatorluk gibi düşünme melekelerini  de hızla hayata geçirir ve nerede adâletsizlik ve huzursuzluk var ise orada adâlet ve huzur sağlamayı da bilir.



Bu millet ve bu ülke bin yıldır hâmisi olduğu coğrafyanın hâmisi olmaya devam edecektir. Karşısındaki gücün orantısıyla hiç ilgilenmeksizin nihâyetinde giyeceği bir kefendir, giyer ve meydana çıkar. Oyunlara âlet olanlar farkında olmasa bile oyunun senaryosunu yazanlar ve oyunu sahneleyenler bunu çok iyi bilirler. Tarih bu milletin insanlığa hediye ettiği bu tecrübelerle doludur.



Bu milletin Enver’leri, Zenci Musa’ları, Kuşçubaşı’ları, Akif’leri bitmez…


Parmakla sayılmazlar, kırmakla tükenmezler…



Bu millet binlerce yıllık birikimini, binlerce yıllık bir arada yaşama tecrübesini üç-beş koruma ve kollama soytarısına, kandan medet uman üç beş derin devletçisine, üç beş çapulcuya, üç-beş siyaset bezirgânına fedâ etmez...



Kardeşlik hukukunu devam ettirmek isteyeni ne olursa olsun sonunda affeder, bağışlar, bağrına basar. Zehir içer, kızılcık şerbeti der.  Bu millet efendidir, ahlâklıdır, merhametlidir,  zariftir, üdebâsıyla, ûlemâsıyla, hikmet ehlidir. Sabırlıdır. Lâkin, şehitler bu milletin en aziz hatırâlarıdır, bu hatırâlarının kirlenmesine bu millet asla müsaade etmez, etmeyecektir.



İşte Ülkücü Hareket  yukarıda bahis konusu değerlerin en sâdık, en samimi, en cesur, en gözüpek, en hasbî, en fedâkâr kadrolarını barındıran bir harekettir, bir Ocak’tır.



Gündemde olan üzücü hâdiseler bu hakikati değiştirmez, değiştirmeyecektir. Bu üzücü ve haydi açıkça yazalım utandırıcı hâdiseler, bundan sonraki yönetici kadrolar için bir hayata bedel ibret ve ders olacak, boyunlarının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacaktır. Bundan sonraki yöneticiler, bileceklerdir ki, taşıdıkları sıfatlar aynı zamanda onların“ahlâk prangaları”dır. Güçleri ilâ nihâye değildir, güçlerini isimlerinin önündeki sıfatlardan değil, tâbi oldukları, hizmetinde bulundukları dâvâlarına, ideâllerine yakınlıklarından alırlar.



Bugün, Türk’ü ve Kürt’ü etnik iki unsur olarak karşı karşıya getirmek için bu hareket üzerinde hesap yapanlar, sufle verenler ve belki de MHP’ye naylon kahramanları genel başkan olarak tasarlayanlar iyi bilmelidirler ki, bu hareketin bir 12 Eylül tecrübesi vardır ve bir daha asla tuzağa düşmeyecektir ve üç beş kasete pabuç bırakmayacaktır...



Bunu için mebzûl miktarda âkîl adamı vardır, yöneticisi vardır, teşkilatçısı vardır. Bu kadroların şu ânda âtıl durumda bulunmaları, olay yerine ulaşamayacak kadar uzakta oldukları anlamına gelmez…



Bu ülke’nin dökülecek bir damla bile kardeş kanı yoktur…



Şimdi strelizasyon zamanıdır. “Akyuvarlar vazife başına”dır..



“Alyuvarlar ve akyuvarlar” hikâyesini tekrar okuma zamanıdır.



Şimdi “Bizim Ocak”a odun atma ve alevini harlandırma zamanıdır…



Ves-selâm…



Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS