Sattırmam da sattırmam ve vatan sevgisi çeşitlemeleri...
Necdet Calp sağ olsa idi eğer, tam kendisine göre bir mevzu ile yüzyüze gelecekti birkaç haftadır; Türk-Telekom’un satılması... Muhtemelen Necdet Calp ‘sattırmam da satttırmam’ diye tutturacaktı... Derler ya; tabiat boşluk affetmez diye; mHP’nin acar bakanlarından, ‘inadım inat sırtım iki kanat’ tekerlemecisi Ulaştırma Bakanımız Enis Öksüz, merhum Necdet Calp’in yerini alıalıverdi. ‘Telekom’u sattırmam da sattırmam’ diyor, başka bir şey demiyor muhterem. Bir de arkasına TSK’yı aldı ki artık kesin sattırmaz. Bu arada belirtelim, Türk-Telekom’um satılmasıyla ilgili kesin satış taraftarlarından veya karşıtlarından değilim, lâkin, sattırmam kampanyasının TSK’dan da destek bulmasıyla birlikte asıl Kemal Derviş’in durumu oldukça enteresan bir hâl aldı ve buna değinmek arzusundayım; bu kadar lâfı bunun için etdim. Kemal Derviş, Telekom Yasası'nda Genelkurmay'ın devreye girmesi sonrası yaptığı açıklamada şöyle diyor:
“TSK, hem Türkiye'nin savunması açısından ama daha da ötesinde Türkiye'nin güçlü bir ekonomiye kavuşması için ülkenin en büyük destekçisidir. Programla TSK arasında herhangi bir görüş ayrılığı yok. Tam tersine her bakımdan programa ve Türkiye'nin geleceğine bütün desteklerini veriyorlar ve Türkiye'yi onlardan fazla seven kimse yok." (!!!)
Çok ilginç bir açıklama... Hele hele Türkiye’ye yeni gelen ve Genelkurmay ile bir kere görüşen(bizim bildiğimiz) Kemal Derviş’in ülkeye adaptasyon performansına diyecek yok doğrusu! Hemen kavramış Türkiye’de işlerin nasıl döndüğünü. ‘Türkiye’yi onlardan fazla seven yok’ da ne demek oluyor? Bu sonuca nasıl vardı acaba Derviş? Bu kadar geniş çaplı bir araştırma; pes doğrusu! Fakat, en azından bendenize sormadı ‘Türkiye’yi en çok kim sever’ diye ve çevremdekilerin de haberi yok böylesi bir sevgisizlikten(!)... Ayrıca, TSK, "ülkenin en büyük destekçisidir" tespitine de hayran olmamak elde değil Derviş’in! Sanki TSK ‘bu ülke’yi dışarıdan bir yerlerden destekliyor, içeride yoklar... Bu tür söylemlere alışığız aslında, ama, Kemal Derviş’in kısa zamanda bu söylemin peşine takılmasını yadırgamadık desek yalan olacak. Bu tür söylemlerin zaman zaman histeriye dönüştüğünü birileri söylese keşke Derviş’e...
DEĞİŞİMSE DEĞİŞİM, GEREKİRSE ONU DA BİZ GERÇEKLEŞTİRİRİZ İCABINDA
Önümüzdeki dönem, siyâsetin önemli figürlerinden birisi olarak şimdilerde cilâlanmağa başlanan Derviş, siyâsetin içinde konuşlanacağı mevîi liberal-sol olarak da beyân buyurdu. Türkiye’de, kriz sonrası artık oldukça sıkça telâffuz edilen ‘değişim’in yönünün liberal bir ibreyi göstermesinin ardından, Derviş’in, silk-i askerîyenin literatürüne bu kadar çabuk âşinâ olması aklımıza ister istemez, ‘değişimse değişim, gerekli olduğunda bunu da biz gerçekleştiririz’ türünden bir projeksiyonu getiriyor. Zamanın Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın, ‘Ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz’ dediği hâlâ tâzeliğini muhafaza ediyor. Derviş’in, bu tür bir projeksiyonda, böylesi bir sinyalizasyon sisteminde nasıl bir rol üstendiğini veya üstleneceğini şimdiden kestirmek kolay değil. Bu veya buna benzer komplo teorilerinin akla gelmesinin sebebi, Amerika’da çok uzun yıllar kalmış, Dünya Bankası gibi bir kurumda üst düzey yöneticilik yapmış, siyâsî ve ekonomik liberalizmin büyülü dünyalarında(!) yirmi yıldan fazla bir ömür tüketmiş birinin, ülkeye gelşinin üzerinden geçen iki ay gibi kısa bir zaman içerisinde ‘ülkeyi en fazla sevenlerin’ askerler olduğuna hükmetmesi ve bunu da açıkça beyân etmesidir.
Vatan sevgisi üzerine bizim ülkemizde sergilenen marazların haddinin-hesâbının olmadığı bir vâkıa. Susurluk’un ardındaki flû görüntülerde seçilebilenlerin tamanının içinde bulundukları durumu ‘vatan sevgisi’ ile izah ettiklerini hatırlıyoruz. Bu izah tarzı o kadar etkili oldu ki, Susurluk’taki kazanın aktörleri için sokaklarda ‘Türkiye sizinle gurur duyuyor’ sloganları atıldı ve gerçekten de bu aktörlerin büyük çoğunluğu bugün sade vatandaş gibi serbestçe hayatlarına devam ediyorlar. Sıkıştırıldıklarında ise ‘devlet sırrı söyleyemem’ diyorlar ve karizmalarına karizma katıyorlar.
Devletin iki bankasını milyar dolarlarla ifâde edilen rakamlarla dolandıran, içini boşaltan Cavit Çağlar, Amerika’dan dönerken yine devletçiliğine atıf yaparak Apo’yu getiren uçağı devlete kendisinin verdiğini, fakat, devletin kendisini de aynı uçakla ülkeye getirttiğinden şikâyet ediyor.
Cezaevlerini kana bulayan Nuriş kardeşler de, ‘devlete sâdık olduklarını’ söylemişlerdi ekranlardan.
Geçtiğimiz hafta Milliyet Gazetesi’nde bir haber vardı. Erzurum’da bir öğretmen, öğrencisini tartaklamıştı. Öğrenci şikâyetçi olmuş ve doktor raporu ile tartaklandığını belgelemişti. Öğretmenin kendisini savunması çok ilginçti. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı münâsebetiyle düzenlenen törenlere birkaç dakika geç kalmıştı öğrenci ve bu birkaç dakikalık gecikme öğretmeni
zıvanadan çıkarmağa kâfi gelmiş ve öğrencisini tartaklamıştı. Öğretmen ‘millî bayramlara kendisinin çok hassasiyet gösterdiğini’ söylüyor ve kendisinin devlet sevgisinden dem vuruyordu. Öğretmenin devlet sevgisi öğrencisini tartaklaması için yeterli bir sebepti ve ‘haklılığıma inanıyorum, kendimi savunacağım’ diyordu.
Böylesi ‘vatan sevgisi marazları’ arasında Derviş’in de bu ülkeyi en çok kimin sevdiğini hemen tespit etmesi çok sürpriz bir gelişme veya tekâmül değil, tam tersine bir sevk-i tabii. Derviş’in siyâsî tekâmülündeki bu başarının(!) Türkiye için daha nelere gebe olduğu, şimdilik ancak muhtelif spekülasyonların malzemesi olacak. Fakat gördüğümüz bir şey var ki, önümüzdeki dönemde yine sol bir iktidara feci hâlde ihtiyaç(!) olduğudur. Bu şartlarda seçim sandıklarından çıkacak bir sol iktidar mümkün görünmediğine göre, Derviş’in önce kontrol altına alınıp sonra da biryerlere monte edileceği herhâlde en çok tutacak bir spekülasyon olarak daha uzun süre konuşulacak.
HUBBU’L-VATAN MİNE’L ASKER
Hadis-i Şerif malûm; vatan sevgisi imandandır. İş bizim ülkemize gelince biraz değişiyor. Vatan sevgisi, kaynağını askeriyeden alıyor. Bu ülkeyi en çok onlar seviyor, bu ülkenin parasını en çok onlar harcıyor, bu ülkenin en güzel yerlerinde onlar oturuyorlar, bu ülkenin en büyük holdinglerinde onların emeklileri danışmanlık yapıyor, bu ülkenin özelleştirme başta olmak üzere en önemli meselelerini onlar en iyi biliyorlar, bu ülkenin siyâsetine en iyi balans ayarını onlar yapıyorlar, bu ülkenin demokrasisini en güzel onlar askıya alıyorlar, bu ülkenin karşı karşıya bulunduğu birinci tehtidin ne olduğunu en çabuk onlar tespit ediyorlar... Bu durum kendisine anlatıldığında ise Derviş tabii olarak bu ülkeyi en çok kimlerin sevdiğini hemen anlıyor ve siyâsetini de ona göre tanzim etmeğe başlıyor. Ülkeyi en çok kendilerinin sevdiğini zanneden bir siyâsî-sivil güruh vardı zaten, ‘ya sev ya terket’ diyorlardı ve onlar ülkenin has evlâdı, diğerleri, geriye kalan onmilyonlar üvey evlâdı idi. İmdi bu iki kesim arasında ülkeyi en çok kimin sevdiği hususunda bir soru var ortada, sayın Derviş bu soruyu da cevaplasa da rahatlasak!..
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi