Ertelenen prestij
17 Ağustos depremi nedeniyle zarurî olarak ve bu günlerde biraz iç politika, biraz da dâvete icâbetsizlikten ertelenen Osmanlı’nın 700. Yıl kuruluş kutlamalarından söz ediyorum.
Bahse konu kutlamalar için Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in tam 88 ülkenin devlet veya hükümet başkanlarına ‘zâta mahsus’ dâvetiye göndermesine rağmen, Cumhurbaşkanının dâvetini yalnızca 18 devlet kabul ediyor. Bir kısmı dâvet ile muhatap olmayıp, cevap bile vermezken, bir bölümü de mazaret göstererek katılmayı reddediyor. Dâveti kabul edenlere bir göz atalım; başta Türk Cumhuriyetleri, İsrail, Hırvatistan, Arnavutluk, Sudan, Moldova, Cibuti gibi ülkeler.
Dâveti kabul etmeyenlerin listesi ise hem bu sütunun hacminin dışında, hem de moral bozacak türden. Zaten Ankara’nın moralininin de fena halde bozulduğunu belirtmek malûm u ilan olacak herhalde! Dışişleri şimdi iptal mektupları hazırlamakla meşgul. Daha geçtiğimiz günlerde Türk Kurultayını ağzına yüzüne bulaştaran Türk bürokrasisinden böylesi bir organizasyonu haketmesini beklemek safdillik olacaktı zaten.
Sahi, Osmanlı’nın 700. Kuruluş kutlamalarının böyle büyük bir organizasyon ile gerçekleştirilmesi niçin ertelenmiş olabilir?
Yalnızca içinde tüm yoğunluğu ile yaşadığımız cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili olabilir mi? Sayın Cumhurbaşkanı, AGİT zirvesinde olduğu gibi hükümeti, dolayısı ile başbakanı gölgede bırakarak o müthiş mührünü vurmayı planladığı bu organizasyonu başkasına yâr etmek istememiş olabilir mi? Çankaya için son aylarda cereyan eden savaşlara bakılırsa, hiç de yabana atılacak bir ihtimal değil doğrusu; üstelik Demirel’in tarzına da uygun!
Veya dâvete katılımın bu kadar az oluşu mu ertelemenin sebebi? Eğer bu ise sebep, bu durumda katılımın neden bu kadar az olduğunun üzerinde ciddi ciddi düşünmek gerekmiyor mu? İşte belki bu soruya ve düşünme gerekliliğine dair bir ipucu; Başbakan Bülent Ecevit, bir TV kanalında; ‘700. Yıl kutlamalarının Cumhuriyet kutlamalarının önüne geçmemesi gerektiği’ni söylemiş idi. Dâvete katılımın bu kadar az oluşunun altında Türkiye’nin kuruluşundan bu yana bir türlü üzerinden atamadığı Osmanlı karşısındaki ezikliğinden kaynaklanıyor olmaz mı?
Bu coğrafya üzerindeki hiçbir uluslararası görüşme masasında fikri sorulmayan, ne düşüneceğinden endişe edilmeyen, dış politikasını, Osmanlı coğrafyasındaki nüfuzunun potansiyel etkilerinden duyduğu korkuları ile tanzîm eden Türkiye’nin, böyle bir kutlama için üstlendiği tabii dâvetçi statüsünün muhatap alınmayışı, istese de istemese de Osmanlı’nın vârisi durumundaki Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasındaki etkisiz pozüsyonundan kaynaklanamaz mı acaba? Türkiye’nin Osmanlı’ya karşı halen yürüttüğü ‘reddi miras’ hukuku ile böyle bir davetteki ‘ev sahipliği’ gerçekten bir tenâkuz teşkil etmeyecek mi?
Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın bir devamı olduğu gerçeğini kabullenmeyen, haydi kendi tabiri ile ifade edelim ‘içine sindiremeyen’ bir başbakanımız var; yanında da hafif sağcı, pasif milliyetçi, sulandırılmış muhafazakâr bir mHP. Türk Kurultayını bir komediye dönüştüren ve korkularının en berbat nümûnelerinden birini bu kurultayda da sergileyen ve Kızılderililere gösterdikleri ilgiyi Çeçenistan ile Doğu Türkistan yetkililerinden esirgeyen ‘devlet’in önce korkularını yenmesi, tarihi ve mazisi ile barışması gerekmektedir. Bunu yapamayan bir Türkiye’nin, törenler bazında dahi olsa emperyal bir rol üstlenmesi mümkün görünmemektedir. Osmanlı’nın 700. Yılı kutlamaları için devlet ve hükümet başkanlarına gönderilen 88 davetiyeden yalnızca 18’inin olumlu cevap bulması da bunu hazîn bir ispatı değil mi?
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi