MUHÂLİF” İSMİ ÜZERİNE BİR SPEKÜLASYON
“Muhâlif Gazetesi” bu hafta altıncı sayısı ile okuyucusuna ulaşmış durumda. İlk sayısından itibaren yoğun bir alâkanın muhatabı oldu “Muhâlif”. Gerek muhtevâsı, gerekse sayfa düzeni ile hemen her yerden müspet tenkitler yapılıyor ve gittikçe artan okuyucusu ile önemli bir boşluğu dolduracağı istikamette işaretler veriyor; “haksızlığa ve karanlığa Muhâlif”...
Bu müspet gelişmelerle birlikte gazete ile alâkalı umumî bir olumsuz tenkit de gazetenin ismine yönelik. Müşâhade etmekteyim ki, özellikle üniversite camiâsından “Muhâlif” ismine karşı hissedilir bir alerji söz konusu. “Ama bu muhâlefet, aslında haksızlığa ve karanlığa muhâlefet” şeklindeki itirazların da “sökmediği” bir olumsuzluğa sahip olanlar hiç de istisnâ kabilînden bir sayıya sahip değiller, aksine galiba ve bendenize göre “maalesef” kalabalık görünüyorlar...
Bendeniz de bu hafta, bahse konu “Muhâlif” ismine muhâlefet edenlerin muhâlefetlerine bir taraftan saygı duyduğumu belirterekden, aynı zamanda muhâlefetlerine de şöyle ağız tadıyla bir muhâlefet etmek ihtiyârındayım.
“Muhâlif” ismine muhâlefetin özellikle üniversite camiâsından gelmesinin üzerinde bilmem kaç yılını dolduran YÖK’ün tesîri ne kadardır pek kestiremiyorum ama; ulemânın ve üdebânın “muhâlif”e muhâlefetini bu satırlar aracılığı ile bir “tragedya” olarak tavsif etmek istiyorum.
Nedense muhâlefet deyince önce “hoşafın yağı kesildi” türünden bir su-i misâli hatırlar milletimiz. Bir zamanlar milletimizin bünyesinde var mıydı bilmiyorum ve zannetmiyorum ama eğer var ise “muhâlefet melekeleri” nicedir törpülenmiş hatta iğdiş edilmiştir. Devletimizin hâl-i hazırdaki yapılanmasında önemli bir yer tutan “Anayasa Mahkemesi”, “YÖK”, “MGK” ve benzerî kurumlar ve bu kurumların hizmetindeki medya kuruluşları, bu ülkenin muhâlefet potansiyelinin önündeki fren balataları olarak fevkalâde başarılı bir vazife görmektedir.
Bizi asıl alâkadâr eden husus ise, muhâlefet geleneğimizin olmayışıdır. Üstelik de bu eksikliği mühim bir mesele olarak görmeyişimizdir ve muhâlefetin toplumları zinde tutabilme ihtimalini değerlendirmememizdir. Belki bu sebeple “herkes kendi muhâlifini oluştursun” türünden bir muhâlefet garâbetini yaşamaktadır bu ülke; yani sun’î muhâlefet garâbeti.
“Muhâlif” ismine yöneltilen tepkilerin derûnuna vakıf değilim açıkçası. Fakat bu ülkede şöyle esaslı bir muhâlefet eksikliği âşikârdır. Ayrıca ülkemizin, muhâlefet için ne denli bir malzeme bolluğu içerisinde olduğu da her halde malûm-u ilan olacağı gibi, demokrasi yolunda kör-topal bile de olsa mesafe kaydetmeğe çalışan Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin paralelinde ve aynı zamanda bir muhâlefet mücadelesinin de eşzamanlı olarak yürütülmesi ihtiyacı da malûm-u ilan telâkki edilmelidir.
Bu cümleden hareketle; özellikle sağ kesimde bir muhâlefet geleneğinin olmayışı gibi bir dert ile evvelemirde üniversite camiası dertlenmeli ve aynı zamanda oturaklı bir siyasî iktidarın da yine esaslı bir muhâlefetten geçtiğini düşünmektedir bu satırların yazarı.
Bahsettiğimiz muhâlefet, yalnızca devletin mevcut yapılanmasından kaynaklanan ve insanımızı / kurumlarımızı çeşitli sebeplerle mağdur eden marazlara değil, aynı zamanda kendi içimize de yönelmeli ve bir şekilde bu toplumun hangi kesimlerinden sâdır olduğuna takılmaksızın biz’e dair marazların da bir muhâlefet malzemesi olarak değerlendirilmesi gerektiği hususunda zımnî bir mutabakata varılması elzemdir. Aksi taktirde uzun yıllar görmezden geldiğimiz/geleceğimiz marazların, bir gün gelip de marazlıktan sırtımızdaki kamburluğa nasıl terfî ettiğine şahit olmak gibi bir tatsız durumla karşı karşıya kalmak mukadder olacaktır. Böyle bir tatsızlığı önlemenin yolu veya en önemli yollarından biri, muhâlefet geleneğinin oluşturulması ve muhâlefet zeminlerinin çoğaltılmasıdır.
İşte “Muhâlif Gazetesi” böyle bir geleneğin önemli bir kilometre taşı olabilir. Burada belki muhâlefetin sınırı gibi bir problem gündeme getirilebilir. Bu sorunun cevabını da, Muhâlif’in ikinci sayısında, “Demokrasi Oportünizmi” başlıklı yazısında Sn. Durmuş Hocaoğlu vermektedir: “Muhâlefetin sınırı, muhâlefet yapılabilmesine imkân veren ortamın ve sistemin tahribidir”.
Yazımızı Muhâlif’in yine ikinci sayısındaki bir yazarımızın yazsının başlığındaki; “Buyrun hep birlikte; vecd ile ve dahi aşk ile: Mu-hâ-le-fet...” teklif ile bitirelim.
“Muhâlif” ismi üzerindeki bu spekülasyon, muhâlefetinizi bekleyecektir aziz okuyucularım...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi