Bir mesih denemesi: Hasan Mezarcı ve
‘Deli deli küpeli / kulakları küpeli’ paranoyası...
Türk medyası uzun zamandır yakalayamadığı fırsatı nihâyet yakaladı ve bu sefer ellerine, kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz misâli, bir mesih denemesi; Hasan Mezarcı düştü. Malûm kanallar aralarına aldılar ve kedinin yumakla oynadığı gibi, Mezarcı ile oynuyorlar. Bir tv kanalının, ekranın neredeyse tamamını kaplayan abuk çehresi ile şöhretli haber sunucusu, Mezarcı ile yaptığı röportajı elinden geldiği kadar uzatıyor ve eğlencesinin tadına varmak için yoğun bir çaba sarf ediyor.
Mahallelerimizdeki meşhur meczupların arkasından, deli deli küpeli / kulakları küpeli çığlıklarıyla koşuşturan çocukların eğlencesine dünüştürüyorlar vakıayı; çocukların masumluğunun eksikliği ile... Tabiî, mesih iddiasındaki şahsın, mesihlik iddiasının yanında, bir de Türkiye’de siyâsî görüşlerinden dolayı tu kaka edilmiş ve ülkenin güvenlik konseptinin, tehlike skalasında birinci sırada takdir ettiği iç düşmanının islâmî kimliğinin olması, medyanın eline zengin(!) bir malzemeyi daha veriyor. Şuuraltları harekete geçiyor ve içlerindeki İslâm düşmanlığını, fırsat bu fırsat diyerek vurun yalancı mesihe oyunu ile sahneleniyorlar. Mezarcı’nın cinsel problemlerinden aile içi ilişkilerine kadar tüm bilgiler, İslâm paranoyalarına malzeme teşkil edebiliyor ve bu infaz için her şey mübah kılınıyor. Hatta ve hatta, medyamızın yaşlı yazarı Oktay Ekşi, Mezarcı ile tatmin olmuyor ve hazır saldırırken, yolunu bulup bağlantı kuruyor ve bir takım marazî isimlerin yanında, yan yana gelmesi ancak cahillikle izah edilebilecek olan Said Nursi hakkında da kılıksız diye yazıyor. TBMM’de milletvekilliği yapmış olan Hasan Mezarcı’nın trajedisi üzerinden siyâsî ve dinî düşmanlıklar sergileniyor...
Hasan Mezarcı’nın trajedisi de, şahsî bir takım marazların ve rahatsızlıkların hâricinde, Türkiye’de müslümanların ve din eğitiminin ayrı bir trajedisi. Mezarcı’nın mesihlik iddiası, dilden dile fısıltı hâlinde dolaşan, bir takım mânevî(!) işâretlerle tesmiye olunan mehdilik iddialarının askine, bizzat Mezarcı tarafından sesli olarak dillendirilmiş bir mesihlik iddiası. Görünen tablo ile, bahse konu mesihlik iddiasını hezeyân olarak tespit etmek için, ne psikolog olmağa, ne de ilâhiyatçı olmağa gerek olmadığı âşikârdır. Mezarcı, alenen rahatsızdır. Rahatsızlığının derûnunda dinî eğitimine dair ne gibi izler bulunmakatadır? İşte üzerinde durulması ve tahkik edilmesi gereken durum budur. Belki burada sorulması gereken ikinci bir soru vardır; bizdeki mehdi beklentisi ile Hristiyanlıktaki mesih beklentisi arasındaki benzerlikler nelerdir ve bu iki beklenti, tarihin hangi kavşağında buluşmuşlar, hangi teolojik zeminlerde birbirine karışmışlardır?
İsa mesih iddialarının, bizim aynamızdaki aksi görüntüsü, mehdi beklentisi olarak arz-ı endâm etmekte. Bizdeki iddiaların daha da derin izler bırakmasının sebebi, yazımızın başında belirtiğimiz gibi, gizli ve dilden dile fısıltı hâlinde dolaşıyor olması. Bizim ülkemizde, hâl-i hazırda fısıltı hâlinde dolaşan kaç mehdinin bulunduğu meçhul. Mehdinin dünyaya gelmesi ve ardından dünyadaki zulmü ortadan kaldırması daha pratik bir metod gibi geliyor müslümanlara. Kurtarıcı beklemek kadîm bir hastalık, tüm vazifeleri farz-ı kifâye ye tebdîl ediyor. Yalnızca dinî mehdileriz yok bizim, siyâsî mehdilerimiz, futbol mehdilerimiz, finans mehdilerimiz, kültür mehdilerimiz... Uzar gider bizim kurtarıcı listemiz, kurtarıcısız rahat edemeyiz millet olarak!
Mezarcı, hiç olmazsa alenî iddaların sahibi ve mâzur görülebilecek sıhhî sebepleri var.
Ya hâfi kurtarıcıları, irâde törpüleyicilerini ne yapacağız ..�"> ���?�s=MsoBodyText>Türk siyâsetinin Karaoğlanı Ecevit’in devr-i iktidarında başına gelenler ise pişmiş tavuğun başına gelenlerden az değil aslında, fakat, kendisinin aldırdığına dair bir âlâmet yok ortada. Türk solunun acar çocuğu Ecevit, bir zamanlar halkı tribünden sahaya davet eden Ecevit, 12 Eylül darbesine karşı kaleminin ucundan damla damla demokrasi akıtan Ecevit, dürüst politikacı imajının sermayesini hâlâ tüketemeyen Ecevit, en solcusundan refikası Rahşan Hanım ile birlikte, solculuğun olmazsa olmazı hükmündeki, ezilen sınıflar için mücadele gibi bir siyâsî argümandan haberleri bile yokmuş gibi görünüyorlar. 1970’li yıllarda işçi sınıfının iktidarından söz eden sanki onlar değilmiş gibi davranıyorlar. Partilerine, sanki, babalarının terekesinden çıkmış gibi sahipleniyorlar. İşin en trajik tarafı da; sol bir partinin genel başkanı Ecevit iktidarda ve siz kimlerin kurtarılmaları gerektiğini düşünürsünüz? Banka hortumlayanların mı, yoksa işçinin, köylünün, esnafın, sokak çocukların, kimsesiz kadınların mı?!
Hayatınız boyunca işçi, köylü, esnaf diyeceksiniz ve iktidarınızda ise, bu sınıfların alın teri ve emeğinin üzerine kene gibi yapışan sermaye sahiplerinin kılıcını sallayacaksınız, bu da yetmiyormuş gibi, devleti soyan ve bankaların içini boşaltan bu insanlar için af çıkarmanın yollarını arayacaksanız?
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi