Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Muhalif Yazıları > Var mısın?

Var mısın?


Estağfirullah efendim, ne haddimize!




Var mısın?


Sayım öncesi, şehirlerimizdeki reklâm panolarını kaplayan afişte bizlere sorulan soru idi bu.


Soruda kullanılan birinci tekil şahıs sigâsına dair sergilenen münâsebetsizlik ve nezâketsizlikten içim bulandı, fakat, siyâsetçilerimizin ve devlet adamlarımızın mühim bir kısmının son yıllarda içinde bulunduğu seviyesizlik aklıma gelince normal karşıladım bu hitab tarzını. Siyâsetçisi, devlet adamı, sanatçısı, televizyoncusu ile cümleten tutulduğumuz dil yâresinin onulmazlığını bir vesîle ile daha gördüm; ‘Var mısın?’ ifâdesi ile...


Bizleri, sayılmağa teşvik gâyesi ile hazırlandığı âşikâr olan o afişteki ‘Var mısın?’ sorusunu düşündükçe; ‘ne cevap verebilirim’ diye düşündüm. Soruyu soran merci devletti; cevap vermemek olmazdı. İnsanımızın, vatandaşlarımızın devlet karşısındaki pozüsyonunu göz önüne getirmeğe çalıştım ve nihâyetinde gözlerimin bozukluğuna hükmettim; vatandaş olarak bizlerin, devlet karşısında alabildiğimiz pozüsyonu açık seçik görebilmemiz, benim gözlerimle fark edilemeyecek kadar flu bir pozüsyondu. Devlet karışısında ne kadar küçüldüğümüzü bir vesîle ile daha fark etmek nâhoş bir durumdu.


Devletin bize yönelttiği ‘Var mısın?’ sorusuna verebileceğim cevap da, yukarıda izah ettiğim nâhoş hâlet-i ruhiye içinde zuhur etti:


‘Var mısın?


‘Estağfirullah efendim, ne haddimize!’...


Bendenizin cevabı işte bundan ibâret. Eğer elimde olsa idi, bütün ülkenin duyabileceği bir sesle vermek isterdim cevabımı. Bizim, devletimizin karşısında(Estağfirullah, yine dilim sürçtü, karşısında ne kelime?) ‘var olmak’ mümkün mü? Elbette ‘yokuz’... Üstelik ‘var olmak’ ne haddimize; bizim varlığımız sizin varılığınıza  armağan olsun efendim! Biz vatandaşlar olarak, yalnızca kareyi tamamlıyoruz bu ülkede; sizi eğlendirmek, sizi doyurmak, asker doğmak ve şehit olmak için. Gerisi lâf-ı güzaf efendim, bir de sayımla uğraşarak niçin zahmet buyuruyorsunuz?!


* * * * * *


Depremde ölen insanlarının sayısı bile bilinmeyen, hatta bilinmesi devlet büyüklerinin işine gelmeyen ‘bu ülke’de, sayım günü aklıma bir de askerdeki içtimâlar geldi. Sabah akşam bir kaç çavuş, birkaç onbaşı, manga ve takım komutanları ve nihâyetinde batarya komutanı(askerliğimi topçu olarak yaptığımı da belirteyim dedim bu arada) olmak üzere pek çok adam bizi sayardı. Arada izinli olanlar, revire yazılanlar ve benzerî mazâretleri dolayısı ile içtimâda bulunmayanlar hâriç oradaki mevut da tabii olarak bizim o günkü nüfusumuzu oluştururdu. Bu sayım,  istisnâsız(Cumartesi ve  Pazar günleri hâriç) her sabah ve her öğlen tekrarlanırdı. Üstelik bendeniz, bir seferde doğru sayıyı bulduklarını hatırlamıyorum, muhakak her seferinde bir veya bir kaç tekrar yaşardık. Bir yığın evrak elden ele dolaşır ve nihâyetinde mevcut sayı bulunur ve cümlemiz rahat bir nefes alırdık. Sizin anlayacağınız birkaç yüz kişiyi bir seferde saymayı bile beceremezlerdi ve bendeniz buna çok gülerdim; gizli gizli tabii ki!.. Sayım günü memurun sorduğu soruları düşününce nüfus sayımı yapmayı da ne kadar bildiğimiz belli oldu! Ne bir sosyolojik tahlil gâyesi, ne de benzerî ilmî tecessüs izine tesâdüf edemedim sorularda. Abuk sabuk sorulardan müteşekkil bir sayımdan geçtik. Ben olsaydım, ne mi sorardım?  Çok soru sorardım, fakat en azından şu iki soruyu muhakkak sorardım:



Ermeni Soykırımı Tasarısı’nın Amerikan Temsilciler Meclisi’nde görüşüleceğinin tartışıldığı günlerde Türkiye’de niçin sivil toplum tepkisi oluşmamıştır? Türk milletinin millî reflekslerine ne olmuştur?



Bu ülke’den gitmek, bu ülke’den kaçmak istiyor musunuz?


Evet... Bu iki soruyu muhakkak sorardım.


Geçtiğimiz yıl içinde, Adenouar Vakfı’nın Türkiye’de yaptığı bir araştırmayı gazetelerde okumuş ve bu sütunlarda bu araştırma ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmış idim. Tekrâren  hatırlatayım; mezkûr araştırmaya göre bu ülke’nin gençliğinin % 40’ı ülkesinden gitmek istiyormuş...


Sayım gününden bir gün önce, müdâvimi olduğum arkadaş yazıhânelerinden birine itiyâdım olduğu üzere uğradım. Masa üstü yayıncılık ve tasarımcılık yapan sevgili kardeşimi yine bilgisayar başında buldum. Yanında yine dost simâlar. Üzeri  itinâ ile yazılmış ince uzun zarfların adreslerine 


çaktırmadan bir göz atınca, dikkatimi çekti; adreslerin hepsi aynıydı ve hepsi Amerika’ya gidiyordu mektupların. Mektubun içi de bilgisayarda yine aynı itinâ ile yazılıyordu. Mektupların hikmetini anlamıştım; ‘green kart’ başvurularıydı bunlar. Dostlar ‘bu ülke’den gitmek istiyorlardı. Ve kim bilir daha ne kadar çok dost, daha ne kadar çok insanımız ‘bu ülke’den gitmek istiyordu? İşte ben bu soruyu sorardım muhakkak:



‘Bu ülke’den gitmek istiyor musunuz?’



Aslında bana kalsa kapıyı açmazdım belki de sayım memurlarına. Annemden korkuma açtım mecburen, çünkü annem; ‘başıbozukluk yapma’ diyecekti. Bunu göze alamadım. Fakat, kapısını açmayan çok sayıda vatandaş olduğunu duyuyorum. Size de geliyor mu böyle rivâyetler?


İster misiniz; ülkenin nüfusu, meselâ, otuz beş milyon çıksın son sayıma göre?!


Devlet İstatistis Enstitüsü o zaman herhalde şöyle bir afiş bastırırdı:


‘Neredesin?’


Bu ülke’den uzun zamandır duyulmayan bir kahkaha sesi yükselirde herhalde!


Ne dersiniz; eğlenceli olurdu aslında?..           


 





Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS