AVRUPA BİRLİĞİ’NE KİM DİRENİYOR?
Hemen belirtmeliyim ki, Avrupa Birliği için can atanlardan değilim. Türkiye için her derde devâ, her sadra şifa olacağı kanaatini de taşımıyorum. Yalnızca tüm avantaj ve dezavantajları ile Türkiye tarafından yeterince tartılmadığını ve devletin elinde olup, bize dayatılanların haricinde daha fazla verinin toplumla paylaşılmasının gerektiğini düşünüyorum. Yazımızın konusu başlığından da anlaşılacağı üzre benim AB hakkındaki kanaatlerim değil elbette. Tam tersine birilerinin AB’ne hiç de iyi gözle bakmadığına dair bir spekülasyondan hareket etmek niyetindeyim.
AB’ne adaylığımızın tescilinden bu yana kaç mübarek gün geçti hatırlamıyorum açıkçası ve bu hafıza zayıflığımın, Avrupa Birliği’ne girmemize şunun şurasında ramak kalmış iken ‘özürlülük’ mesâbesinde olduğunun farkındayım. Ama ben aynı kendim gibi bu ülkede AB’ye karşı saman altından kötü hisler besleyenler olduğunu düşünüyorum. Bunların kimliklerinden ziyade kötü niyetlerinin nedenlerine dair bazı alâmetlerden bahsetmekle iktifâ etmek istiyorum.
Avrupa Birliği’ne adaylık sürecimizin başlaması ile birlikte bu ülkede çok garip hadiselerin cereyan ettiğini söylemek herhalde malûm-u ilan olacak; varsın olsun. Bu hadiselerin çokluğu hepsini bu sütunlara taşımamıza engel teşkil etmekte. Onun için birkaçından dem vuracağız...
İşler iyi gidiyordu aslında. Adaylığımız tescil edilmiş, ülkede teröre darbe vurulmuş, binlerce insanın katili Apo, İmralı’daki ‘office’sine, afedersiniz kodese tıkılmış, üstelik sosyal çalkantılara gebe bir Türkiye, şaşılacak bir uzlaşma kültürü ve uzlaşma perfomansı ile yoğrulmuş bir hükümete de kavuşmuştu ki; DSP-MHP-ANAP hükümeti, el’ân, 28 Şubat konseptini siyasal amentüleri telakkî ederek yollarına devam etmekteler.
Fakat butün bu pembe tabloya rağmen ortalık birdenbire ceset tarlalarıyla doluverdi. Hizbullah ‘adı altında’ bir örgüt sanki yerden bitmişti ve ortalığa çürümüş cesetler saçıyordu. 28 Şubat ile ortaya çıkan ve pusuladan istifade edilerek oluşturulan birtakım ‘çalışma grupları’, o hayrete şâyân(!) istihbarat faaliyetleri esnasında Hizbullah ‘adı altında’ bir örgüte tesadüf edememişlerdi. Bu kadar dikkatsizliğe de pes’ti doğrusu!.. Ve vatanın korunup-kollanması hususundaki hassasiyetleri herkesçe bilinen bu kurumların dikkatlerinden kaçan Hizbullah ‘adı altında’ki örgütün militanları da aynı dönemlerde ortalığı kan gölüne çeviriyorlardı ve her ne hikmetse bu hadiseler APO’nun idam kararının ‘bekletilmesi kararı’nın hemen ertesinde günyüzüne çıkıyordu:
Türkiye yine insan haklarının çiğnendiği ‘güvensiz’ bir ülke haline dönüşüvermişti.
Hizbullah ‘adı altındaki’ vahşetin görüntüleri daha ekranlarda kararmadan, on beşe yakın büyükelçinin ‘nezaket ziyareti’(!) yaptığı Güneydoğu’daki Diyarbakır, Bitlis ve Bingöl belediye başkanları apar-topar gözaltına alınıp önce tutuklanıyorlar ve ardından da görevlerinden alınıyorlardı; üstelik bu belediye başkanları da diğerleri gibi ‘seçilmişler’di; Avrupa’nın ve Amerika’nın canı iyice sıkılacaktı; sıkıldı da nitekim. Bölgede halkın siyasal tepkisi büyük oldu. Ama birkaç gün içinde karardan dönüldü ve başkanlar serbest bırakılmakla kalmayıp görevlerine de iade edildiler.
Tam bu sırada ABD’li Bakanın açıklamaları yansıdı basına: İnsan hakları bakımından Türkiye ‘güvensiz’ bir ülke idi.
Hay aksilikti; tam da Avrupa Birliği’ne girmeye ramak kalmış iken nereden çıkıyordu bütün bunlar? Sanki birileri AB’ne girmemizi istemiyor gibiydi. Üstelik AB’ne karşı çakmanın özürlülük sayıldığı bu ülkede kimler olabilirdi bu gafiller?
Gerçekten ben de bilmiyorum! Ama AB’nin demokrasi standardında kimlerin mevcut statülerinin zayıflayacağına mı bakmak gerekir acaba diye düşünmeden de edemiyorum. Veya kimlerin ülkenin ‘denge’lerini kontrol etme yetkilerinin iptal olacağına mı bir göz atmak icap eder?
Soruları çoğaltma hususunda aziz okuyucuların hayal güçlerine bir sınırlama getirmeye bir hakkım yok tabii olarak!
Sahi bütün bu olanlar birilerinin Avrupa Birliği’ne direnişleri mi acaba, ne dersiniz?
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi