Serbest Fırka-
28 Şubat ve Büyük Birlik Partisi...
Serbest Fırka’nın kendisini feshi(!) ve 28 Şubat, Türk demokrasisinin iki uçtaki nekâhet dönemleri.
Bu iki nekâhet dönemi arasında pek çok koma durumu, hatta, bitkisel hayata mâruz kalmalar var.
Uzun yıllar süren ve galat-ı meşhur ile; ‘makineye bağlı’ bir demokratik hayat.
‘Makine’; demokrasinin aksine, tıkır-tıkır işleyen bir zindelikte; Serbest Fırka’nın kapatılışında da, 28 Şubat’ta da, iki talihsizliğin arasındaki pek çok demokrasi kesintisinde de aynı âhenkle fonksiyonunu icrâ etdi, kendi kaygılarını ortadan kaldırdı. Aradan geçen yetmiş bir yıllık döneme baktığımızda, Türk demokrasisi hâlâ emeklemeğe çalışan geçkin bir çocuk, âdatâ bir prematüre; dengesiz hareketleri var ve yetmiş bir yaşının rağmına, suya ‘bu’, ekmeğe ‘mama’ diyor. Hatta 40 yılık ‘baba’sına bile giderken, ancak ‘baba attâ gitti’ diyebildi.
Tersinden bir bakış açısı ile, demokrasi kesintilerinin her biri, kendinden sonraki dönemin demokratik açılımlarını da belirledi. Kendinden sonraki siyâsî boşlukların doldurulmasına zemin hazırladı. Bu boşluğa talip olacak olanlar için altun tepsi içinde fırsatlar doğdu demokratik kesintilerin ardından. Bahse konu boşlukları hasbe’l-kader dolduranlar veya talip olanların beceriksizlikleri bu mantık silsilesinin kabahati değildi. Yalnızca, demokrasi kesintileri sonrasındaki siyasî partilerin ‘makine korkuları’ndan ibaretti; Türk demokrasisinin kaplumbağa hızındaki gelişme çizgisine mahkûmiyeti...
Kuruluş gayesi ve fesih(!) şeklinin üzerindeki tarihî yorumları bir kenara bırakırsak eğer, Serbest Fırka’nın feshinin, kendinden onbeş yıl sonraki Demokrat Parti’nin üzerine oturacağı siyâsî zemine gebe olduğu bir vakıa. Demokrat Parti’nin kurucularından birisi olan Adnan Menderes’in, Serbest Fırka’nın Aydın İl Başkanı oluşu bu noktada mânidar. Ayrıca yine Serbest Fırka’nın kurucularından ve Demokrat Parti’nin İzmir İl Başkanı Dr. Ekrem Üstündağ’ın, Osman Okyar(Fethi Okyar’ın oğlu)’a söylediği şu sözler Demokrat Parti’nin üzerine oturduğu siyâsî konjonktür için çok önemli:
“Eğer serbest Fırka tecrübesini geçirmemiş olsaydık, İzmir’de bir çok yerde Demokrat Parti’yi kurmakta büyük güçlükler çekecektik. 15 yıl evvel serbest Fırka’da görev yapmış olanların önemli bir kısmı Demokrat Parti’de yer aldılar...”(Fethi Okyar’ın Anıları., Osman Okyar/Mehmet Seyitdanlıoğlu., Türkiye İş Bankası Yayınları)
Serbest Fırka hangi gayeye hizmet etmesi için kurulmuş-kurdurulmuş olursa olsun, kuruluşu da fesih kararının gerekçelerine dair trajedi de, Türk demokrasisi için önemli bir kilometre taşı olarak tarihteki yerini aldı. Serbest Fırka’nın yaşadığı fesih trajedisinin üzerinden bir Demokrat Parti yükseldi. Halkın 1950 seçimlerindeki DP’ye teveccühünün ardında, Serbest Fırka’ya beslenen ümidin aynısı vardı. Halk baskıcı idarelere tavrını gösteriyordu...
27 Mayıs Darbesi de bu mantık silsilesi içindeki yerini aldı yıllar sonra.
“Makine’ işledi ve kendi kaygılarını gidermek için iş başı yaptı. Kendisini yağladı, bakımını yaptı ve rektifiyeden geçti 27 Mayıs’ta. Ardından 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’nin yükselişini izledi Türkiye. Türk demokrasisinin umudunun adı Adalet Partisi idi o dönemde. Nitekim, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’in 1965 seçimlerinde Sakarya meydanında halka hitâben söylediği şu sözler de 27 Mayıs ve öncesine dair önemli bir tespitti:
“Artık Türkiye’de herkes göğsünü gere gere müslümanım diyebilecek...”(Süleyman Demirel/1965)
Ne Demokrat Parti ne de Adalet Partisi, Türkiye’nin demokratikleşmesinde, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığının hayata geçirilmesinde, sivil toplumun oluşmasında, ekonomideki devlet tekelinin kaldırılmasında, vergi, adalet ve sağlık reformlarında yeterli olabildiler. Çünkü her iki parti de özgür bireye değil, seçmen tipine yatırım yaptılar. Kendilerinden önceki baskılardan, fakirlikten yılmış halkın bir ânlık nefes alışının üzerine çöktüler. Devletin üzerine çöreklendiler ve partizanlık yaptılar. Adalet Partisi, 27 Mayıs sonrasının kendisine sağladığı siyâsî avantajları acemî bir kumarbaz gibi harcadı. Kısır parti çekişmelerinin içinde yıldan yıla eriyip gitti 1965 seçimlerinin getirdiği halk kredisi.
Ardından 12 Eylül’de, ‘makine’ tekrar kendisini rektifiye etti.
Uzun bir nekâhet dönemine girdi Türk demokrasisi.
Bunun ardından yeni bir oluşum gerekiyordu, konjonktür hep bunu icap ettirmişti.
Anavatan Partisi kuruldu. 12 Eylül Darbesi’ne ve siyâsî yasaklara tepkinin adı Anavatan Partisi olmuştu 1980’li yıllarda... Başlıca parolasında ‘milliyetçi-muhafazakâr’ fikirlere atıflar vardı. Diğerlerinden istisnâî uygulamaları olmakla beraber, bu uygulamalar Özal’ın şahsıyla sınırlı kaldı ve Özal’ın ardından statükonun eline geçti, hâlâ statükonun emrinde icrâ-ı faaliyet eyliyor.
28 Şubat’ta ise darbenin şekli değişmiş, darbe-light olarak demokrasiyi ve TBMM’yi askıya almıştı ‘makine’. Anavatan Partisi’nin satükonun emrine girmesi ile birlikte Refah Partisi halkın ümitlerine muhatap oldu. Siyâsî tepkinin odaklandığı adres hâlini almıştı. Önce mahallî seçimlerde, sonra da genel seçimlerde önemli bir başarı ile iktidar partisi oluverdi Refah Partisi. Otuz yıllık bir siyâsî mücadele sonunda gelen iktidar mürüvveti büyük bir hüsran ile neticelendi. Çünkü Refah Partisi bırakınız iktidarı ve ülkeyi yönetmeyi, kendi partisini bile yönetmekten âcizdi. Öncelikler sıralamalarını, Çankaya’ya ve Taksim’e câmii inşaatı, Libya’ya resmî seyehat, rektörlere selâm tâlimleri, Başbakanlık konutunda sözde ûlemâya iftar davetleri olarak belirleyen Refah Partisi ne olduğunu anlamadan kendisini İstanbul’da patlak veren ve magazin tarafları ağır basan tarikat skandallarının ortasında buluverdi. İktidar olmak liyâkatin hücceti değildi, bir kere daha tecellî etmişti bu...
18 Nisan seçimleri de işte bu kaosun ardından yapıldı, sonuçlarını ne 28 Şubat’ın, ne de bir önceki iktidarın sicilinin belirlenmesine fırsat verilmedi, çünkü Apo Türkiye’ye getirildi/gönderildi ve bambaşka bir süreç başladı. Bu süreçte PKK gibi bir riskli meselede, iktidara, maraza çıkarmayacak bir partner gerekiyordu ve bu partner de PKK terörünü siyâsî propaganda aracı olarak sandığa taşıyan mHPden başkası değildi. Şehit tabutlarının ardında siyâset yapan mHP, iktidarın ucundan tutunca, kendi siyâsî alfabesinden P -K - K harflerini siliverdi.
28 Şubat bugün tüm ağırlığı ile ber-devam.
28 Şubat’ın toplum üzerindeki cenderesi her geçen gün sıkılıyor.
Toplum nefes almakta yine güçlük çekiyor.
28 Şubat’ın muhakkak siyâsî bir neticesi olacak. Halkın içten içe kaynadığı bir vakıa. Hem mevcut iktidar partileri, hem de 28 Şubat döneminin iktidar partileri, ki, TBMM’deki bu günkü sözde muhalefet partileri, tükenmeğe devam ediyorlar. mHP’nin hangi fikrî geçmişten geldiğine dair hiç bir emâre kalmadı. Milliyetçi deseniz, hiçbir konuda milliyetçi gibi hareket etmedi. Muhafazakâr deseniz, değme solcudan daha solda siyâsî pozüsyonları var iktidarda. RP deseniz, Erbakan’ın affı ve partilerinin kapatılma dâvâsı arasında sıkışmış kalmışlar ve ülkede neler olup bittiğinden bile hebar-dâr değiller. Anavatan Partisi ve Doğruyol Partisi’nin artık söylenecek sözleri kalmadı, baraj problemleri var. DSP ayakta durmakta zorlanan bir lider tarafından play-back yaparak yönetiliyor; suflelerle. Hemen tüm partilerin sırtında bir kambur var. O kamburun adı; 28 Şubat...
Bu siyâsî zeminde ayakta kalabilen tek parti ve tek lider var; Büyük Birlik Partisi ve Muhsin Yazıcıoğlu...
28 Şubat’tan mezun olan toplum mühendislerinin, TBMM ve toplumun manevi değerleri üzerindeki otoritesine karşı, hiç bir çam devirmeden, hiç bir kurumu tahkir etmeden direnen ve karşı olma pozüsyonunu siyâsî çerçevenin dışına taşırmayan Büyük Birlik Partisi, fiili olarak devam eden 28 Şubat sürecinde sicilini temiz tutmayı başarmış ve ayakta kalan tek parti konumunda bu gün.
28 Şubat’ın gölgesi altında serinlenen mevcut iktidarın, Apo’nun idamının TBMM’ye gönderilmesinin ertelenmesi/engellenmesi ve apar topar çıkarılan İnfaz Yasası ile Apo’nun affının alt yapısının hazırlanmasının haricinde, ülkenin karşı karşıya bulunduğu hiç bir meselenin hakkından gelememesi ve yaşanan ekonomik kaos sebebiyle ülkenin siyâseti yeni, yepyeni beklentiler içine sürüklenmiş durumda. Bileşik Kaplar teorisinde olduğu gibi, birilerinin battığı suda muhakkak yükselen birileri olmalı. Bu yükselişin adı bu gün artık Büyük Birlik Partisi... Halkın dilinde, kulaktan kulağa telâffuz edilen tek parti Büyük Birlik Partisi... Fakat Büyük Birlik Partisi’nin de bu tür bir beklentinin karşılanabileceği bir merkez olmak gibi zarureti söz konusu ve dünden daha yoğun, humalı bir faaliyete mahkûm artık. Siyâsetin modern propaganda gereklerinden merkezde oluşturulacak yetkin kadrolara, tüm il teşkilatlarını tâbi tutacağı eğitim çalışmalarından etkin bir gençlik organizasyonuna, gölge kabine gibi çalışacak uzman kurullarından basın ile ilişkileri tanzim edecek fonksiyonel gruplara kadar planlı çalışmalara mecbur Büyük Birlik Partisi.
28 Şubat’ın ülkeye yaydığı tedirginlik, mevcut iktidarın kokuşması, önümüzdeki seçimlerin neticesini, geçmiş demokrasi kesintilerinin ardındaki seçim neticelerine paralellikten tevârüs edeceğine dair mantık silsilesinin doğruluğu için malzeme bolluğu yine söz konusu ve gelişmeler de bu minval üzre tecelli etmekte.
Bu durum bendenizi heyecanlandırıyor, ya sizi?!
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi