Demokrasi mi, otoriter devlet mi?
Memurların iki müfettiş raporu ile görevden alınmaları ve cezaî takîbata uğramalarını temin edecek olan Kanun Hükmündeki Kararname’nin kısaltılmış harflerinden oluşan KHK, askerî kurumların kısaltılmış harflerine ne kadar da benziyor!..
KHK olarak şöhret bulması da ayrıca militer tedâilere sebep oluyor; sanki mezkûr kararnamenin hazırlayıcıları veya tavsiye(!) edicileri askerler. Askerî yönetimlerde olduğu gibi; iki müfettişin -belki de- sübjektif bir raporu ile bir insanın hayatı kararabilecek ve yıllarca çalıştığı, emek verdiği mesleğinden olabilecek memurlar.
Yalnız bununla kalmıyor ve mesleğinden olmakla gevşemiyor memur üzerindeki kıskaç, çünkü, memurun mesleğinden ihraç edilmesinden sonra belediyelerde çalışmasının da önüne geçiyor KHK ve bununla da iktifâ etmeyip belediyelerin ortaklığının bulunduğu bir takım özel(!)kuruluşlarda da çalışmalarına izin vermiyor.
Meselâ, çalıştığı iş yerinde kadın erkek ayrımı yapmasından korkuluyor memurların. Aslında, demokratik laik Türkiye Cumhuriyeti yerine dine dayalı devlet kurmak isteyenlerle, etnik kökene dayalı olarak Türkiye’yi bölmek isteyen akımlara mensup olan bürokratların hedef tahtasına yerleştirildiğinden dem vuruluyor. Ayrıca tabii olarak cumhuriyetin temel ilkeleri üzerindeki hassasiyetler artık sürpriz değil bu ülkenin insanları için, memurların bu temel ilkeleri hiçe sayacak faaliyetlerde bulunmasının da önüne geçiliyor. Kısaca, bu kategorilerde isminize rastlanması mümkün değil ise memuriyet hayatınız kurtuldu demektir. Peki bu kategorilerden herhangi birinde yer alıp almadığınıza kim karar verecek? Yine ik memur, yani, iki müfettiş. Bu müfettişlerin anayasal robokoplardan olması hâlinde vay hâlinize!..
Tüm zekâsını, enerjisini, birikimini, sermayesini, kısaca tüm varlığını kendisine armağan eden ve kendisini korumağa teksif eden bir devletimiz var. Hani o dokunduğunuzda kapanan böcekler vardır ya; aynı onlar gibi; kendisine dokunulmasından hiç hazzetmiyor ve dokunmaya niyetli olduğunu varsaydığı muhtemel kesimler için, muhtemel suçlara cezâlar icâd ediyor ve önceden kapatıyor kendini.
Avrupa Birliği öncesi, bürokratik devlet kendisini ağırdan satacağa benziyor.
Tam demokrasiye geçiş süreci Türkiye kadar uzun süren bir ülkede, kendini korumağa planlanmış, tüm refleksleri buna göre oluşmuş devlet yapısı, tam demokrasinin, kendisinin sonu olacağını iyi bilıyor. Bazı kurumların siyâset ve tabii olarak TBMM üzerindeki otoritesinin zaafa uğrama tehlikesi, bu kurumları tam demokrasi sürecinde fren mekanizmasına dönüştürüyor. Bir taraftan tüm kurum ve kuruluşları, tüm siyâsî partileriyle AB’ne taraftarmış gibi görünen ülkemizde, diğer taraftan KHK gibi uygulamağa konulmağa çalışılmasıyla, demokrasi ile devletin mevut otoriter yapısının devamı yönündeki gayretler, demokrasi ve otoriter devlet arasındaki tercihte kantarın topuzunun otorite yanında ağır basması bir çelişkiyi fâş ediyor. Bu çelişkinin mimarları da Avrupa Birliği taraftarları arasında gizleniyor. Hem bazı kurumlar, hem de bazı siyâsî partiler tavşana kaç derken bir taraftan da tavşanı tazıya ihbar ediyorlar; AB’ne gimenin demokratikleşme ve sivilleşme demek olduğunu iyi bilenler(en azından teorik olarak), AB’ne ayak direyenler ve KHK gibi kararnamelerle toplumu güdülemeğe çalışanlar. Türkiye’nin, ama AB’ne girmesiyle, ama kendi tercihleriyle demokratikleşmesi ve sivilleşmesi; devletin elindeki tüm kaynakların da toplumun eline geçmesi demek olacağından, devletlû takımının bu değişime ayak diremesi de, devletin ön ayak olduğu bir değişimin ne kadar sağlıklı olduğunun ispatı hükmünde.
Ne kadar değişebilineceğine ‘ancak ben karar veririm’ diyen devletimiz, komünizm ile söyledikleri hâlâ hâfızılarda bunanan Nevzat Tandoğan’dan bu yana yerinde saymağa devam ediyor..
Bu tazı-tavşan oyunu nereye kadar devam eder, şimdilik bilinmez. Ama Millî Güvenlik Kurulu’ndaki sivil üye sayısı ile ilgili Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun; ‘İsterse yüz sivil olsun’ sözleri oyunun aslında hiç bitmeyeceği yönüde ip uçları veriyor. Yani, ‘isterse yüz kişi olsun, vız gelir trıs gider’ gibi bir mânânın da içinde mündemiç olduğu bir beyânat gibi Genelkurmay Başkanı’nın beyânatı. Belki de yanılıyoruzdur ve Genelkurmay Başkanı, değişime, sivileşmeğe ve tam demokrasiye uyum sağlamayı ve siyâset/TBMM üzerindeki tavsiye kararları adı altındaki otoriletelerinden vaz geçmeyi göze almış durumdadır. Kim bilir? O zaman bahsettiğimiz oyun artık
uzun süre devam etmeyeceğe benzer, ayrıca bu oyun artık sona ermelidir de!... İçinde muhalefete yer vermeyen bu oyunun seyir zevki kalmamıştır.
KHK herfleri üzerindeki askerî benzerlik otoriter devlet anlayışının sivil temsilcilerinin son denemesi olmalıdır. Uygulamaya konulması hâlinde ise, zaten çok ağır bir yük altında bulunan mahkemelerimiz binlerce itiraz dâvâsı altında daha da ezilecek ve devletin kurumları arasındaki çelişkiler daha da artacaktır.
Bir de şu devlet telâkkîmiz üzerinde düşünsek aslında!...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi