Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > İşte bu bizim hikâyemiz...

İşte bu bizim hikâyemiz...


Bizim hikâylerimizden    birini daha yazmak istiyorum. Meşhur şarkıda olduğu gibi; ‘İşte bu bizim hikâyemiz’... Fakat, bizim hikâyemiz şarkıdaki gibi devam etmiyor; ‘öyle saf, öyle temiz’ değil...


Zor günlerin rağmına yaşamağa çalışıyor, düşünüyor, nefes alıyoruz. Gayrı meşrû tasarrufların her ân bir diğerinin icrâ edildiği ve üstelik bu gayrı meşrû tasarrufların icrâında hiçbir meşruiyet endişesinin  taşınmadığı son yıllarda, âhirete yönelik kaygı taşıyanların ne konuştukları ve ne yaptıklarına dair de arşivlerde elle tutulur pek birşey yok. Kimileri siyâsî alanda insanların enerjilerini, imkânlarını, zamanlarını israf ediyor, kimileri bir takım örgütlenmelerle paralarını çar-çur ediyor, kimileri inanma ihtiyaçları üzerine kurmuş tüm düzenlerini; imanlarını istismar ediyor... Tüm bu çarkların dönmesini sağlamak için ihtiyaç duydukları ise, dine dair, âhirete dair, kurtuluşa dair, vatana dair, millete dair vaatler...


Vaat ettiklerinin üzerine çullanan, abanan tecâvüzler karşısında ise tespih böceği gibi kapanıyor, susuyor, korkuyor, pazarlık ediyor, taviz veriyorlar. Kendi aralarında konuşmaktan bile âcizler, fakat, inanılmaz bir kâbiliyet göstererek, hemen hemen benzerî tavırlar geliştiriyorlar, kılıktan kılığa giriyorlar. Dik duruşlardan, onurluca karşı gelişlerden, hesapsız vazgeçmelerden, kim geliyor diye bakmadan bir adım öne çıkışlardan yoksunluk gibi çürüklerle, defolarla dolu birkaç adım arkaları...


Biz bunun neresindeyiz bilmiyorum açıkçası, fakat, biliyorum ki bir yerlerindeyiz muhakkak, belirsiz de olsa bir yerlerinde...


İki hafta önce Fatih Üniversitesi’nin kapatılması demek olan, önümüzdeki yıl öğrenci almama cezası almasıyla ilgili ‘Barbarların İstilâsı’ başlıklı bir yazı yazmıştım:


‘Üniversite; bilimin-fikrin mâbedi...


Bekçileri; aydınlar, hocalar ve fikir nâmusu’ diyerek...


Bugün yine aynı düşüncedeyim ve bir üniversitenin kapatılması karşısında ürperiyorum. Üniversitelerin devamlı kontrol edildiği bir ülkede yaşamaktan dolayı da çok mutlu değilim. Mukîm birisi olup, yurdışına gitmediğimden dolayı kendimi şanslı kabul ediyorum; el’âleme şahsen rezil olmuyorum en azından...


Bu hafta içinde, genelde az bir zaman tahammül edebildiğim haber bültenlerinde Fatih Üniversitesi ile ilgili bir habere gözüm takılınca tamamını seyretmek istedim. Seyretmez olaydım. Fatih Üniversitesi Rektörü(ismini hatırlamıyorum) mâruz kaldıkları cezâ ile ilgili kamuoyu oluşturmak maksâdı ile olsa gerek, bir grup aydın ve gazeteciyi üniversiteye davet etmiş, üniversitelerinin ne güzel ve ne kadar sıcak bir ilim yuvası olduğunu anlatıyordu dâvetlilerine. Aydınlar ve gazeteciler, gördüklerinden hakikaten etkilenmiş olacaklar ki, hangi fikrî ekolden olurlarsa olsunlar, Fatih Üniversitesi’ne verilen önümüzdeki yıl öğrenci alamama cezâsının ne kadar ilkel bir uygulama olduğuna dair demeçler verdiler. Engizisyonun ‘21. yüzyılda dirilen ruhu YÖK Başkanı’ bu duygulu demeçlerden ne kadar etkilendi bilemiyorum, fakat, bendeniz etkilendim. En azından bir üniversitenin mâruz kaldığı bu vahşi uygulamaya her kesimin karşı çıkması, bir umut olarak yeşerdi içimde, bu umutsuz günlerde.


‘Ne gariplik var bunda’ diyeceksiniz tabii olarak. Buraya kadar bir gariplik yok. Asıl bundan sonra olanlar oldu, film bundan sonra koptu. Ekrana tekrar  Üniversitenin Rektörü geldi. Günah çıkarmağa başladı. Geçtiğimiz yıl içinde YÖK’ün isteklerine ne kadar sâdık kaldıklarını anlatıyordu herhalde, çünkü söylediklerinin tamamını vermedi televizyon. Öyle bir cümlesini verdiler ki, manşet cinsinden bir cümle idi:


‘...geçen sene 163 başörtülü öğrenciye cezâ verdik...’


Evet... Bu kadar öğrenciye başörtüsü taktıkları için cezâ vermiş sayın rektör. Buna rağmen YÖK’ün yaptığı nankörlüğe(!) bakar mısınız?


Niçin böyleyiz biz? Korkunun sonu yok mu? Hiç ayakta duramayacak mıyız? Başımız dik durmayacak mı bizim? Zor günlerin rağmına da olsa onurumuzu koruyamayacak mıyız? Gayrı meşrû tasarrufların icra edildiği fakat, bu tasarrufların her hangi bir meşruiyet endişesi taşımadıkları şu gün, Sn. Rektörün sözleri ne ifâde etmektedir?.. Son yıllardaki sükûnet ve suhûlet davetleri ve hemen bütün vukuatı “altın orta” saplantılarıyla yorumlama sâfiyeti derde devâ bir netice vermiş midir?..


Çeşitli nazar noktaları ile tevsî edilebilecek bu itidal muhasebesi,(taa ki, itidalin mezkûr tarafından kavranılışı bahse konudur) nihayet bir fasit daireyi gözler önüne sermektedir. Bu suretle nâfile ve beyhûde çabaların sahiplerinden sayın Rektör, müslümanların olanca şiddetiyle uğradığı zihnî istihâlenin fecâati hakkında ibretli bir misaldir.


Bendeniz müsümanların aralarındaki bağların, “ya şeriat, ya ölüm” sayhalarına yol verecek raddede esnek ve dengesiz bulunduğu 28 Şubat öncesi ve içindeki dönemlerde bile beklemekte idim ki; bizi müslîm kılan âmillerin ve müslümanlık vasıflarımızın tasrîhine çabalayalım. Bunlar üzerinde kafa yoralım. Müesseselerimizde yetiştirdiğimiz insan tipi üzerinde düşünelim, toplumun önüne çıkaracağımız elitlerimizin asgarîden vasıflarını tespit edelim, öncelikler sıralamalarımızı dikkatlice yapalım.  


Gerekliydi bu...


Evvelâ biz, aramızda uzlaşmalı idik. Ardından toplumsal mutabakat imkânlarının hiç olmazsa yarısı  bizim için olmalıydı ve bizim için “bu” hem de en halis tarafından bir “imkân” idi...


Maalesef bu gün mahçûb ve sâkil bulunan dönemin cevval düşünürleri(!), üniversitelerdeki ilim adamları(!) imkânımızı bittamam heder ettiler...Ve teessüslerini; hasret ve harâret ile intizar ettikleri içtimaî höşgörü zemînine bir adım telâkkî edip, tv’de alenen ifâde ettiler.


Bu şen’i sözler, irtikâb edilmekle, bir “hazin yabancılık” fâş oldu. Ben hâlâ ve daha ne olacaksa da insanca/müslümanca davranmada ısrarlıyım. Ve dilimi bu kabil elfazdan mâsum tutmanın imanî bir yükümlülük olduğuna kâilim. Ve emînim ki;(zaten müslüman emîn olan ve olunan değil midir?) benim gibi milyonlarca müslüman var, lâkin sizler tanımadınız. Bununla da kalmayıp,  bir arada ve sürtüşmeden yaşamanın projesi demek olan ve epey de  uzmanı(!) bulunan “çok hukukluluk” ve hoşgörü arayışlarını bize tercîh ettiniz... Haliyle efkârınız, bilmediğim, bilemeyeceğim bir sinyalizasyon sistemine takılıp, külliyen değiştirdi yönünü.. yönünü ve gidişâtını. Artık nezdinizde ben sözü sâdık ve fakat müfrit bir kimseyim. Size ve çatlarcasına hoşgörü krizine tutulan zevâta düşen de müslümanın irtidat bileti demek olan “sâdîk-ı tekzîp ve kâzip-i tasdîk” işidir...


Ki, işiniz oldu ki; başörtüsünü ve başı örtülüyü böylesine tahkîr edebildiniz.


* * * * * * *


Rahmetli Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” isimli romanında, zamanın İttihat ve Tarakkî Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden ve Nâfıa Vekili Kara Kemal’i evinde saklayan dostu Emin Bey’in, İstiklâl Mahkemesi Reisi Necip Ali’nin idam tehdidi karşısında söylediklerini hatırlayalım bu demde:


“Yeterince korktum. Daha fazla korkmak gücümün üstündedir!” demişti Emin Bey...


* * * * * * *


İlgililerine önemli bir soru: ‘Her bahar bir gülle başlar’, tamam, buna  bir itirazım yok(aslında bu konu ile ilgili yazı yazmamak için kendimi zor tutuyorum ya neyse...) ama, bahar bitmek üzere ve girmek üzere olduğumuz yaz mevsimi de bir gülle mi devam edecek, yoksa başka bir çiçekle mi başlayacak, ayrıca yaz sonrası sonbaharda ne yapacağız? Bütün bunlara şimdiden bir karar verilse iyi olacak gibime geliyor. Sonbahar için teklifim; ‘güz gülleri’ olacak, tanıtım için de ‘Hakan Taşıyan’da hararetle ısrar ediyorum..



Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS