CEHALET CÜPPE GİYER ve SARIK SARARSA!..
Cehalet cüppe giyer ve sarık sararsa’nın hikayesi eski ve eskiliğince de trajiktir aslında. Tarihimiz, bahse konu trajedinin, üzeri bir türlü küllenmek bilmeyen ateşleri ile doludur. En ufak bir nefes bulmasın; derhal harlayıp, etrafını yakmağa başlayan bir ateştir cehalet; yakar.. kavurur.. tüketir... Zihin gibi, dimağ gibi, akıl gibi vadileri çöllere çevirir, gönülleri tahrib eder, sevgi gibi, tüsamüh gibi, merhamet gibi hisleri iptal eder, yüzleri, bakışları sertleştirir; sertleştirir ki bir damla sevgi kırıntısı göremezsiniz yüzlerde.
Cehaletin kendine göre bir dünyası, kendine göre bir tabiatı varıdır. Her şeyleri kendisine özgüdür. Yağmur ona göre yağar, güneş ona göre doğar, şimşek ona göre çakar. Seller, fırtınalar, heyelanlar onun istediği gibi tecellî eder ve yanardağlar onun belirlediği sebeplere istinâden infilâk ederler. Hele hele depremler; tamamen onun uygun gördüğü hedeflere yönelir, onun tespit ettiği marazlardan dolayı yer yarılır da tüm marazlar yerin dibine gömülür. Tamir olmayan marazlar bir başka depreme kalmıştır. Cehalete göre aksi mümkün değildir, çünkü cahiller öyle buyurmuştur. Tarih onun istediği gibi gelişmiş, onun istediği ve beklediği gibi şekillenmiştir; keza tarihe dair insanlar da onun belirledikleri gibidir...
Hatta din bile ona göredir. Böyle olunca da, Allah’ın, kitabın, peygamberin ve ümmetin de ona göre olması veya olması gerektiği eşyanın tabiatı gibidir ona göre. Cehalet bir silsiledir, kadîm zamanlardan beridir tevarüs eder durur, araya girmeye kalkmayınız; din dairesinin dışındasınızdır bir iki küçük hamle ile.
Acının, yoksulluğun, sefaletin, hastalığın ve dahi ahmaklığın üzerine binâ eder kendisini; kat kat yükselir, yayılır. Öyle bir sarar ki tüm toplumu; sağlıklılar hasta telâkki edilir olur.
Cehalet kendi iktidarını putlaştırır, mutlaktır, tartışılamazdır kendi dairesi ve ordusu içinde. Ve inanmak öylesine güçlü bir duygudur ki, inandım derken pek çok insan, incitir ve inkâr eder de inandığını zannettiğini, farkında değildir, çünkü kurtuluşun bileti tutuşturulmuştur eline; ehlince...
Akl-ı selim; ‘Pes! Bu kadarı da olmaz’ der, ama olmuştur, olmağa da devam eder.
Akl-ı selim’in elinden alınır hakları, kendini ifade edeceği zemin altından kayıverir. ‘Hayır’ diyecek olur; akl-ı selim; ‘bu duyduklarınız hilâf-ı hakikattir ve cehaletin ürünüdür’; boğazına tıkarlar sözlerini ve hukukun rağmına su-i misaller emsâl gösterilir; çünkü o kadar çokturlar ki, etrafınızı sarmıştırlar, kaçamazsınız!..
‘Dervişlik baştadır / tâcda değil’ demişti ya Yûnus; irtifâ kazanmış(!) ve nicedir tâca yükselmiştir(!) dervişlik ve dervişler; ‘Şekli sevenler sineğin bala yoğurda yapıştığı gibi yapışıp kalırlar’ dediği gibi Mevlâna’nın, yapışıp kalmışlardır şekillerine nicedir...
Doğru soru; cüppe giyip, sarık saran cehaletin kendisi değil, etrafına toplanan yoğun kalabalıkların nasıl olup da ve hangi duygularla cehaletin etrafını doldurduğudur galiba. Asıl üzerine gidilmesi gereken ve haber değeri olan da bu durumdur. O insanların etrafında toplandığı cehaletin yerine ikâme edilecek olan bilgidir; dinî de olsa, tarihî de olsa, dünyevî de olsa yalnızca bilgidir. Peki nasıl ikame edilecektir?
Akl-ı selimin işi çoktur, işi zordur ves-selâm!...
Neredesin ey akl-ı selim?!
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi