Vehimleri mevcut ve hayalleri gerçek göstermek...
Başlığımızdaki cümle aslında Serbest Fırka’nın önemli ismi Ahmet Ağaoğlu’na ait. Tamamı ise şöyle:
“Ah! Şarkın bu riyakârlığı! Kelimenin altına saklanarak vehmi mevcut, hayali ise gerçek gibi göstermekten çekinmemek! Bu zavallı ülkenin bütün felâketlerinin kaynağı bu korkunç ruh hastalığıdır.” (Serbest Fırka Hatıraları, Ahmet Ağaoğlu, İletişim Yay., sf.117.)
Cümle içindeki “şarkın riyakârlığı” tespîti ayrı bir tartışma konusudur ve yazımızın maksâdının da dışındadır. Fakat, ülkemizdeki muhalefet noksanlığının alâmet-i fârikalarından birisidir. Ayrıca devletimizin ulu büyüklerinin kadîm hükmetme geleneklerine de mânidar bir misal teşkil eder. Serbest Fırka’nın kuruluş ve kapanış serencâmı, tarihteki yerini almış durumda. Lâkin, Serbest Fırka’nın kuruluşunu ve kapanışını organize eden ruh halen aramızda. Demokrasimizin bugünkü otopsi raporlarında bile hâlâ Serbest Fırka’nın ölüm sebeplerine dair bulgulara rastlanmakta. Serbest Fırka’ya dair Ahmet Ağaoğlu'nun birkaç hâtırasını taşıyalım sütunumuza.
Serbest Fırka’nın yaşamayacağını düşünen bir Fransız gazetecinin A. Ağaoğlu’na söyledikleri:
“Bir memlekette muhtelif fikirlerin ve muhtelif cereyanların yaşayabilmeleri için o memlekette adalet hissinin inkişaf etmiş olması lâzımdır. Sizin memleketinizde ise böyle bir hissin varlığına inanmıyorum. Ben sokakta vatandaşlarınızın polis neferi tarafından dövüldüğünü ve buna karşı diğer vatandaşların seyirci kaldığını gördüm. Böyle bir memlekette iki fırka yanyana yaşayamaz!..”(sf.80)
Polis ile vatandaş arasındaki ve iktidar ile muhalefet arasındaki münâsebet bu gün çok mu farklı?
Serbest Fırka muhaliflerinin harcamaları ile ilgili A. Ağaoğlu bakın ne diyor?
“...Zaten bu işde ve gerek birçok işlerde en kuvvetli tesirleri yapan hükümetin hesapsız ve kitapsız kullandığı ‘mesture’dir(örtülü ödenek). Ah bu mesture! Türkiye’yi belkemiğinden çürüten odur!”(sf.93).
Ne kadar âşinâ bir tespit değil mi? Bir önceki dönemde yaşanan örtülü ödenek tartışmalarına rahmet okutturacak kadar harâretli!
Serbest Fırka’nın iştirak etdiği seçimlerde, emniyet kuvvetlerinin ve askerin rolü de, bugünkü siyâsî hayatımızın içindeki emniyet kuvvetlerinin ve askerin müdahalelerini aratmayacak yoğunlukta. Nitekim Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın Serbest Fırka ile ilgili sarf ettiği şu cümle hakikaten devletimizin işleyişine dair bir hüküm cümlesi kıymetinde:
“Hürriyet nâmına devlet otoritesini fedâ edemeyiz!”(sf.115).
Bu ülkede yıllardır olup bitenlerin başka bir izahı var mı sanki? Darbeler, muhtarılar, faili meçhuller, rüşvet ve su-i istimallerin nev-zuhur ifadesi ile bankaların içini boşaltmalar, ‘verdimse ben verdim’ler, parti kapatmalar, siyâset yasakları... Bütün bunların hepsi devletin otoritesinin muhafazası adına yapılmıyor mu?
Ya bugünkü adı ile medya ve aydınlar? Durum hiç de farklı değil; aksine tıpatıp aynı. Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka’nın kapatılmasının ardından gördüğü manzarayı uzun uzun anlatır hatıralarında. Aydınlara ve basına yönelik bir küçük iktibas:
“Daha beş sene evvel dinin unutulduğundan, Arap harflerinin kalktığından acı acı şikâyet eden hocalar gördüm ki, bu kerre bizi bütün bunları geri getirmek fikriyle itham ediyorlar. Hürriyetsizlikten, cebir ve tahakkümden, suiistimallerden, murakabesizlikten ağızlar dolusu söz söyleyen münevverler gördüm ki, bu kerre hürriyetin zararlarından, Yeni Fırkanın memleketi uçuruma götürdüğünden hararetle bahsediyorlardı. Liberalliği ile şöhret kazanmış edipler gördüm ki, Faşizmin ideal bir idare şekli olduğunu ispata koyuldular. Gazi’nin sofrasından eksik olmayan muharrirler gördüm ki, bizde de Ruslarda olduğu gibi Çeka Teşkilâtı lüzumundan dem vurmağa başladılar...” (sf.119).
Serbest Fırka’dan sonra cumhuriyetimizin ve demokrasimizin yaşadığı kesintilerin ardından medyanın aldığı “yeni padişahım çok yaşa” pozüsyonu veya “ordu hoşgeldin” manşetleri ve hatta son dönemde 28 Şubat kararlarının ardından medyanın kararları meşrulaştırma adına üstlendiği o iç kaldıran darbe şakşakçısı tavrı, Ağaoğlu’nun anlattıklarından çok mu farklı?..
Hayır, hiç de farklı değil ve galiba devletlû takımının ağzından düşürmediği “istikrar” isimli dil-dâdenin esrâr-ı derûnunda yine hep o “kadîm hükmetme gelenekleri” ve “devletimizin vazgeçilmeyen otoritesi” bulunmakta.
Demokrasilerin vazgeçilmez unsurları durumundaki partiler bile demokrasinin önündeki engellerin kaldırılması karşısında fren pedalı fonksiyonunu icra ediyorlar. Türkiye’nin halen açıklığa, aydınlığa, özgürlüklere, sivil topluma tahammülsüz görünüyor. Baksanıza gittikçe merkeze doğru kayan bir iktidar partisinin “okumuş”(!) genel başkanı, 312. Maddenin kaldırılması bir tarafa değiştirilmesine bile taraftar değil. Aynı genel başkan hatırlayacaksınız; cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin mahzurlu taraflarını ifade ederken; “şeriat tehlikesi”nden dem vurmuş idi; halksız demokrasinin acar siyasetçisi. Vehimlerini mevcut, hayallerini gerçek zanneden tipik bir devletlû kafası... Bu ülkede ne kadar da çok sayıdalar. Bunları görünce hep aklıma o meşhur gazete manşeti geliyor; yine eski yıllara ait:
“Halk plajlara hücum etdi, vatandaş denize giremiyor...”
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi