Var mısın?
Estağfirullah efendim, ne haddimize!
Var mısın?
Sayım öncesi, şehirlerimizdeki reklâm panolarını kaplayan afişte bizlere sorulan soru idi bu.
Soruda kullanılan birinci tekil şahıs sigâsına dair sergilenen münâsebetsizlik ve nezâketsizlikten içim bulandı, fakat, siyâsetçilerimizin ve devlet adamlarımızın mühim bir kısmının son yıllarda içinde bulunduğu seviyesizlik aklıma gelince normal karşıladım bu hitab tarzını. Siyâsetçisi, devlet adamı, sanatçısı, televizyoncusu ile cümleten tutulduğumuz dil yâresinin onulmazlığını bir vesîle ile daha gördüm; ‘Var mısın?’ ifâdesi ile...
Bizleri, sayılmağa teşvik gâyesi ile hazırlandığı âşikâr olan o afişteki ‘Var mısın?’ sorusunu düşündükçe; ‘ne cevap verebilirim’ diye düşündüm. Soruyu soran merci devletti; cevap vermemek olmazdı. İnsanımızın, vatandaşlarımızın devlet karşısındaki pozüsyonunu göz önüne getirmeğe çalıştım ve nihâyetinde gözlerimin bozukluğuna hükmettim; vatandaş olarak bizlerin, devlet karşısında alabildiğimiz pozüsyonu açık seçik görebilmemiz, benim gözlerimle fark edilemeyecek kadar flu bir pozüsyondu. Devlet karışısında ne kadar küçüldüğümüzü bir vesîle ile daha fark etmek nâhoş bir durumdu.
Devletin bize yönelttiği ‘Var mısın?’ sorusuna verebileceğim cevap da, yukarıda izah ettiğim nâhoş hâlet-i ruhiye içinde zuhur etti:
‘Var mısın?
‘Estağfirullah efendim, ne haddimize!’...
Bendenizin cevabı işte bundan ibâret. Eğer elimde olsa idi, bütün ülkenin duyabileceği bir sesle vermek isterdim cevabımı. Bizim, devletimizin karşısında(Estağfirullah, yine dilim sürçtü, karşısında ne kelime?) ‘var olmak’ mümkün mü? Elbette ‘yokuz’... Üstelik ‘var olmak’ ne haddimize; bizim varlığımız sizin varılığınıza armağan olsun efendim! Biz vatandaşlar olarak, yalnızca kareyi tamamlıyoruz bu ülkede; sizi eğlendirmek, sizi doyurmak, asker doğmak ve şehit olmak için. Gerisi lâf-ı güzaf efendim, bir de sayımla uğraşarak niçin zahmet buyuruyorsunuz?!
* * * * * *
Depremde ölen insanlarının sayısı bile bilinmeyen, hatta bilinmesi devlet büyüklerinin işine gelmeyen ‘bu ülke’de, sayım günü aklıma bir de askerdeki içtimâlar geldi. Sabah akşam bir kaç çavuş, birkaç onbaşı, manga ve takım komutanları ve nihâyetinde batarya komutanı(askerliğimi topçu olarak yaptığımı da belirteyim dedim bu arada) olmak üzere pek çok adam bizi sayardı. Arada izinli olanlar, revire yazılanlar ve benzerî mazâretleri dolayısı ile içtimâda bulunmayanlar hâriç oradaki mevut da tabii olarak bizim o günkü nüfusumuzu oluştururdu. Bu sayım, istisnâsız(Cumartesi ve Pazar günleri hâriç) her sabah ve her öğlen tekrarlanırdı. Üstelik bendeniz, bir seferde doğru sayıyı bulduklarını hatırlamıyorum, muhakak her seferinde bir veya bir kaç tekrar yaşardık. Bir yığın evrak elden ele dolaşır ve nihâyetinde mevcut sayı bulunur ve cümlemiz rahat bir nefes alırdık. Sizin anlayacağınız birkaç yüz kişiyi bir seferde saymayı bile beceremezlerdi ve bendeniz buna çok gülerdim; gizli gizli tabii ki!.. Sayım günü memurun sorduğu soruları düşününce nüfus sayımı yapmayı da ne kadar bildiğimiz belli oldu! Ne bir sosyolojik tahlil gâyesi, ne de benzerî ilmî tecessüs izine tesâdüf edemedim sorularda. Abuk sabuk sorulardan müteşekkil bir sayımdan geçtik. Ben olsaydım, ne mi sorardım? Çok soru sorardım, fakat en azından şu iki soruyu muhakkak sorardım:
Ermeni Soykırımı Tasarısı’nın Amerikan Temsilciler Meclisi’nde görüşüleceğinin tartışıldığı günlerde Türkiye’de niçin sivil toplum tepkisi oluşmamıştır? Türk milletinin millî reflekslerine ne olmuştur?
Bu ülke’den gitmek, bu ülke’den kaçmak istiyor musunuz?
Evet... Bu iki soruyu muhakkak sorardım.
Geçtiğimiz yıl içinde, Adenouar Vakfı’nın Türkiye’de yaptığı bir araştırmayı gazetelerde okumuş ve bu sütunlarda bu araştırma ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmış idim. Tekrâren hatırlatayım; mezkûr araştırmaya göre bu ülke’nin gençliğinin % 40’ı ülkesinden gitmek istiyormuş...
Sayım gününden bir gün önce, müdâvimi olduğum arkadaş yazıhânelerinden birine itiyâdım olduğu üzere uğradım. Masa üstü yayıncılık ve tasarımcılık yapan sevgili kardeşimi yine bilgisayar başında buldum. Yanında yine dost simâlar. Üzeri itinâ ile yazılmış ince uzun zarfların adreslerine
çaktırmadan bir göz atınca, dikkatimi çekti; adreslerin hepsi aynıydı ve hepsi Amerika’ya gidiyordu mektupların. Mektubun içi de bilgisayarda yine aynı itinâ ile yazılıyordu. Mektupların hikmetini anlamıştım; ‘green kart’ başvurularıydı bunlar. Dostlar ‘bu ülke’den gitmek istiyorlardı. Ve kim bilir daha ne kadar çok dost, daha ne kadar çok insanımız ‘bu ülke’den gitmek istiyordu? İşte ben bu soruyu sorardım muhakkak:
‘Bu ülke’den gitmek istiyor musunuz?’
Aslında bana kalsa kapıyı açmazdım belki de sayım memurlarına. Annemden korkuma açtım mecburen, çünkü annem; ‘başıbozukluk yapma’ diyecekti. Bunu göze alamadım. Fakat, kapısını açmayan çok sayıda vatandaş olduğunu duyuyorum. Size de geliyor mu böyle rivâyetler?
İster misiniz; ülkenin nüfusu, meselâ, otuz beş milyon çıksın son sayıma göre?!
Devlet İstatistis Enstitüsü o zaman herhalde şöyle bir afiş bastırırdı:
‘Neredesin?’
Bu ülke’den uzun zamandır duyulmayan bir kahkaha sesi yükselirde herhalde!
Ne dersiniz; eğlenceli olurdu aslında?..
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi