Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > Falconetti hukuka tosladı ve devletin tepesi attı...

Falconetti hukuka tosladı ve devletin tepesi attı...



Ülkenin içler acısı durumu olmasa, aslında devletin tepesinde geçtiğimiz hafta yaşanan kriz, tıka-basa kara mizah malzemesi ile dolu, fakat, müstemleke valisi gibi sık sık ülkemizi ‘gözden geçirmeğe’(!) gelen IMF yetkilileri Fischer ve Cotarelli’nin kulağına gider de, cümle âleme rezil-i rüsvây oluruz endişesi ile, dilimin ucuna ucuna gelen mizâhî satırlar, sadrımdan bu satırlara aksetmiyor bir türlü. İşin ucunda elin gâvurlarına karşı mahçup olmak var. Aslına bakarsanız krize dair yazı yazmak için Gaddarzalim Yarımalim Hazretleri’nin yerinde olmak vardı bu hafta, kıskanmıyor değilim hani kendisini. Bu ülke durmaksızın kendisine malzeme yetiştiriyor ve Gaddarzalim Hz.’leri de(kalemine sağlık, çünkü, kendileri  yazılarını hâlâ kalemle yazıyor) yazıyor da yazıyor maşâallah....


İhtiyar ve geçimsiz başbakanımızın, kameralar önünde titreyen sesi ve hatta titreyen her yeri ile; ‘terbiye hudutlarını aşan hakâretlere mâruz kaldığı’ şeklindeki açıklamasını dinlerken, aklıma önce futbol sahalarındaki hakemlerin muhatap olduğu türden hakâretler geldi. Fakat, şöyle derinden bir titreyip kendime geldim ve geçimsiz ve aksi ihtiyarın muhatap olduğu şahsın Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer olduğunu düşününce, aklıma üşüşen ve futbol sahalarında azarlanan hakem ihtimallerini  hemen def’ettim. Aksi ihtiyarın ‘hakaret’ dediği başka bir şey olması gerekiyordu. ‘Devlet geleneklerinde bugüne kadar rastlanmayan’ diye tek taraflı târif ettiği tavırlar ise bambaşka tavırlar olmalıydı.


Aslında kriz ve savaş, geçimsiz ihtiyar ve Cumhurbaşkanı Sezer arasında değil, hukuk ile hukuksuzluk arasında geçmekte. Adalet ile adaletsizlik arasında, pislik ve temizlik arasında, özel bankalara peşkeş çekilen kamu bankaları ile Devlet Denetleme Kurulu arasında, ‘beyaz enerji yolsuzluğu’nun uzandığı ‘siyâsî kadrolar’ ile bunu soruşturan savcılar arasında bu savaş ve bu kriz. ‘Devletin tepesini attıran’, geçimsiz ihtiyarın üzerinde oturduğu yolsuzluk pisliği karşısındaki aymazlığı.


Bir insanın dürüstlüğü yalnızca kendisinin bizzat karışmadığı skandallardan istihrâç edilemez, tam tersine etrafındaki isimlerin üzerinde dolaşan şaiyalarla da pisliğe bulaşabilir. Tüm ülkenin gözü kulağı son günlerde uçan beş milyar dolarda. Fakat, uzun zamandır hiç kimse batık bankaların açtığı kırk milyar dolarlık kara delikten söz etmiyor. Fısıltı hâlinde kamu bankalarının ‘görev zararı’ndan söz ediliyor o kadar. Bu ‘görev zararı’ sanki bir iş kazası gibi sunuluyor topluma, çünkü, yanyana gelen o iki kelime; ‘görev zararı’, insanın tüğlerini diken-diken eden  iki kelime değil, kısmen soft iki kelime. Bunların yerine, hortumlanan özel bankalarla kamu bankaları arasındaki ‘al takke ver külah’ ilişkisi üzerinde durulsa ve batan özel bankaların zararının kamu bankalarından karşılandığı konuşulsa, okkanın altına kimlerin gideceği âşikâr. Kamu bankaları hangi bakana bağlı ise o bakan ve partisi gidecek okkanın altına.  O okkanın adı da Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’in harekete geçirdiği ve geçimsiz ihtiyarın ruh dengesini bozan ‘Devlet Denetleme Kurulu’.  Denetlenmekten bu kadar ürken bir başbakan, hiç sıkılmadan devlet geleneklerinden dem vuruyor ve cumhurbaşkanına alabildiğine hakaret edip, MGK’da konuşulanları yemeyip içmeyip basının önünde jurnalliyor, üstelik tahrif ederek, çarpıtarak. Çünkü kendisi ve etrafı panik hâlinde. Savcılara sataşıyor, ‘beyaz enerji yalsuzluğu’ndaki bilirkişi üyelerini değiştirtmeğe çalışyor. Kendisine hukuk ve yolsuzluk soruşturmaları karşısındaki ihmalleri hatırlatılınca da traji-komik bir alınganlğına bürünüveriyor. Bu alınganlığı ‘yavuz hırsızın Çankaya’yı bastırma’ çabasından ibâret. Anketlerdeki % 80’lere varan Sezer haklılılğı bunun en bâriz göstergesi....


Devlet geleneklerinde, kamu bankalarını baskı gruplarına peşkeş çekmek var, devlet ihalelerini birkaç aileye pazarlamak var, eğitim ve öğretim eşitliğini hiç saymak var, inanç ve inançların yaşanması hürriyetini yasaklamak var, zaten yeteri kadar üretmeyip ve ürettiğini de adaletle bölüştürmemek var, anlamsız bir istikrar uğruna ahlâkı ve adaleti yolsuzluk sofralarına meze yapmak var... Var da var... Fakat, geçimsiz ihtiyara göre, devlet geleneklerimizde hukukun üstünlüğü yok, ucu nereye varırsa varsın yolsuzlukların üstüne gitmek yok...


Hem sahi, dürüstlük denilince akılllara getirilen adam, 1977 yılında muhalefetteyken iktidar partisinden 11 milletvekiline bakanlık vaadi ile parlamento aritmetiğini değiştirterek hükümet kuran adam değil midir? Yakın tarihimizin en çarpıcı ‘siyâsî ahlâksızlığı’nın örneği, transfer pazarlıklarının yapıldığı yerin adıyla ‘Güneş Motel hükümeti’nin kurucusu da aynı adam değil midir? Bu aynı adamın 1977’de beraber hükümet kurduğu 11'lerinden 2'si Yüce Divan tarafından yolsuzluktan yargılanıp, cumhuriyet tarihinde ilk örnek olarak ağır hapis cezalarına çarptırılmamışlar mıydı? Yine aynı adam, cumhuriyet tarihinin ‘yolsuzluktan düşürülen’tek hükümetinin, Mesut Yılmaz 


hükümetinin Başbakan Yardımcısı değil miydi? Şimdiki hükümeti ‘yolsuzluklar’ nedeniyle sarsılmıyor mu?


Bu arada Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan’dan hiç bahsetmedim, farkındayım. Bazı insanların yüzünde ‘yapışık’ bir gülümseme-sırıtış bulunur. Shaekspear’ın kan banyolarından oluşan tragedyalarını bile seyretse, yüzlerindeki o sırıtış eksilmez, yapışmıştır bir kere. Meselâ Erbakan, mHP milletvekili Mehmet Gül ve  Enver Ören  bu tiplerdendir ilk aklıma  gelen. Hüsamettin Özkan da bu tiplerden birisidir ve kendisi müstakil bir yazının mevzuudur. Cumhurbaşkanı Sezer’in şanssızlığı, Başbakanın Devrek bastonu yerine, Hüsamettin Özkan’ı kullanmasıdır.


Umarız ki, bu savaşı hukuk kazansın, adalet kazansın, bu kavramların millet adına takipçisi Cumhurbaşkanı Sezer kazansın, aksi taktirde kaybeden Türkiye olacaktır...   

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS