Değişimde İlk Değiştirilecekler...
Siyâsî hayatımızı görünürde tıkayan iki unsur var bugün: Siyasî Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu.
Siyâsî hayatımızın ve demokratik gelişmemizin önündeki iki günah keçisi olarak hemen herkesin haklı olarak ‘değişimde ilk değiştirilecekler’ listesinin başında yer alıyor bu iki kanun. ‘Yangında ilk kurtarılacaklar’ arasında da belki bu iki kanun var birilerinin kafasında, bu kadar önemli iki kanun bunlar.
Çok partili hayata geçtiğimizden bu yana, siyâseti kazanç ve sosyal sınıf atlama kapısı olarak görenler bu iki kanundan memnunlar, onlar için problem yok. Çünkü hâl-i hazırdaki statülerinin devamı için vazgeçilmez iki kanun, SPK ve Seçim Kanunu. Toplumun sahip olduğu(en azından teorik olarak) siyâsî zenginliğin Yürütme’ye yansıması mümkün değil bu kanunlarla, çünkü % 10’luk ülke barajı pek çok partinin oylarının başka partilere dolaylı olarak ‘yazılması’na sebep oluyor. ‘Oyum boşuna gitmesin’ gibi bir ‘yüksek zekâ ürünü’(!) kaygıdan hareketle, seçmenler de tercihlerini ‘dolu’(!)ya kullanıyorlar ve siyâsî yelpazenin önemli aktörleri böylece Yürütme’nin dışında kalmış oluyor. Böylelikle ülke hem iktidardan oluyor, hem de muhalefetten. Bugünkü TBMM oluşumu bu marazı en yüksek ölçüde içinde barındırıyor.
Siyâsî Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu bizim siyâsî hayatımızın artık kaşar kıvamındaki aktörlerine çeşitli rüşvetler sunmakta. Sittîn sene süren ve bir zaman sonra artık müktesep hak telâkkî edilen milletvekillikleri, milletvekili seçilemeyen adayların muhtelif yönetim kurulu üyelikleri ile tesellî edilmeleri, devlet bankaları ve benzerî arpalıklardan nemâlanmalar bu rüşvetlerden bazıları. Bizim aklımıza gelmeyen kimbilir daha neler vardır? Bütün bunlar, bir yandan siyâsî hayatın itibarını ve siyâsetçi sınıfının güvenilirliliğini hâk ile yeksân ederken, diğer yandan devletin içindeki bürokratik kastın da doğrudan siyâset üzerinde hükmetmesini sağlıyor. Maalesef, siyasî iktidarlar da, teorik olarak yasaların kendilerine tanıdıkları meşrû hakları, devletin kadîm hükmetme geleneklerini değiştirmek için kullanmamakta ısrar ediyorlar... Hâl böyle olunca zaman zaman bazı sınıfların, ‘İşte parlamento, değiştirdiniz de karşı mı çıktık?’ gibi göstermelik çıkışları da gerekli cevabı alamıyor siyâsetçi sınıfından...
Bu marazları ve sebep olduğu siyâsî tıkanıklıkları ortadan kaldıracak en önemli gelişme, herhalde ülke barajının % 5’e indirilmesi olacak. Böylelikle hem tüm siyâsî nüanslarıyla birlikte zengin ve çok partili bir TBMM oluşacak, hem de, siyâseti ve seçimleri biçimlendirecek ‘siyâset dışı’ aktörler önemli ölçüde devre dışı kalmış olacaklar. İşgal ettikleri köşelerden yeni oluşumlara siyâset alanı açmağa çalışan köşe yazarları belki üzülecekler ama % 10’luk ülke barajının psikolojik baskısı altında oy vermeyi beceremeyen seçmen kitlesi de, barajın etsikiyle değil, vicdanî ve aklî melekeleriyle oylarını kullanmış olacaklar.
Fakat bu arada belki ıskalanan bir durum var. Siyâsî hayatın da üzerinde varlığını sürdüren bir hâkim bir devlet işleyişi var. Kimlerin yönettiği hususunda net bilgilerin topluma yansımadığı bu hâkim ve kadîm devlet işleyişi, kadîm hükmetme gelenekleri, çoğu zaman siyâsî irade ve siyâsî iktidar falan tanımıyor. Bu yüzden siyâset, büyük bir yanlışlıkla, siyâsî partiler, Siyâsî Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu etrafında hayatını sürdürüyor gibi bir yanılgıyı yaşamağa devam ediyoruz. Seçim kazanan partiler, seçim kazanmalarına rağmen ‘iktidar olamadıklarını’ iktidar mürüvvetlerinin hemen ilk bir-iki ayında anlayabiliyorlar. Dolayısıyla seçim kazanan siyâsî partiler ne iktidar olabiliyorlar, ne de idare edebiliyorlar ülkeyi...
Siyâsetin üzerinde ki bu tılsımlı güce karşı ne gibi demokratik tedbirler alınabilir? Bu soru üzerinde yeteri kadar zihnî mesâi sarfedilmiyor. Sistem kendi içinde sürekli problem üretiyor, soygun, talan ve provokasyon üretiyor. Toplum bu tür oyunlarla sürekli meşgul ediliyor. Zaman zaman devletin ‘birlik ve beraberliği üzerinde oynanan oyunlar’ gibi klişelerle, zaman zaman bölünme tehtidiyle, zaman zaman da meşhur temcid pilavımız irticâ tehtidiyle gündem bir-iki saatte değiştiriliveriliyor ve siyâset bir ânda devre dışı bırakılıyor. Bu gibi durumlarda toplumun devlet fetişizmi ve bölünme korkusu üzerinde nakış nakış işlemeler yapıyor toplum mühendisleri...
Bu çarkın, demokrasi kavramı ve hedefi içinde nasıl olup da yer bulabildiği, siyâset bilimcilerinin işi olduğu kadar siyâsetçilerin de zihinlerini yorması gereken bir paradoks olduğu âşikâr. Bu çarkın dönüşünün yavaşlaması ise, en önemli ölçüde devletin elindeki ekonomik gücün azaltılması, tüccar devlete son verilmesi gibi görünüyor. Bu durumda ancak, milletvekilliği aday kuyruklarının tenhalaşması sağlanabilir ve TBBM ancak böylelikle kalite kazanabilir. Milletvekiliğininin kazanç kapısı veya sosyal sınıf atlama kapısı olarak algılandığı bu ülkede SPK ve Seçim Kanunu da değişse neticenin değişmesi mümkün görünmemektedir.
Evet.. Son dönemde yapılan bazı operasyonlar sistemde temizlik çağırışımları yapmakta ve toplumda da bir temizlik talebi yükseltmektedir, fakat, yolsuzlukların siyâsî ayağına ulaşmanın zorluğunu galiba en iyi Sadettin Tantan yaşamıştır son dönemde. Yolsuzluktan düşürülmüş tek hükümetin Mesut Yılmaz’ı, yine yolsuzluktan dolayı kendi İçişleri Bakanı’nı görevden almıştır. Yeni İçişleri Bakını’nın ilk icraatı ise, naylon fatura openasyonunun iptal edilmesi olmuştur. Bu sistemin direnişidir ve yolsuzlukların üstüne gidilebilmesinin önünü tıkamıştır. Yapılan operasyonlar ve küçük neticeleri ise işin havasını almaktan öteye gitmeyecektir.
Aslında Hikmet Uluğbay’ın intihar teşebbüsü kadar önemli olan Sadettin Tantan’ın görevden alınması kolay kolay sindirilecek bir iş değildir, lakin, bugünkü TBMM bunu da sindirmekte zorluk çekmeyecektir.
Çünkü, siyâset, siyâsî partilerden, Seçim Kanunu ve Siyâsî Partiler Kanunu’ndan ibâret değildir: Siyâsetten içre siyâset vardır...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi