İşte bu bizim hikâyemiz...
Bizim hikâylerimizden birini daha yazmak istiyorum. Meşhur şarkıda olduğu gibi; ‘İşte bu bizim hikâyemiz’... Fakat, bizim hikâyemiz şarkıdaki gibi devam etmiyor; ‘öyle saf, öyle temiz’ değil...
Zor günlerin rağmına yaşamağa çalışıyor, düşünüyor, nefes alıyoruz. Gayrı meşrû tasarrufların her ân bir diğerinin icrâ edildiği ve üstelik bu gayrı meşrû tasarrufların icrâında hiçbir meşruiyet endişesinin taşınmadığı son yıllarda, âhirete yönelik kaygı taşıyanların ne konuştukları ve ne yaptıklarına dair de arşivlerde elle tutulur pek birşey yok. Kimileri siyâsî alanda insanların enerjilerini, imkânlarını, zamanlarını israf ediyor, kimileri bir takım örgütlenmelerle paralarını çar-çur ediyor, kimileri inanma ihtiyaçları üzerine kurmuş tüm düzenlerini; imanlarını istismar ediyor... Tüm bu çarkların dönmesini sağlamak için ihtiyaç duydukları ise, dine dair, âhirete dair, kurtuluşa dair, vatana dair, millete dair vaatler...
Vaat ettiklerinin üzerine çullanan, abanan tecâvüzler karşısında ise tespih böceği gibi kapanıyor, susuyor, korkuyor, pazarlık ediyor, taviz veriyorlar. Kendi aralarında konuşmaktan bile âcizler, fakat, inanılmaz bir kâbiliyet göstererek, hemen hemen benzerî tavırlar geliştiriyorlar, kılıktan kılığa giriyorlar. Dik duruşlardan, onurluca karşı gelişlerden, hesapsız vazgeçmelerden, kim geliyor diye bakmadan bir adım öne çıkışlardan yoksunluk gibi çürüklerle, defolarla dolu birkaç adım arkaları...
Biz bunun neresindeyiz bilmiyorum açıkçası, fakat, biliyorum ki bir yerlerindeyiz muhakkak, belirsiz de olsa bir yerlerinde...
İki hafta önce Fatih Üniversitesi’nin kapatılması demek olan, önümüzdeki yıl öğrenci almama cezası almasıyla ilgili ‘Barbarların İstilâsı’ başlıklı bir yazı yazmıştım:
‘Üniversite; bilimin-fikrin mâbedi...
Bekçileri; aydınlar, hocalar ve fikir nâmusu’ diyerek...
Bugün yine aynı düşüncedeyim ve bir üniversitenin kapatılması karşısında ürperiyorum. Üniversitelerin devamlı kontrol edildiği bir ülkede yaşamaktan dolayı da çok mutlu değilim. Mukîm birisi olup, yurdışına gitmediğimden dolayı kendimi şanslı kabul ediyorum; el’âleme şahsen rezil olmuyorum en azından...
Bu hafta içinde, genelde az bir zaman tahammül edebildiğim haber bültenlerinde Fatih Üniversitesi ile ilgili bir habere gözüm takılınca tamamını seyretmek istedim. Seyretmez olaydım. Fatih Üniversitesi Rektörü(ismini hatırlamıyorum) mâruz kaldıkları cezâ ile ilgili kamuoyu oluşturmak maksâdı ile olsa gerek, bir grup aydın ve gazeteciyi üniversiteye davet etmiş, üniversitelerinin ne güzel ve ne kadar sıcak bir ilim yuvası olduğunu anlatıyordu dâvetlilerine. Aydınlar ve gazeteciler, gördüklerinden hakikaten etkilenmiş olacaklar ki, hangi fikrî ekolden olurlarsa olsunlar, Fatih Üniversitesi’ne verilen önümüzdeki yıl öğrenci alamama cezâsının ne kadar ilkel bir uygulama olduğuna dair demeçler verdiler. Engizisyonun ‘21. yüzyılda dirilen ruhu YÖK Başkanı’ bu duygulu demeçlerden ne kadar etkilendi bilemiyorum, fakat, bendeniz etkilendim. En azından bir üniversitenin mâruz kaldığı bu vahşi uygulamaya her kesimin karşı çıkması, bir umut olarak yeşerdi içimde, bu umutsuz günlerde.
‘Ne gariplik var bunda’ diyeceksiniz tabii olarak. Buraya kadar bir gariplik yok. Asıl bundan sonra olanlar oldu, film bundan sonra koptu. Ekrana tekrar Üniversitenin Rektörü geldi. Günah çıkarmağa başladı. Geçtiğimiz yıl içinde YÖK’ün isteklerine ne kadar sâdık kaldıklarını anlatıyordu herhalde, çünkü söylediklerinin tamamını vermedi televizyon. Öyle bir cümlesini verdiler ki, manşet cinsinden bir cümle idi:
‘...geçen sene 163 başörtülü öğrenciye cezâ verdik...’
Evet... Bu kadar öğrenciye başörtüsü taktıkları için cezâ vermiş sayın rektör. Buna rağmen YÖK’ün yaptığı nankörlüğe(!) bakar mısınız?
Niçin böyleyiz biz? Korkunun sonu yok mu? Hiç ayakta duramayacak mıyız? Başımız dik durmayacak mı bizim? Zor günlerin rağmına da olsa onurumuzu koruyamayacak mıyız? Gayrı meşrû tasarrufların icra edildiği fakat, bu tasarrufların her hangi bir meşruiyet endişesi taşımadıkları şu gün, Sn. Rektörün sözleri ne ifâde etmektedir?.. Son yıllardaki sükûnet ve suhûlet davetleri ve hemen bütün vukuatı “altın orta” saplantılarıyla yorumlama sâfiyeti derde devâ bir netice vermiş midir?..
Çeşitli nazar noktaları ile tevsî edilebilecek bu itidal muhasebesi,(taa ki, itidalin mezkûr tarafından kavranılışı bahse konudur) nihayet bir fasit daireyi gözler önüne sermektedir. Bu suretle nâfile ve beyhûde çabaların sahiplerinden sayın Rektör, müslümanların olanca şiddetiyle uğradığı zihnî istihâlenin fecâati hakkında ibretli bir misaldir.
Bendeniz müsümanların aralarındaki bağların, “ya şeriat, ya ölüm” sayhalarına yol verecek raddede esnek ve dengesiz bulunduğu 28 Şubat öncesi ve içindeki dönemlerde bile beklemekte idim ki; bizi müslîm kılan âmillerin ve müslümanlık vasıflarımızın tasrîhine çabalayalım. Bunlar üzerinde kafa yoralım. Müesseselerimizde yetiştirdiğimiz insan tipi üzerinde düşünelim, toplumun önüne çıkaracağımız elitlerimizin asgarîden vasıflarını tespit edelim, öncelikler sıralamalarımızı dikkatlice yapalım.
Gerekliydi bu...
Evvelâ biz, aramızda uzlaşmalı idik. Ardından toplumsal mutabakat imkânlarının hiç olmazsa yarısı bizim için olmalıydı ve bizim için “bu” hem de en halis tarafından bir “imkân” idi...
Maalesef bu gün mahçûb ve sâkil bulunan dönemin cevval düşünürleri(!), üniversitelerdeki ilim adamları(!) imkânımızı bittamam heder ettiler...Ve teessüslerini; hasret ve harâret ile intizar ettikleri içtimaî höşgörü zemînine bir adım telâkkî edip, tv’de alenen ifâde ettiler.
Bu şen’i sözler, irtikâb edilmekle, bir “hazin yabancılık” fâş oldu. Ben hâlâ ve daha ne olacaksa da insanca/müslümanca davranmada ısrarlıyım. Ve dilimi bu kabil elfazdan mâsum tutmanın imanî bir yükümlülük olduğuna kâilim. Ve emînim ki;(zaten müslüman emîn olan ve olunan değil midir?) benim gibi milyonlarca müslüman var, lâkin sizler tanımadınız. Bununla da kalmayıp, bir arada ve sürtüşmeden yaşamanın projesi demek olan ve epey de uzmanı(!) bulunan “çok hukukluluk” ve hoşgörü arayışlarını bize tercîh ettiniz... Haliyle efkârınız, bilmediğim, bilemeyeceğim bir sinyalizasyon sistemine takılıp, külliyen değiştirdi yönünü.. yönünü ve gidişâtını. Artık nezdinizde ben sözü sâdık ve fakat müfrit bir kimseyim. Size ve çatlarcasına hoşgörü krizine tutulan zevâta düşen de müslümanın irtidat bileti demek olan “sâdîk-ı tekzîp ve kâzip-i tasdîk” işidir...
Ki, işiniz oldu ki; başörtüsünü ve başı örtülüyü böylesine tahkîr edebildiniz.
* * * * * * *
Rahmetli Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” isimli romanında, zamanın İttihat ve Tarakkî Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden ve Nâfıa Vekili Kara Kemal’i evinde saklayan dostu Emin Bey’in, İstiklâl Mahkemesi Reisi Necip Ali’nin idam tehdidi karşısında söylediklerini hatırlayalım bu demde:
“Yeterince korktum. Daha fazla korkmak gücümün üstündedir!” demişti Emin Bey...
* * * * * * *
İlgililerine önemli bir soru: ‘Her bahar bir gülle başlar’, tamam, buna bir itirazım yok(aslında bu konu ile ilgili yazı yazmamak için kendimi zor tutuyorum ya neyse...) ama, bahar bitmek üzere ve girmek üzere olduğumuz yaz mevsimi de bir gülle mi devam edecek, yoksa başka bir çiçekle mi başlayacak, ayrıca yaz sonrası sonbaharda ne yapacağız? Bütün bunlara şimdiden bir karar verilse iyi olacak gibime geliyor. Sonbahar için teklifim; ‘güz gülleri’ olacak, tanıtım için de ‘Hakan Taşıyan’da hararetle ısrar ediyorum..
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi