Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Muhalif Yazıları > BAYRAMSIZLIK

BAYRAMSIZLIK


Lâ-edrî birkaç mısra


ve


bayram(sız)lık birkaç satır...



Dinle beni sevdiğim;


Kalk buradan gidelim.


Yer bize zindân oldu,


Dost bize düşman oldu,


Şeytan kalplere girdi,


Saadet delindi.


Dinle beni sevdiğim


Kalk buradan gidelim...


Doğum ile ölüm arasında küçük bir noktadan ibaret olan “hayat”ımızın akışı; kendi isteklerimiz, belki biricik hayatımıza sığdıramayacağımız hayallerimiz, yakın ve uzak planlarımız ve hesaplarımızla ters istikamette seyrettiği demlerde hep bir yerlere gitmek isteriz, sevdiğimizi de yanımıza alarak. Yukarıdaki lâ-edrî mısralarda olduğu gibi “yer zindan ve dost düşman” görünür gözümüze. Kalpleri şeytanın vesvesesi kaplar, tüm “saadetimiz delinir” adeta...


Tez elden sesleniriz sevdiğimize, “kalk sevdiğim buralardan gidelim”...


Kaçıncısıdır bu muhayyel gidişimiz bilmeyiz, bilinmez. Belki bir bâdirenin; “göz ayrı, gönül ayrı” yorgunluğudur. Acı bizimle “hem-hâl”dir, “ağu aşımızdadır” bizim. “Kaşımız üzre karalar” vardır, “dertler başımızda” konaklar. Kalırız ortalıkta “tek ü tenhâ kimsesiz” sesleniriz  sevdiğimize; “kalk sevdiğim buralardan gidelim”...


Sevdiğimiz, o anda bizi hayata bağlayan yegâne tutamak olur, ona sığınırız. Sevdiğimiz, bazen uzaklardan gülümseyen yârimizdir, bazen bir dosttur, bazen başımızdır yalnızca, onu alır gideriz, bazen de içimizde üşümeğe, sessizce içini çekip hıçkırmağa ve yenine burnunu silmeğe devam eden çocukluğumuzdur, onu alır gideriz...


Matta İncil’inde(18: 3); “Dönmez ve küçük çocuklar gibi olamazsanız, göklerin melekûtuna asla giremezsiniz”diyordu. İşte o “saf” çocuğa kavuşmak/dönmek isteriz. Onunla yeniden başlamak isteriz her şeye. Ama biliriz bir taraftan; “hayatın kazâsı” yoktur ve onun hiçbir ânını tekrar yaşayamayız. Nihayet, hayatımızı ebedî kılmak ihtiyârımızda değildir; sükût etmemiz gereken yerde “kalk” deriz, “sevdiğim buralardan gidelim”... Ve gideriz...


Dağ başında bir  kulübedir aradığımız. Çevresinde binbir ağacın, yaprakları birbirine dolanmış halde seviştiği, ırmakların daha da bir deli akıp, bu aşka şahitlik ettiği, kuşların uğruna nice besteler tükettiği, rüzgârın, kuşların bestesine vokal yaptığı tabiatın taaşşukunu hayal ederiz.


Orada ne bize  “zindan olan yer”ler, ne “düşman olan dost”lar, ne “şeytanın girdiği kalpler”, ne de “delinmiş saadetler” vardır. Orası Tufeyli’nin “Hây bin Yekzanı”nın Allah’ı bulduğu yerdir. Ve orada kuşlar bestesini O’nun için yapar, rüzgâr ıslığını O’nun için çalar, birbirine ayrılmamacasına sarılan yapraklar O’nun için sevişir, tabiat yalnız O’nun için “taaşşuk” eder... Orada yalnız O’nunlayızdır artık...


Trafik gürültülerinin, can sıkıcı protokol ziyaretlerinin,  geçim kaygılarının, istikbâl endişelerinin, türlü-türlü faturaların, karşılıksız çeklerin/senetlerin, tamamen konjonktürel beraberliklerin, hatır belâsına birileriyle paylaşmak zorunda kaldığınız ve tamamen size ait kıymetli zamanların, kulaklarınızı tırmalayan sahte kahkahaların, yersiz somurtkanlıkların, fedakârlık kılıfı ile başa kakmaların, iğrenç kaprislerin, bir türlü halledemediğimiz memleket meselelerinin, çocukluğumuzdan beridir kurtaramadığımız vatanın ve derûnuna bir türlü nüfû edemedeğimiz ve muhtemel ki haketmediğimiz bayramların ve de bütün bunlar gibi altında ruhumuzun/yüreğimizin ezildiği  türlü hayal kırıklıklarının olmadığı yere biz, yitirdiğimiz umutları yeşertmeye gideriz sevdiğimizle. Ve orada kurtuluruz, insanların birbirlerine karşılıklı saygı göstermesini gerektiren “zaruret bağlarından, maslahat icab”larından... Bir biz varızdır orada, bir de O... 


Sükûtun “altınlığı”nı orada idrak ederiz. “Söz sultanlığı”nı ona buna savurup, hak ile yeksân edenleri sultanlıkları ile baş başa bırakıp,  hiç olmak, bir olmak isteriz, sükûtun “derûnunda” kaybolmak isteriz...  Söz söylemeyi öğrenene kadar susmayı işte o “derûn”da öğreniriz...


Çünkü Kur’an’da, “Güzel söz, kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer.”(İbrahim, 24) buyurulmuştur...


Ve biz sözün ehli değilizdir. Bir gün o ormanda, söz söylemeyi öğrenene kadar susmamız iktiza eder...



Yorumlar

Samet Laçin

Bayramlar Bayram Ola

Güneş yükselmeden kuşluk yerine
Bir adam camiden döndü evine
Oturdu sessizce yer minderine

Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı
Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı..

Eli öpüldükçe içi burkuldu
Konuşmak istedi, dili tutuldu
Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu

Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı
Adam “he ya” dedi, gözü kapalı..

Düşündü kış yakın, evde odun yok
Tenekede yağ yok, çuvalda un yok
Yok yoka karışmış; tuz yok, sabun yok

Avrat “Bayram” dedi, eğdi başını
Adam “evet” dedi, sıktı dişini..

Çalışsa ne iş var, ne cepte para
Dağ oldu içinde büyüyen yara
Dikti gözlerini karşı duvara

Takvim “Bayram” dedi, silindi yazı
Adam “öyle” dedi, bağrında sızı..

Döndürse yönünü herhangi dosta
Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
Yıllar, aylar, günler erirken yasta

Yer-gök “Bayram” dedi, ağzını açtı
Adam “Bayram” dedi, evinden kaçtı..

Suları Islatamadım(sh.56)


Abdurrahim Karakoç





Ali RIZA

..."bazen de içimizde üşümeğe, sessizce içini çekip hıçkırmağa ve yenine burnunu silmeğe devam eden çocukluğumuzdur, onu alır gideriz..."

Abiciğim sen nasıl adamsın yâ hû? Kaç insansın sen?
Neler-kimler var içinde? Kim söyletiyor bunları sana?

Çok katmanlı kayaçlar gibisin. Çok damarlı, çok budaklı ağaçlar gibi. Çağlara yenik düşmüş antik şehirler gibisin. Hem çağdaş, hemi çağdışı gibisin; her yaşta, yaşsız gibisin…


Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS