MEMNUN MUSUNUZ?
İletişim teknolojisinin son yıllarda ulaştığı noktayı hesaba kattığımızda, bilgiye ulaşmanın ne derece kolaylaştığı âşikâr bir durum. Artık herhangi bir bilgiye ulaşmak için yüzlerce kilometre yol kat etmek gerekmiyor. Bilgiyi ayağımıza getirmenin, bilgisayar literatürü ile; pek çok ‘kısayol’u var; aradığımızı hemen ‘masa üstünde’ bulabiliyoruz. Peki bu ülkedeki fikrî ve felsefî derinliğe olan tahammülsüzlüğün, hatta fikre ve bilgiye alâkasızlığın sebepleri nedir ve bu durumun müsebbipleri kimlerdir? Siyonistler ve masonlar mı, yoksa bu zümrelerin güdümündeki medya mı? Dört tarafımızı kuşatan dış güçler mi, yoksa bunların içimizdeki uzantıları mı?
Tamam; bir medeniyetin yeniden inşâı uzun bir zamana muhtaç. Fakat biz nev-zuhûr bir millet değiliz ki! Mağlup da olsa, neticede devâsâ bir medeniyetin çocuklarıyız. Ardımızda bıraktığımız zaman çok mu kısa hakikaten ve bu zamana sığdırdıklarımız ele avuca sığacak cesâmete ulaşmış durumda mı? Bir medeniyetin üzerinde yükseleceği sacayaklarının neler olduğuna dair ne düşündük bu güne değin ve bu sacayaklarının her birinin yerine neleri yerleştirdik. Meselâ sacayaklarımızdan biri güzel sanatlar oldu mu veya edebiyat? Son otuz yılda, eğer tabir caiz ise, epey palazlandık. Sermaye sınıfımızı oluşturduk, yeni eğitim gruplarımızı ürettik, tüm kurum ve kuruluşlarımız ile büyük şehirlerde konuşlandık. Peki medeniyetin doğum yeri olan şehirlere nüfuz edebildik mi, şehirli olabildik mi? Yoksa taşradaki tüm zihni belirlenimlerimizi de mi taşıdık şehirlere ve gelişmeye karşı anlamsızca direniş mi gösterdik?
Sevginin doğum yeri olan dergâhlarımız sevgi üretti mi hakikaten?
Özel okullarımız, bir medeniyetin inşâına dair hangi birikimi gözler önüne koydu?
Ticarî gayelerle teşekkül eden sivil toplum örgütlerimizin, holdinglerimizin, dudaklarımızı uçuklatacak miktarlardaki bütçelerinin içinde kültüre ayırdıkları oranlar neden sıfıra yakın?
Siyasî teşekküllerimizin içine düştüğü ‘pragmatik zillet’in sorumlusu da mı dış güçler?
Toplumdan soyutlanarak içinde yaşamayı tercih ettiğimiz gettolarımızda çok mu mutluyuz ve bahse konu gettolarımızın güzel bir örnek teşkil ettiğine gerçekten inanıyor muyuz? Eğer güzel bir örnek ise niçin örnek alınmadığı ve güzellik yerine niçin problem saçtığı sorusunu kim cevaplayacak?
Son otuz-kırk yılda aramızdan çıkan ve dünyaya kendisini kabul ettirmiş bir mimarımız var mı? Yoksa, özgün bir tarz oluşturmak şöyle dursun, Mimar Sinan’ı taklit etmekten bile uzak mıyız?
Musikîmizin içinde bulunduğu durumdan memnun muyuz?
Ya lisanımızın hâl-i pür melâli! Gündelik hayatımızda kaç kelime ile konuşuyoruz dersiniz?
Nerede bizim hattatlarımız, bizim ebru-zenlerimiz, bizim müzehhiblerimiz, bizim ressamlarımız, bizim seramikçilerimiz, bizim bestekârlarımız, bizim romancılarımız, bizim tarihçilerimiz? Nerede sevginin doğum yeri olan tekkelerimiz ve post-nişinlerimiz? Sahi neredeler?..
Yoksa, şu dünyanın en nispetsiz kubbeli camilerini ve en çirkin minarelerini biz mi inşâ ettik?
Yoksa, hani şu kıvrak türkü notalarının üzerine sözde güfteler uydurup adına da ‘ilahi’ diyenler ve işin daha da vahimi bunları dinleyenler yine biz miyiz?
Yoksa, resim diye üzerinde sıkılmış yumruklar bulunan kelime-i tevhid posterlerini alan-satan da biz miyiz?
Yoksa, ‘sen yokken ben, buzdolabını ayağımla kapattım’ diyen adamı şair diye mi dinliyoruz?
Sorular uzayıp gidecek. Bunlar biz’e dair sorular, cevapları da bize dair olmalı.
Bütün bunları yaptık da başımıza yine musibet mi geldi? Ya da musibetler karşısında bütün bu yaptıklarımıza rağmen onurluca pozüsyon mu alamadık?
Sahi gençlik teşkilatlarımız bütün bunların neresinde?
Biliyorum; sorular çok sıkıcı.
Fakat mevcut durumdan ve ürettiğimiz insan tipinden memnun muyuz sahiden?
Ve bunların sebebi yalnızca ‘dış güçler’ ve ‘masonlar’ mı?
Altında hiç bizim imzamız yok mu bütün bunların?
Sizi bilmem ama ben memnun değilim; sizi ne kadar ilgilendiriyor bilmesem de!..
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi