DB’NİN VOLVO’LARI...
Hatırlar mısınız; birkaç ay öncesinde gazete ve televizyonlarda bir otomobil reklâmı dikkat çekiyordu. Reklâmda, insanlar arasındaki kültürel sınıf farklılıklarına atıftla, birkaç enstantane ile televizyon izleyicisinin ve gazete okurlarının zihinlerine göndermelerde bulunuluyordu. Bu enstantanelerde, otomobil sürücüsünün vitesi tutan kolunda bulunan geniş altın künyesi ve boynundaki altın zinciri ve yine sürücünün ayağındaki yumurta topuklu ayakkabılar ve beyaz çorapları müstehzî bir yakıştırma ile magandalıkla tavsif ediliyordu ve “...’de bu aksesuarları asla göremezsiniz” deniyordu. Bahse konu otomobil Volvo değildi fakat, tıpkı Volvo gibi yine seçkinci elitlerin itibar ettiği veya etmesi gerektiği bir başka otomobil markası idi; Audi idi bu otomobil.
Otomobil markaları ve sürücüleri arasındaki bu sosyolojik ilişkiler nicedir ilgili mahfillerde telâffuz edilmekte. Meselâ Renault Station marka otomobil için taşralı esnafların, Toyota için köylülükten kentliliğe geçiş sürecindeki kozmopolitlerin, BMW’in bazı modelleri için de, paraya kolay ulaşmış sonradan görmelerin tercih ettiği markalar olarak söz edildiğini, konu ile ilgili mahfillerin yayınlarında okumuş idik. Bu teorilerin, günlük hayattaki karşılıklarının gerçekliğine dair tespitler hususunda siz okuyucularım konuyu gayret göstermeğe değer bulur mu bilmiyorum. Fakat, bendeniz tamamen yersiz zırvalar olduğunu düşünmüyorum açıkçası. İstisnâları yok mu bu teorilerin; tabii ki var ve bu yazı bahse konu istisnâlara dairdir...
Geçen hafta bir büyük(!) gazetemizin magazine ayırdığı ikinci sahifesinde yer alan bir haber hatırlattı bana bu reklâmı.
Gazetenin haberinde, mevcut hükümetin ortaklarından bir partinin, arabalarını(arabaları tabiri gazeteye ait, bendeniz otomobil demeği tercih ediyorum) değiştirerek sekiz adet Volvo satın aldığını yazıyordu; “...’nin bayram Volvo’ları” başlığı ile... Bahse konu partinin Volvo tercihi ve yukarıda belirttiğim reklâmı birlikte düşündüğümde ilginç bilgiler tazelendi hafızamda. 18 Nisan seçimleri öncesinde mezkûr partinin genel merkezinin altıyüz(600) profesöründen bir profesörünün marifeti ile, taşradaki tüm yöneticilerine yönelik “eğitim çalışmaları” adı altındaki bir broşürünü hatırladım meselâ. Bu broşürdeki tavsiyeler, hatta direktifler daha sonra köşe yazarlarımız ve televizyon yorumcularımız tarafından da yeterince tetkik edildi. Şimdi isterseniz broşürdeki tavsiyeleri / direktifleri bir hatırlayalım.
Beyaz çorap giyilmeyecek.
Tespih sallanmayacak.
Toplum içinde burun karıştırılmayacak, bıyıklarla oynanmayacak.
Muhakkak kravat takılacak.
Dişler fırçalanacak.
Koyu renk elbiseler tercih edilecek.
Evet... Tavsiyeler / direktifler böylece uzayıp gidiyordu. Bu, ilgili partinin taşra temsilcilerinin köylülükten kentliliğe geçişini hızlandıracak ve belki de geçmişteki imajlarını kıracak bir müthiş eğitim çalışması(!) idi. seçimler yapıldı ve malûm parti kayda değer bir başarının altını imzaladı; hükümete ortak oldu. Değişim yaramıştı; değişmeğe devam ettiler; etmeğe de devam ediyorlar. Erkeklikleri başta olmak üzere tüm muhafazakâr komplekslerinden(!) sıyrıldılar, çünkü sözlerini seçim meydanlarına gömmüşlerdi. Neo milliyetçilikleri, Türkiye haricindeki Türkler ile sıkı/fıkı olmalarına engel teşkil ediyordu; Çin ile iyi ilişkiler protokolüne yakışıklı bir imza attılar, Çeçenleri terörist olarak tanımlayan antlaşmayı da aynı şıklıkta imzaladılar. Değişmeleri gerekiyordu; siyasetin merkezinde kendilerine rezervasyon yapmıştı birileri; icâbet etmemek olmazdı. Değişim yeni dostlar da peydahladı; değiştikleri kulvardan yeni dostlar edindiler; Oktay Ekşi, Fatih Altaylı, Ertuğrul Özkök, Rıdvan Budak ve Ecevit’ler aile fotoğraflarının yeni üyeleri oldular; şehit aileleri objektifin açısının dışında kalmışlardı.
Sonunda bir bayram arefesinde otomobil parklarını da değiştirdiler. Öyle ya artık burunlarını karıştırmıyorlardı ve artık onlar da kentli idiler, merkezin yeni sâkinleri olarak statülerine uygun bir otomobile binmeleri gerekiyordu. Seçkinci sınıfın tercihlerinden Volvo’yu tercih ettiler. Zaten Genel Başkanları daha önceden tercihini yapmıştı aynı marka üzerinde; üstelik partilerinin divan toplantısında istişâre ederek. Gerçi ülkeyi ilgilendiren hayatî meselelerde tabanlarının seslerine kulak vermiyorlardı ama olsun; otomobil işi mühim işti; istişâre edilmeliydi
Meselenin ilginç taraflarından birisi de alınan otomobillerin plakaları...
Bu plakaların tamamı “06 DB ...” idi...
Bahse konu partide otomobil plakaları nedense hep latifelere sebep oluyor. Daha önceki yıllarda da “06 AAT ...” plakası şimdi partinin üst kademelerindeki zevatça hoş latifelere malzeme edilmişti. Hey gidi günler!..
Ama en azından “06 AAT ...” plakasından bir tane vardı ve kimsenin aklına o plakayı çoğaltmak gelmemişti. Şimdiki partililerin, genel başkanlarına bağlılıkları gerçekten imrenilecek düzeyde(!). Tabii eğer “DB” rumuzu ile genel başkanları arasındaki münasebet yalnızca bir benzerlikten ibaret değilse. Yalnızca benzerlik ise eğer “DB”, şimdiden malûm partinin sayın genel başkanından, divan üyelerinden, MYK’sından, tüm ülkedeki il / ilçe /belde başkanlarından ve malûm partiye oy verip hâlâ da verdiği oydan pişman olmayan tüm seçmenlerinden özür diliyorum.
“DB” kim mi?
Bu sorunun cevabını da, gazetemizin muhterem yazarlarından Faruk Bayraktar’ın bir(1) no’lu test sorusundaki cevap şıklarından birinde bulabilirsiniz...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi