Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Muhalif Yazıları > Ensemizde lodosun sıcak nefesi...

Ensemizde lodosun sıcak nefesi...


 


“Cehennem yolları iyi niyet taşları ile döşenmiştir”.


Bu sözüyle Dante; insanlığı ikaz ediyordu belki de minare-kılıf ilişkilerine karşı.


Sufîler, “Men arefe nefsehû, fe-kad arefe rabbehû”(nefsini/kendini bilen Rabbini bilir) derler...


Bugünkü dünyanın müslümanları, bizler kendimizi ve dolayısı ile Rabbimizi ne kadar biliyoruz?.. Kendimizi ve Rabbimizi bilmekten ne anlıyoruz?.. Sây ü amelimiz, kendimizi ve Rabbimizi bilmeye yöneliyor mu hiç?.. Ve bu  mesele bizim için ne kadar önemlidir?..


Faust’un yazarı Goethe’ye sorarlar; “En büyük sır nedir” diye. Goethe; “herkese açık ve zahir olduğu halde, neredeyse hiç kimsenin göremediği âşikâr sır” der...


“Haleka’l-insan: allemehû’l-beyan”:


“Allah insanı yarattı ve beyânı öğretti”


Ne öğrendik/öğreniyoruz bu “beyân”dan?.. Herkese açık ve zahir olan “sır”ra ait bir arpa boyu nasîbimiz var mı?.. Arıyor muyuz bu sırrı?..


İşte bu âşikâr sır ile ilgili Bâyezid-i Bistami; “Bu sırrı arayarak bulamazsın, ne var ki onu bulanlar yalnız arayanlardır” demişti...


Sahi biz arıyor muyuz?.. Arıyorsak eğer, neyi,  nerede ve nasıl arıyoruz?..


Hayatımızın hemen her yanını kuşatan gayretlerimiz, iyi niyet çabalarımız amel defterimize “artı değer” olarak mı geçiyor, yoksa cehennem yollarına bir taş olarak mı döşeniyor?.. Bu sorunun cevabından yeteri kadar korkuyor muyuz.. ve cevap menfî de olsa kâr etmiş sayılmaz mıyız?.. Muhtemel menfî bir cevap; ahir ömrümüz adına “zararı azaltacak” türden bir kazanç olamaz mı?..


Faizden korkan mü’minlerin “yastık altı” tasarruflarını emvâl-i mevduaya tebdil eden “faizsiz finans kuruluşları”nın dağıttığı “kâr payları(!)” neden faiz kurlarının altına düşmez veya üstüne çıkmaz da paralel seyreder?..


“İhlas”lı(!) bir holdingimizin televizyon kanalının içine düştüğü zilletin “hikmeti”(!) nedir acaba?.. Bu hikmet; hûzûra vardığımızda karşımıza cehennem yoluna döşenmiş Arnavut kaldırımlarının bir parke taşı olarak çıkarsa halimiz nice olacak?.. Bu tür holdinglerin ve televizyonların kurulması için “ihlas” ile azm ü cezm ü kast eyleyenler, “ihlas”larının pazarlandığı şüphesine kapılmazlar mı hiç Allah aşkına?..  Sormazlar mı hiç “Ne oluyor bize böyle, nedir bu halimiz?” diye... Ülkenin meşhur homoseksüellerini ekranla(rın)da görünce Allah için utanmazlar mı hiç?..


Artık gittikçe yaygınlaşan “furkan market”ler, “ihlas a.ş”ler, “tekbir giyim”ler ve bunlara benzer ticarî tabelâların “ne idüğü”ne dair ne düşünüyoruz?.. Bu tabelâlardaki mesajlar, samimî  bir İslâm  inancından mı  kaynaklanmakta,  katı bir alt kimlik ihtiyacından mı, yoksa müslüman pazarına bir ince “tüyo”mu vermekte?..


Bu iki ucu keskin kılıcın hangi tarafından yaralanacağız?.. Gönül, “dünya”ya ait tarafından yaralanmak ve yanılmak ister, lâkin ya kılıcın “ahiret”e ait tarafından yaralanırsak, ya yanılmıyor isek?..


“O gün”de, burada tertîb edilen “himmet toplantıları” bizi kurtarmaya yetecek mi?..


Kurduğumuz vakıflar, dernekler, partiler, ocaklar ve dergâhlarda kendimizi ve Rabbimizi “bilmeyi” öğrenebiliyor muyuz?.. Buralar bizim için müspet referanslar mı “öte”ye ait...


“Hakikat”ten haberdâr olmak gibi bir meselesi olmayanların, “hakikat” düşmanlarının bugün sahip oldukları kudret  ve yetkileri, bu kudret ve yetkilerini kullanarak yaptıkları zulüm, sahip olduğumuz müesseselerin ve buralarda yetişen insan tipimizin “sağlığı” konusunda ne gibi ipuçları vermekte bize?..


İkinci sınıfı vatandaş yerine konmaklığmız; en azından bu muameleye tâbi oluşumuz, keyfiyetimizdeki nâkiseden mi kaynaklanmakta?.. Nasıl oluyor da üç-beşyüz kişi on milyonlarca insan adına karar verebiliyor ve onlara tahakküm edebiliyor?..


Neden ikide bir arkamıza baktığımızda “dere-tepe düz gitmiş, bir arpa boyu yol gitmiş” olmanın inkisarını bir kader gibi yaşıyoruz?..


İşiten kulaklarımız, ibret alan gözlerimiz nerede?..


“Siz kendinizi düzeltmediğiniz müddetçe...” diye ikaz eden emr-i ilâhî, bu kilidin anahtarı, bu labirentin çıkış yolu değil mi?...


Goethe diyor ki; “Üzerinde yaşadığımız buz tabakası öylesine inceldi ki, lodosun sıcak nefesini ensemizde hissediyoruz”...


Üzerinde yaşadığımız buz tabakası günden güne inceliyor ve sahip olduklarımız adına pazarlıklar yaparken, ne kendimizi ne de Rabbimizi bilebiliyoruz. Matematik olimpiyatlarında kazandığımız madalyalara koyacak yer bulamaz iken, Fuzulî’nin şu beyti mânâ itibarı ile hayatımızdan çıkıyor gitgide:


“Aşk imiş her ne var âlemde


İlim bir kîl ü kâl imiş ancak...”


Suya kapılmış sürüklenirken, yüzme öğrenmek yerine, kuş olup uçmak gibi tuhaf imdâdımızdan olsa gerek; “ilâhî inayet”e de muhatap olamıyoruz. Oysa “Vürûdü’l-imdat bî hasebi’l istidat” ölçüsünce ilâhî inayetin yardımı, beşeriyetin imdadına istidadınca gelecektir. Belki  hakikaten “imdât” bile diyemiyoruz.. ki hâlimiz budur ve biz lâyık olduğumuz gibi yöneteliyoruz...


Cenab-ı Hakk bizleri “gözsüzlere pinhân” olanlardan eylemesin...


Dede Efendi’nin bir rübaisi ile son söz:


“Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin


Tenlerde vü canlarda nihân imişsin


Senden bu cihan içre nişân ister idim ben


Ahir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin...”

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS