Düyûn-u Umûmiye İdaresi’ne beş kala..
Düyûn-u Umûmiye İdaresi’nin üzerinden yaklaşık yüz yirmi yıl geçti.
Yüz yirmi yıl önce, meşhur ve tarihî ‘Muharrem Kararnânemesi’ ile Osmanlı Devleti, iç ve dış siyâsetine dair kurgularını özellikle İngiltere ve Fransa’ya emânet etmiş idi. Yeni üretim ve pazar alanları arayışına giren Avrupa’ya nazaran, Osmanlı Devleti, içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları aşabilmek için, üretimi ve yeni pazar arayışlarını düşünmek yerine, iç kaynaklara başvurmayı tercih ediyordu. Mevcut vergileri arttırdılar, yeni vergiler ihdâs ettiler, avârız adını verdikleri olağanüstü durum vergilerini yaygınlaştırdılar, sikke tağşiş ettiler(değerini düşürdüler), tımarlar iltizâma dönüştürüldü, iç borçlanmaya gidildi ve nihâyetinde Galata Bankerleri’nden kısa vadeli borçlar alındı...
Zamanın bu tepetaklak yuvarlanışı Düyûn-u Umûmiye İdaresi’ne toslamıştı...
Bu haftaki yazıyı ekonomiye ayırmak mecburiyetinde hissettim kendimi, bu kadar olan bitenden sonra başka bir konuda yazmak, nasıl desem; zoruma gitti...
Osmanlı Devleti’nin yüz yirmi sene önce yaşadıkları aslında bize ne kadar da âşinâ değil mi? Vergi arttırmaları, yeni vergi ihdasları, hele hele olağanüstü durum vergilerinin normalleştirilmesi, deprem vergilerinin iki yıl daha uzatılmasını, içini acıtarak hatırlatıyor insana...
Biz, el’ân, tercih etmediğimiz ama mâruz kaldığımız bir takım proğramlarla nereye toslayacağımız hususunda net bir adresten mahrumuz millet olarak. IMF de olabilir, Dünya Bankası da, bir başka yer de, fakat, toslayacağımız kesin; onu kesin biliyoruz. Artık içinde bulunduğumuz durumu tahlil etmek için Asaf Savaş Akat - Mahfi Eğilmez ve Deniz Gökçe’den oluşan ‘şakacı çocuklar gurubu’na dahil olmağa gerek kalmadı. Televizyonlardaki eko-geyik proğramlarındaki assolist ekonomistler sâyesinde(!) herkes ekonominin sırlarına âgâh oldu. Zaten hep hayal etmişimdir; şu spor yazarlarının herbirini bir takımın başına teknik sorumlu yapmak, köşe yazarlarının hepsini de bir kabinede toplayıp, hükümet kurmak ne kadar eğlenceli olurdu diye... Başbakan olarak da da kesinlikle Yavuz Donat’ı atamak, hiç olmazsa, ‘bugün başbakan aradı sesi endişeliydi’, ‘felân bakanla uçaktayız, aşağıda feşmekân barajın üzerinden geçiyoruz’ türünden saçmalıkları yazmağa vakit bulamaz, böylelikle bendenizin de tahammül mülkü virân olmaz...
Aslında içinde bulunduğumuz ekonomik durumun tek kelimelik bir izahı mevcut, evelemeden, gevelemeden, dosdoğru bir izah bu: ‘İflâs’...
‘Bu ülke’, ekonomisi ile, siyâseti ile, ideolojisi ile, sosyal sınıfları ile, üniversiseti ile, hukuku ile, ûlemâsı ile(eğer kaldı ise tabii), akademisyenleri ile ‘iflâs etmiştir’...
Devletin 100 milyar Dolarlık dış borcun altından kalkabilmesi mümkün görünmemektedir. Üstelik bu borcun altından kalkma reçetesi olarak da sürekli iç borçlanmayı reçete olarak sunan ekonomist/politikacılarla. Bütün bunların üstüne, tüğ dikercesine 40 milyar Dolarlık daha dış borcun peşine düşen ve bunun temin edilme ihtimali karşısında bile göbek atan bir ekonomi bürokrasisinin ve medyasının, Türkiye’ye ayak bağı olmaktan başka bir fonksiyonları kalmamıştır. 40 milyar Dolara göbek atan ekonomi bürokrasisi, mezkûr 40 milyar Doların Türk milletine nelere mâl olacağından hiç söz etmemektedir. Alınan kredilerle yatırım yapmayan, üretmeyen, ürettiğini adaletli paylaşmayan bir ekonominin, mevcut 100 milyar Doların üstüne alabileceği 40 milyar Dolarlık bir ek dış borcu ödeyememesi durumunda başına gelecek olan Düyûn-u Umûmiye İdaresi’nden farklı olmayacak ve alacaklı devletler Türk bankalarına veya devletin başka gelirlerine, meselâ vergilerine el koyacaklar. Bunun akabinde gelecek olan ise, iç ve dışpolitika stratejilerimizi belirleme hakkını kendilerinde ‘resmî olarak’ da görmek olacaktır. Kıbrıs’tan çekilmek, Güneydoğu’da istenen tavizleri vermek bu şartlardan sonra rutin işler arasına girebilecektir.
‘Paranın mehdisi’ olarak Türkiye’ye getirilen veya gönderilen ‘Kemal Derwish’ de, “Düyûn-u Umûmiye’nin İdaresi’nin tahsilâtçısı” olarak tarihe geçmek gibi bir akîbete düçâr olacaktır.
İktisadın şuursuz kaanunları, milletin başında bir giyotin gibi gâh iniyor, gâh sallanıyor; Kemal Derwish’in ve titrek Başbakanın kafasına da ne zaman iner kim bilir?
Böyle zamanlarda toplumların kahraman iytiyacı depreşir, ya mehdi beklenir, ya da başka bir kurtarıcı.
Bu gün bizim ülkemiz böyle bir kurtarıcıdan mahrum görünmektedir. Bir mehdi ihtiyacının rasyonelliğinden söz etmek, kendi adıma mümkün olmasa da, ciddi bir muhalefete şiddetle muhtaçtır
ülkemiz. Bu muhalefeti oluşturan, insanlara olup bitenleri tüm çıplaklığı ile anlatan ve çözüm olarak iktisadın şuursuz kaanunlarını değil, daha çok üretime ve adaletli paylaşmağa, daha çok ihracata, kaynakların verimli kullanımına ve eğer sıkıntı çekilecekse sıkıntının devlet idaresinin en tepesinden omuzlanmasına dayalı insanî ve samimî projelerle milletin karşısına çıkan, gelecek dönemin kahramanı olacaktır. Çünkü ülkenin içinde bulunduğu durum, tutuşmaya hazır bir zeminden müteşekkildir, bunu tutuşturacak olan da muhalefet ateşidir; bunun için muhalefet etmek gerektir; elde hangi imkânlar var ise bunlarla. Medya ise medya, çarıkları eskitmek ise çarıklarıı eskitmek; her ne ise... İlkeli-temiz siyâset için işte zemin, sırtında yumurta küfesi taşımayanlar için işte meydan...
‘Tarih fısıltıları değil, nârâları kaydeder’ diyordu merhum Cemil Meriç...
Şimdi nârâ zamanı..
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi