Keyifli bir hergele: Ertuğrul Özkök
Hürriyet Gazetesi’nden Ertuğrul Özkök’ü hep ilgiyle okumuşumdur. Ayrı bir cins gibi gelir bana. Sanki ‘bu ülke’de yaşamıyor da, bizi dışarıdan izliyormuş gibi birisi. Gazetedeki köşesinde kullandığı fotoğraftan bakarken ‘bu ülke’ye, bizlere, sanki, okyucularına birşeyler söylemek isteyip de, aynı lisânı kullanmadığı için söyleyemeyen, lâkin, yüzündeki gizli ve mânâsız tebessümle durumu idare eden bir yabancı(strengers in the night, Özkök böyle yapıyor, araya illa ki 1968 kuşağına ait bir şarkı ismi yerleştiriyor parantez içlerine) hissi verir bana. Hele ki bazen, papyonlu, redingotlu(bu komik kıyafetin ismini doğru yazmışımdır umarım) kıyafetlerle görürüm onu, işte o zaman, Discovery Chanel’daki belgeselleri hatırlarım, bir de k filmini. Aslında, bir tipolojinin temsilcisi Ertuğrul Özkök. Kendisine benzer yazarlar çok bizim medya dünyamızda. Köşelerindeki en büyük imtiyâzları, telefonları çaldığında ahizenin diğer tarafındaki sesin bir bakana, bir komutana, bir müsteşara, başbakana, cumhurbaşkanına(Allah’tan Sezer böyle alışkanlıkları yok), bir büyükelçiye ait olma ihtimalleri. O bana bunu dedi, ben ona şunu dedim, felân durumu tehlikeli görüyor, feşmekân durum sakinledi diyor gibi tele-muhabbetlerin aktarıcısı ve sanki siyâsetin hava durumu okuyucusu gibi Özkök ve benzerleri...
Geçtiğimiz haftalarda daha da ilgi alanıma giren yazılar yazdı Ertuğrul Özkök. Bir grup milletvekilinin Küba seyahati ile ilgili aklınca ‘sıra dışı’ bir yorum yaptı. Kamuoyunun ve hemen tüm aklı başında yazarların tepkilerini çeken Küba seyehatine sevimli(!) bir bakış sergiledi. Kendisinin delikanlılık günlerinin hatırâları arasındaki benzerliklerden hareket ederek, ne kadar da hoş bir gezi olduğunu yazdı. Bir grup milletvekilinin bir dış gezisi, kendi anıları içinde, lise döneminde, bir grup arkadaş ile, ilk genelev ziyaretini de içeren, ilk Ankara gezisi arasında parallellikler kurdu, öbür milletvekillerine de “Meclis’i kırmayı” tavsiye ederek, lâubalilik sınırlarını çoğu zaman olduğu gibi aştı. Bu da yetmiyormuş gibi, yazısının sonunu, “Anlayacağınız, henüz keyifli birer hergeleden başka bir şey değildik. Tıpkı Küba’da çılgınca eğlenmeyi keşfeden milletvekilleri gibi” diyerek , ‘rahat insan’ imajı arkasında, edep sınırlarını zorladı. Ülkenin içinde bulunduğu durumu da kendi hafifliği ile tartarak, millevekillerini, “hayatın sadece F tipi cezaevi, af, şu bu kanunları 312. maddeden olduğunu” sanan mâsumlar olarak görüp, ‘bırakın garipler biraz eğlensin!’ buyurdu. Grubun elebaşlarından biri, eski bir sendikacıymış, o Küba plajlarında, bozkurt selamı veren koyu milliyetçi arkadaşı ile voleybol oynarken, Türkiye’de, işçi-memur, üç beş kuruş ücret uğruna sokaklara dökülmüş ne gam! Önemli olan bu adamların “hayatın renklerini”, “eğlenmeyi” keşfetmesi, “kadınları öpmesi”, “güzel kadınlara bakması”. Gerisi fani şeylermiş, üstelik bu fani(bu –fani- kelimesinin yazılışı kendisine ait, -fâni- olarak yazılması gerektiği bizim okuyucuların dikkatinden kaçmamamıştır diye düşünerek belirteyim dedim) şeyler, Özkök’e gençliğinde “ruhunu basan devrimci afaganlar”ı(-afagan- dediği de –hafakan- olmalı herhalde büyük yazarın) hatırlatıyormuş. Şu eski tüfek solcuların fikirsel(-sel- eki yakışıyor bunlara) mutasyonuna da bayılıyorum, adamlar değiştiler mi tam değişiyorlar, tanı tanıyabilirsen. Prof. Mındıkoğlu’nda operasyon geçiriyorlar sanki! Hele meslek ahlâklarına kimse toz konduramaz Ertuğrul Özkök gibilerin. Meselâ, ser verirler de, haber kaynaklarını vermezler, öldür Allah ifşâ etmezler haber kaynaklarını, öyle de sır ehlidirler...
Türk medyasında Ertuğrul Özkök, sınıfının en büyük özelliklerinden birisi, başat olanı belki de(onlarla ilgili bir yazıda aklıma hep onların lûgatindeki kelimeler geliyor nedense!), askerlerle aralarının iyi olması. Komutanların düzenlediği toplantıların VIP davetlileri onlar. Aralarındnan su sızmıyor. Önemli açıklamalar daima öncelikle onlara yapılıyor, onlar da ‘üst düzey yetkili’ müsteârıyla bu açıklamaları manşete çıkarıp, ülkenin gündemini belirleyiveriyorlar, fakat, geçtiğimiz hafta ne olduysa oldu, malûm iki kesimin arasında bir çatlak meydana geldi ve sızmayan sular güldür güldür akmağa başladı bu çatlaktan. ‘Beyaz Enereji’ operasyonu ile ilgili yine Etuğrul Özkök’ün gazetesindeki manşette başlayan ‘düğmeye basma’ tartışmasında konuşan üst düzey askerî yetkilinin kimliğini gene açıklamadı, meslek ahlâkının zirvesindeki Ertuğrul Özkök. Genel kurmay’ın ‘üst düzey komutanın ismini açıklasınlar, gerekli işlemi yapalım’ çağrısı bile Özkök’ü haber kaynağına ihanet ettirmedi. Ertuğrul Özkök, geçen hafta, 28 Şubat döneminde, ‘bu defa işi silahsız kuvvetler çözsün’ açıklamasının sahibini de(Güven Erkaya) manşetten ‘üst düzey askerî yetkili’ sıfatı ile vermiş ve Genelkurmay Genel Sekreterinin aynı gazeteden Sedat Ergin’i arayarak bu üst düzey askeri yetkilinin kimliğine dair sorular sorduğunu ve kimliğini araştırdığını yazarak, Ergin’in haber kaynağını o zaman da açıklamadığını yazdı. Fakat, dönemin Gerelkurmay Genel Sekreteri, emekli tümgeneral Erol Özkasnak, hâlden vazife çıkaratarak duruma müdahale etme ihtiyacı hissetdi ve açıkladı: ‘O dönemde Genelkurmay karargahıyla çalışabilmek için askeri kaynaklı haber kırıntılarını bile manşet yaparak komutanlara yaranmaya çalışan, karargah
bir şey söylemeden haber kaynaklarını ihbar eden kalemler, bugün benim kaynak soruşturması yaptığımı iddia eden kalemlerdir. 28 Şubat sürecinde TSK, toplumun sivil dinamiklerini aydınlatmak ve Cumhuriyet'e yönelik tehlikelere karşı demokratik yoldan harekete geçirmek için büyük çaba sarfetmiştir. Bu konuda basınımızın katkıları da unutulamaz. Ancak bu tehlike atlatıldıktan sonra o süreci ve komutanlarını küçük düşürmeye dönük haberler gazetecilik etiğiyle bağdaşamaz.’.
28 Şubat döneminin dostluğuna gölge düşmüştü. Emekli tümgenaral Özkasnak, bununla da yetinmedi ve Özkök’e karşı açıklamalarında daha da sertleşerek; ‘Silahsız kuvvetler kavramı, Oramiral Erkaya ile her sohbette O günün koşulları ne benim komutanlarım hakkında böyle gayri ciddi bir üslup kullanmama, ne de Sedat Ergin'in 'morlusu' diye yanıt verme cü’reti göstermesine uygundu.’ kullandığımız bir kavramdı. Oramiral Erkaya'nın böyle bir demeç vereceği o dönemin Genelkurmay Başkanı ve karargahının bilgisi dahilindeydi. Bu nedenle benim Sedat Ergin'i arayıp, 'mavilisi mi, beyazlısı mı söyledi' diye kaynak soruşturması yapmam söz konusu değildir. O günün koşulları ne benim komutanlarım hakkında böyle gayri ciddi bir üslup kullanmama, ne de Sedat Ergin'in 'morlusu' diye yanıt verme cü’reti göstermesine uygundu.’ dedi.
CÜ’RET DEMOKRASİSİ
Özkasnak’ın 28 Şubat dönemine dair; ‘O günün koşulları ne benim komutanlarım hakkında böyle gayri ciddi bir üslup kullanmama, ne de Sedat Ergin'in 'morlusu' diye yanıt verme cü’reti göstermesine uygundu.’ tespîti, o günlerin ilişkilerine ait önemli ipuçlarına hâiz. Beyaz Enerji’ operasyonunun nelere kâdir olduğunu bu iki kesim arasındaki tartışmanın boyutları açıkça göstermekte. 28 Şubat mimarları arasındaki çatlaktan daha neler sızacak Allah bilir. Umulur ki çatlak derinleşsin ve hakikatler de gün ışığına çıksın. 28 Şubat’ın asker mimarları ve medyadaki dostları arasındaki çatlaktan ilk sızan ilginç bir kavram oldu. Etkileri halen de devam eden 28 Şubat dönemi siyâsî rejiminin adı: ‘Cü’ret Demokrasisi’... Bir gazetecenin kaynağını açıklamama gibi bir lüksünün olamayacağına dair açıklama yapan general ve 28 Şubat dönemindeki çalışma arkadaşları, kimbilir dönemin siyâsîleri karşısında nasıl tavırlar takınıyorlardı? Bu demokrasi biçiminde kimlerin ‘cü’ret mağduru’ olduğu hafızalarda... Aynı ‘cü’ret mağdurları’nın bu günlerde sergiledikleri demokratik tepkiler, ancak, Levent Kırca’ya malzeme olacak nitelikte. Bu arada olan, Ertuğrul Özkök’ün meslek ahlâkı hususundaki titizlenmelerine oldu ve belki de hiç beklemediği bir yerden yalanlandı. Bu satırlar, 14 Ocak günü Sedat Ergin’in Hürriyet’deki yazısında ‘Paşa hatırlamıyor’ açıklamasını yaptığı gün yazıldı, bu sebeple tartışmanın muhtemel devamına dair yorumlardan mahrum. Ancak Ertuğrul Özkök, önümüzdeki Pazar yazısında âdeti olduğu üzre yine gençlik günlerine ait şarkılardan, filmlerden, okuduğu kitaplardan ve aşktan söz edecek gibi görünüyor. Olsun! Bendeniz yine kendisini ilgi ile okumağa devam edeceğim. Bu sınıf, Türkiye için Avrupa Birliği’ne girişimizi kolaylaştıracak kültürel bir zenginlik. Mardin’in ücrâ köşelerinde ateşe tapanları okuduğumda hangi hayret hislerine gaaarkkk(afedersiniz) oluyorsam, bu sınıfı takip ederken de aynı hislere kapılıyorum. Nâdiratdan olan herşeye karşı ilgiliyim netekim!...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi