Milliyetçilik mi dediniz?
Geçtiğimiz sene Adenouer Vakfı bir araştırma yapmıştı Türkiye’de; araştırmanın sonuçlarından yalnızca birisi yayınlanmış idi, küçük bir haber olarak. Türk gençliğinin %40’ının Türkiye’den gitmek istediğini ortaya çıkarmıştı bu araştırma. Türkiye’de hiçbir ses getirmedi bu durum, kimse ilgilenmedi bu istatistik ile...
Bir kaç gün önce internette bir siteye girdim; www.mezun.com sitenin ismi. ABD’de yüksek tahsil imkânları ve Green Card işlemleri ile ilgili geniş bilgiler veriyor site. Sitenin verdiği bilgiler arasında Green Card için Türkiye’den başvuruda bulunanların sayısı oldukça önemli, bu sayı ‘yüzbinlerle’ ifade ediliyor, ABD’nin Green Card ile alacağı insan sayısı ise tüm dünyadan 50 bin, yalnızca 50 bin... Geçtiğimiz ay tüm dünyada 13 milyon kişi başvurmuş...
ABD kabul etse vaya birkaç ülke, ‘bu ülke’ boşalacak...
‘Bu ülke’de ‘milliyetçilik’ten ne kadar sıklıkla bahsedilir ve ‘milli birlik ve beraberlik’ lâfları ne kadar çok edilir ve ‘bu ülke’de ‘milliyetçilik’ bir parti tarafından özel isim olarak ipotek altına alınıp tabelâsına yazdırılmıştır. Damarlarında dolaşan asil kandan söz edilir bu milletin, vatanına bağlılığından, bayrağına saygısından, toprağına sadakatinden... Yedi düvele karşı bir yere gitmemiş de, kazma-kürek savaşmıştır cümle âlemle netekim...
Ne olmuştur da devleti-vatanı-toprağı ile bağları bu kadar zayıflamıştır ve ‘bu ülke’den kaçarcasına gitmek istemektedir bu milletin evlâdı?
Neler olduğu artık sağır sultanın bile malûmudur.
Bu gidiş, bu kaçış isteği bir senedir gittikçe yaygınlaşmaktadır ve kimsenin de ilgi alanına girmemiştir henüz. Ne sosyologların, ne siyâsetçilerin ne de devletlû kesiminin!
Bu tür rakamları görünce, Niyazi Berkes’in, “Unutulan Yıllar” isimli hatırâtından bir bölümü hatırladım. Berkes, Amerika’da iken, Prof. Robert E. Park kendisine; “Türk toplumunun, toplum sınıflarının, köy, kasaba, kent, mahallelere varıncaya kadar nüfus, aile, cürüm, evlenme, boşanma, yer değiştirme, kadın-erkek, aile-çocuk ilişkileri” gibi pek çok istatistikî sorular sorduğunu ve Berkes’in bu sorulara cevap veremeyeceğini anladıktan sonra da, “hayret, size ne biçim sosyoloji okutmuşlar” dediğini yazar anılarında ve itiraf eder; “ömrümde bu denli küçüldüğümü hatırlamadığım bir imtihan önünde bulunmadım”(Niyazi Berkes, “Unutulan Yıllar”, İletişim Yay, sf. 126)...
Türkiye’de sosyoloji okutulup okutulmadığı bir yana, Türk gençlerinin bir kısmı hâlâ cüzzamlı muamelesine tâbi tutuluyor üniversite önlerinde. Bir üniversite kapatılıyor, kimsenin gık’ı çıkmıyor.
Milliyetçilik her türlü sosyal ve kültürel tanımlama ihtiyaçlarının hâricinde ikinci planda bir kimlik meselesi. Cumhuriyet Bayramlarında şehir meydanlarında ‘Türkiye-Türkiye...’ diye bağırabilmek için lâzım gelen bir slogan malzemesi.
Kur’ân-ı Kerim’in Vakıa Suresi’nde, ‘Amel defterleri sağından verilenler...’ diye devam eden 7. ve 8. ayetlerdeki ‘sağcılar’ı kendisine yontan ve ilgili ayetlerde sağcıların övüldüğü mânâsını çıkaran bir şaşkın sağ anlayışını bir zamanlar yaşayan Türkiye, K. Deutsch ve Popper arasındaki milliyeçilik tarifleri arasında, kendisine ait bir tarif bulamamış ve kendine özgü olanı da üretememiş bir ülke olarak, hâlâ milliyetçilik anlayışını devletle arasındaki fikrî mânâdaki ensest ilişkiye dayandırmakta.
Fert kavramını öncelikler sıralamasında en arkalara bir yerlere atan Türk milliyetçilerinin zihni faaliyeti(faaliyetsizliği), fert kavramının yerine, kof, şişirilmiş, abartılmış, aslı-astarı olmayan, ikinci sınıf köylü dayanışmasından ibaret bir ‘biz’ kavramını yıllardır kabaca işlemiş ve inisiyatifsiz, bilgisiz, cahil, kalite kaygısından bî-haber, estetik değerlerini yitirmiş, ne idüğü üzerinde hiç düşünülmemiş muallâk taşı gibi havada duran bir ‘milli değerler’ kalıbı ile yıllardır durumu idare etmiş.
Ülke nüfusunun % 20’sinden fazlası açlık sınırında, %20’sinden fazlası da yoksulluk sınırında, asgari ücreti insanî hayat stardartlarının çok altında, enflasyon ve vergi külfetinin tamamı dar gelirlinin omuzunda, her yıl Kocaeli büyüklüğünde toprak parçasını erozyona kaptıran, bilimsel araştırmalar kategorisinde 150. sıralarda, kentleşme gibi bir kavramla henüz tanışmamış, şehirlerini varoşların yuttuğu, çalışan küçük çocuk sayısında yine dünyada hatırı sayılır(!) bir yeri bulunan, dış borçlarının yarısı tutarında bir devasâ parayı bir kaç aileye peşkeş çeken bir bütçe.. vs.. vs..
Bu şartlar altında kapağı yurt dışına atmak için sırada bekleyen ‘yüzbinlerce’ Türk insanı...
Ve ‘Milliyetçi Türkiye...’
Kahkaha sesleri size de geliyor mu?
* * * * * * * *
Cumhuriyetin ilk yıllarının yüksek bürokratlarından birisiydi, Samet Ağaoğlu olabilir, eğer yanılmıyorsam; ‘mağlup bir medeniyetin çocukları” demişti bizim için. Gerçekten de öyle; biz mağlup bir medeniyetin çocuklarıyız ve mağlubiyetimizden beridir belimizi doğrultamamışızdır. Sahaya çıkıp, sürekli gol yiyen bir takımın oyuncuları gibiyiz. Yediğimiz iki gol arasında geçen zaman, topun santra ile kalemize gelişi arasında geçen dakikalar kadar kısa. Sokakta herkes bize bakıyor sanki; ‘mağlup bir medeniyetin çocukları işte bunlar’ diyerek. Boş bir stadyumda çıktığımız müsabakadayız ve dolayısı ile kötü oyunculara ‘dışarı’ diye bağıracak seyirci desteğinden de mahrumuz. Takımımızdaki oyuncular birbirini tanımıyor, sırtımıza giydiğimiz formalar bile başka başka. Teknik direktörlerimiz oyunu okuyamıyor.
‘Hüküm verecek hakemler’i mi soruyorsunuz?
Onlar da federasyondan yana; bizim için yalnızca dua ediyorlar(!) ve ardından aleyhimize düdük çalıyorlar... Kendi sahamızda sürekli deplasmandayız ves-selâm ve ‘bu ülke’den gitmek dileriz ...
“Ehl-i dil ârâm ider her kande
rağbetlenir
Gâh olur gurbet vatan,
Gâhi vatan gurbetlenir”.
“Milliyetçi Türkiye...”
Kahkaha sesleri size de geliyor mu?
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi