Cin lâmbada mı kalacak?
Türkiye’nin önünde bugün kriz vâsıtası ile açılan yolda, bir makas değiştirme zarureti görünüyor ve Türkiye ağır-ağır makas değiştireceği istasyona doğru ilerliyor. Lokomotifin idaresini elinde bulunduran kadroların bırakınız makas değiştirmeyi, önlerindeki kavşağı bile görmekten âciz oldukları da Türkiye’nin en önemli handikapı, hatta ülkenin ayak bağı. Bu makas değiştirme fırsatını yüzyılın başında ıskalayan ve günümüze kadar da devamlı karavana atan Türk bürokrasisi ve Türk siyâsetçi sınıfı bu kez krizin yolaçtığı veya dayattığı değişim imkânından faydalanacakmış izlenimini vermiyor, aksine bu değişime direniyor gibi görünüyor.
Yüzyılın başında, geleneklerini ve ait olduğu medeniyet birikimini reddederek değiştirmeye çalıştığı makas ile önündeki uzun yıllarda göz göre göre raydan çıkan Türkiye, bugün artık raya tekrar girme imkânı ile karşı karşıya. Bu imkân için gerçekten batmak ve duvara toslamak mı gerekmiyordu şüphesiz. Dünyadaki tecrübelerden bir kez olsun bile faydalanmayı düşünmeyen içine kapanık Türk bürokrasisi ve Türk siyâseti, nihayet kafasını gömdüğü ve hiçbir yerinin görünmediğini zannettiği kumdan çıkmak zorunda artık. Çünkü, ülkedeki herkes, Türk bürokrasisinin ve Türk siyâsetinin nerelerinin göründüğünü avaz avaz bağırıyor. Şimdilik kulaklarını tıkamış görünüyor devletlû takımı, yükselen sesleri ise provoke edilmiş olmakla ithâm ederek bastırmak istiyor, soğuk savaş döneminin kafası ile... ‘Önümüzdeki sonbahar komünizm gelecek’ gibi tehtid argümanlarından yoksunlar, çünkü halk gerçek bir tehtid ile karşı karşıya; ‘açlık tehtidi’.
‘Açlık tehtidi’nin harekete geçirdiği ve sokağa döktüğü ‘esnaf kesimi’, yani ‘burjuva’, Avrupa’da, Sanayi Devrimi sonrasında neleri değiştirdi ise, aynı sınıf, Türkiye’de de benzerî değişikliklere sebep olacak gibi bir iyimserlikte değilim. Çünkü Türkiye’de tecrübe naklinin ne kadar zor olduğu malûm, siyâsî kültürün düzeyi de... Buna rağmen Alâaddin’in lambasındaki cin sanki dışarı fırlamış gibi duruyor. Bu kez Türkiye’de, seçim sandıklarında bir ‘cezâlandırma operasyonu’nun yapılacağının tüm alâmetleri mevcut. Bunun âlâmet-i fârikası ise, iktidar(hatta ana muhalefet partisisi yetkilileri) partisi miletvekillerinin halkın önüne çıkamadıkları ve dâvetli oldukları tüm proğramlardan kaçmaları.
Kriz, sonun başlangıcı olmalı.
Türkiye, ya değişime direnip, uluslararası tahsilât şebekelerinin istilasına uğrayacak, ya da değişime ayak uyduracak ve yaklaştığı kavşakta makas değiştirecek.
Mete Tunçay’ın, güzel bir demokrasi tarifi vardı:
“Demokrasi, bütün problemleri çözdükten sonra hakedilen bir emekli ikramiyesi değil, problemleri çözme biçimidir.”
Oysa Türkiye, demokrasiyi, bir sabah kapısının önünde bulacağı zembilin içinden çıkacak bir gayrı meşru bir çocuk zannetti bugüne değin.
Öyle muamele yaptı demokratik taleplere ve demokratik kuruluşlara; başta siyâsî partiler olmak üzere. Geçmişindeki bir takım sicil bozukluklarını anayasa ile tartışılmazlık kapsamına alan Türkiye, aslında yönetici sınıfıyla tam demokratik bir sisteme öyle pek de niyetli değil. Ne siyâsî partiler yasası ile, ne seçim kaanunları ile, ne de anayasası ile demokratik bir ülke olmaktan fersah fersah uzak bir ülke olarak tükettik arkamızdaki elli yılı...
Türkiye şu ândan itibaren tüm sınıflarıyla yeni döneme hazırlanmalı.
Özellikle siyâsetçi sınıfı hazırlığını iyi yapmalı. Artık, kısa bir zaman sonra, özelleştirme taraftarı olmak, siyâsî partiler yasasını ve seçim kaanunlarını değiştirmek, Anayasanın 15. maddesinin kaldırmak, bürokrasiyi azaltmak, devlet ihalelerinin tv’lerden yayınlanması vaat etmek, bakanlıkların ve milletvekilliklerinin sayısının azaltılmasını istemek, lojman imparatorluğuna son vermek, işsizlik sigortasına geçmek, üniversite imtihanlarını kaldırıp, meslek lisesi mezunlarına kendi bölümlerinde üniversite eğitimi hakkını imtihansız taahhüt etmek, askerî harcamalarda önemli ölçülerde azaltmaya gitmek, asker sayısını azaltıp profesyonel orduya geçişi hızlandırmak ve Genelkurmay Başkanlığını Savunma Bakanlığına bağlamak, köylüden destek alımlarına son vermek, devlet bankalarını iktidara geldiği günden itibaren on gün içerisinde elden çıkarmak, milletvekillerinin bakan olmalarının önüne geçmek, herkesi vergi mükellefi yapmak, gelire göre vergi almak, insan haklarında Avrupa normlarına harfiyyen uymak, Avrupa Birliği’ne marazasız girişi vaat etmek ve uzayıp gidecek vaatler zincirini halka sunmak çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Ne yapılacaksa önümüzdeki fazla uzun olmayan zaman içinde yapmak bir zâruret olarak âşikârdır. Çünkü önümüzdeki dönem siyâsetinde mâkes bulacak olan politikalar radikal roğramlardan oluşacaktır. Rengini tam belli etmeyen, siyâsî
stratejilerini birçok unsura bağlı kılan proğramlar yaya kalacaklar. Türk halkının hamasete artık prim vermeyeceği açıktır. Bu ülke o hâle gelmiştir ki, içi boş millî ve manevî değerler kalıbı artık ters tepki yapacak kadar kulak arkası edilmektedir. Artık vatan denilince, karnı doyan, gençliğinin gelecek kaygıları ortadan kalkmış, ihracatı yüksek, pasaportu itibar sahibi, teknolojiyi üreten bir devlet kavramından sözetmek daha rasyonel, daha olumlu tepkiler alacaktır. Geçmişte at koşturduğumuz üç kıtadaki ayak izlerimizden dem vurmak yerine, üniversite mezunu gençlerimize istihdam alanları oluşturacak reel politikalar üretmek daha yoğun bir beklenti.
Peki bu âcil fikrî değişime ve radikal reformlara hazır mı Türkiye, başta siyâsî partilerimiz olmak üzere? Kendilerini yenileyebilecekler mi bu kadar kısa zamanda ve eğer yenileyebilirlerse bile inandırıcı olacak mı milletin nazarında? Düne kadar statükoya sıkısıkıya bağlı bulunanların, âniden radikal değişim talepleriyle ortaya çıkmaları karşısında halkın kandırılma şüphesi harekete geçmeyecek mi? Belki herşeyden önemlisi, bedeli ödenmemiş, altyapısı oluşmamış demokrasi yalnızca iyiniyet üzerine oturabilecek mi Türkiye’de? Devletle aralarında sürekli bir alış-veriş bulunan ve genellikle az alıp çok vermeğe alışmış ve hayatını bu alış-veriş üzerine kurgulamış Türk halkı bu yeni düzeni benimseyecek mi?
Kaybedilen yıllar intikamını mı alacak acaba Türkiye’den?
Önümüzdeki dönem acı ilâcı sunacak olan siyâsî yapıların olabilir; bir daha seçilmemeyi göze alabilenlerin belki de... Bunun en büyük avantajı şu ânda ‘denenmemişlik’ gibi görünüyor. Evvelemirde ise devletle arasındaki mesafeyi yeniden gözden geçirmek, devletin, milletin, vatanın, yurttaşın, gelişmişliğin, Batıcılığın, geleneğin, geleceğin, milliyetçiliğin, siyâsetin, siyâsetçi tipinin, öncelikler sıralamasının, din-siyâset ilişkilerinin, din-devlet ilişkilerinin, bireyin din-devlet ilişkilerinin içindeki konumunun, laikliğin, sekülarizmin, hatta propoganda metodlarının ve belki daha pekçok kavramın tarifinin yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
Bu kadar çok şeyi yeniden gözden geçirmenin ve sil baştan faaliyetinin ne kadar sıkıcı olduğu malûm; peşînen bir yorgunluk travması gibi, fakat, cin lâmbada durduğu müddetçe, bizim de yerimizde sayacağımız âşikâr...
Siyâsî partilerin, kendi içlerinde, siyâsî elitlerini oluşturması, bu elit kadroların oluşumu ve aynı kadroların muhakkak aktif siyâsetin içine çekilmeleri için gerekli altyapıyı kurmaları da elzem. Bu kadrolardan kastımızın, yalnızca piyasadaki akademisyenler olduğu gibi bir çıkarım doğru olmayacaktır. Çünkü Türk siyâseti, kariyerlerinin sonundaki mevcut akademisyenlerin siyâset içinde ne kadar başarısız olduklarını da ortaya koymuştur. Bunun yerine, partinin kendisi mekteb hâline getirilmeli, tüm kavramlar bu mektebte tartışılmalı, sarâhâte kavuşturulmalı. İstişâre(ki zannımca vuzuha kavuşturulup rahatlatılması gereken ilk kavram istişâredir), disiplin, hiyerarşi, siyâsî faaliyetler, bu faaliyetlerin halka arzı, halka ilişkiler, reklâm ve propoganda gibi kavramlar ve faaliyetler başta olmak üzere siyâsete dair her ne var ise önce iç eğitimde verilmeli, bu eğitim için ülkenin ihtisas sahibi kadroları içinde bulunduğu ekole dikkat etmeksizin muhakkak istihdam edilmeli ve bunların sonuçları belge hâline getirilmeli. Bugün üzerinde ümit biriktiren BBP, bu ümid tasarruflarını ve yeni projelerini halka mesaj bombardımanı olarak yansıtmalı, elindeki imkânların hemen tamamını buna sarfetmeli. İl teşkilâtları eski bir gelenek olan muhtelif gece faaliyetleri yerine(ki buralarda biz bize eğleniyoruz) bir merkezden üretilen mesajları yazılı belgeler hâlinde, mümkün olduğu kadar yüksek adetlerde kendi illerinde dağıtmalı, BBP’nin görüş ve farklılıklarının ulaşmadığı ev-işyeri bırakmamalıdırlar. Bir ‘şahlanış vs. gecesi’ veya benzerî faaliyet için harcanan paralar ile onbinlerce broşürle, onbinlerce ev ve işyerine ulaşılabilir ve bir broşürün birkaç kişi tarafından görülmesi ile çok daha yüksek sayıda insana ulaşılabilir. Bu mesaj bombardımanının belirli periyotlarla yapılması hâlinde, devamlılık kazandırılan propogandadan sonuç alınması kaçınılmazdır.
Büyük Birlik Partisi’nin bu kabil ihtiyaçlardan berî olduğunu söylemek mümkün değil, bu bir malûm u ilân olur. Hatta tam tersine önümüzdeki dönemi en iyi okuması gereken parti Büyük Birlik Bartisi. Çünkü, mücadelesini haklılık ve meşruluk zeminine oturtabilmiş, vâroluşunu herhangi bir haricî etkene dayanmaksızın tanımlamayı başarabilmiş, ahlâkî umdelerini sarâhatle vaz’etmiş ve berâber yarışa başladıklarının aksine ayakta kalabilmiş, şu ânda büyüyen en önemli partidir Büyük Birlik Partisi. Arkasında ise önemli tecrübeleri ihtivâ etmektedir.
Birincisi, bundan önceki dönem siyâsî iktidarı paylaşan RP’nin iktidarının, Türkiye’yi nasıl olup da içinden çıkılmaz problemlerle başbaşa bıraktığı gibi bir tecrübe. İkincisi ise, BBP’nin içinden geldiği geleneğin şu ân devam eden mHP iktidarının karşı karşıya bulunduğu açmazlar. Bu iki tecrübenin doğru okunması durumunda bu iki gelenek arasında sıkışıp kaldığı iddialarını boşa çıkaracak bir
Büyük Birlik Partisi, Türkiye’nin fikir vanalarından birisi olacak ve bu iki geleneğin arasına oksijen pompalayabilecektir...
Birileri bu işlerle uğraşmalı, bu işleri halletmeli...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi