Demokrasimiz:
Yanlış iliklenen ilk düğmemiz...
Devletin ‘kadîm hükmette gelenekleri’ yine galip geldi.
Gelenek karşısında ‘değişim’in müsabaka kazanması mümkün görünmüyor, çünkü, sahaya bir kaç sıfır mağlup başlıyor değişim. Seyirci desteğinden de mahrum ve üstelik tarafsız hakemlerin yönetiminde de değil oynanan oyun, böyle olunca da seyir zevki kalmıyor. Neticesi önceden planlanmış at yarışlarına benziyor, kazananlar hep aynı, skor tabelasıyla oynuyorlar, hakemi etki altında bırakıyorlar, seyirci özel olarak seçilmiş sanki, haksızlık karşısında yalnızca susuyor, geleni alkışlıyor, gideni umursamıyor...
Bidâyetinden bu yana demokrasi ile aramız iyi değil aslında.
Vatandaşlık ve kulluğun fena halde birbirine karıştırıldığı bu topraklarda, demokrasinin kurum ve kuruluşlarıyla, sivil toplumun tüm unsurlarıyla hayat bulmasını ve sevk-i tabîi hâlinde tedrîcen tekâmül etmesini beklemenin fazla iyimser bir beklenti olduğu âşikâr.
Devlet yüzyılın başlarında yaptığı bir takım tercihler sebebiyle halen vatandaşıyla çatışmayı sürdürüyor. Bin yıllık bir birikimi, bin yıllık bir zihnî biçimlenmeyi, bin yıllık değerleri yok sayan devlet, matematik hesabı yapar gibi, kendi istediği insan tipi üretimine devam etmek istiyor. Dünyanın geldiği noktayı, iletişimin katettiği mesafeyi görmezden geliyor ve insan hakları, sivil toplum, demokrasi, fikir özgürlüğü, örgütlenme vs. gibi kavramlarla tanışan insanlarına; ‘siz bunlara aldırmayın, sizin için en iyisini biz düşünürüz’ diyor. ‘Hayır. Bizim için en iyi olanı biz kendimiz düşünelim, kendimiz karar verelim’ demeye çalışanlara karşı müsamahasız bir devlet. İnsanının kıyafetinden inançlarını hayata geçirmesine, siyâsî fikirlerinden ticarî faaliyetlerine, yardımlaşma organizasyonlarından eğitim kurumlarına kadar hayatlarının her alanına burnunu değil tüm bedenini sokuyor devlet ve oynadığı ‘Alikıran Başkesen rolü’nden de hiç rahatsız değil bugün. Çünkü, sürekli tehtid altında ve iç ve dış mihraklar bu role mecbur ediyor görüntüsünü toplum da benimsemiş görünüyor. Öyle, sivil toplummuş, insan haklarıymış, fikir özgürlüğüymüş, eğitimde fırsat eşitliğiymiş, inanç ve inançlarını yaşama özgürlüğüymüş bu konularda talep eden, hak arayan bir toplumdan söz etmek de mümkün değil.
Ekonominin dibe vurduğu, soygunun, talanın, vurgunun ayyuka çıktığı Türkiye’de bahse konu soygunların faturasını ödemek için bile neredeyse gönüllü bir toplum, isyan etmeyen, paramı çaldırtman artık demeyen, soygunun faturasını ‘ekonomik acı ilaç’ adı altındaki kandırmaca ile yutan bir toplum. Sürekli devletin istediği ters köşeye yatan bir toplum...
Bu toplumsal marazın sebeplerini yalnız devletde aramak da doğru bir yol değil elbette.
Bunun sebepleri daha derinlerde.
Binlerce yıllık devlet fetişizminde.
Devletin kestiği parmak acımaz anlayışında.
Allah devlete zevâl vermesin, vatandaşlar aç kalsa da olur, eğitim almasa da olur, özgür olmasa da olur, sağlık hizmeti almasa da olur paranoyasında...
Daha çok uzatılabilir bu liste, uzadıkça tedavisi de zorlaşacak marazlar listesi bu...
Batı’nın bedelini ödeyerek sahip olduğu yönetim biçimleri, toplumsal dinamikleri, sivil toplum, fikir özgürlüğü vs. gibi kavramları bedavadan hayata geçirmek, üstelik samimiyetten yoksun bir işgüzarlık ile sahiplenmek gibi bir oyunu oynayan ve demokrasiyi konfeksiyon elbise gibi sırtına geçirmek isteyen Türkiye’nin demokrasi macerası, bizim demokrasi serencâmımız bütün bu sebeplerden dolayı traji-komik, belki de bir dram. Bunun için demokrasi isimli konfeksiyon elbise bizim üzerimizde bu kadar sakîl, bu kadar savruk, bu kadar sun’i, bu kadar çirkin ve bu kadar emanet duruyor. Siyâsî partiler bizim demokasimizde ‘vazgeçilebilir unsurlar’ arasındaki hak ettiği(!) yeri bunun için bu kadar kolay alıyor. Çünkü, tabanı yok veya belki varsa da keyfiyyeti tartışma götürür.
Demokrasi bizim devletimiz için bir ihtiyaç değil, kareyi tamamlayan bur aksesuar. Dostlar alışverişte görsünler kabîlinden vitrindeki bir obje.
Hâl böyle olunca da yüz milletvekiline sahip bir parti kapatılır ve ardından kalan da, bir kaç timsah gözyaşı ve sürüye kurt çağıranların âh u enînleri kalır. Toplum, bir siyâsî partinin kapatılmasından çok piyasaların bundan ne dakar etkileneceğini konuşur. Ekonomik ilacı tereddütsüz, itiraz etmeden içen toplum, bir de siyâsetin acı ilacını içelim diyemez/demez. Devlet de zaten siyâsetin acı ilacını sunmak gönüllüsü değildir. İşin garibi siyâsî aktörler de pek meraklısı değildir siyâsetin acı ilacına ki, Anayasa değişiklikleri TBMM’nin uzlaşma maddeleri arasına giremez.
Bütün bunlar değişecek elbette. Bizim şanssızlığımız demokrasinin ‘ergenlik dönemi’ni yaşıyor oluşumuz; sivilceleriyle, ergenlik sesiyle, yeni terleyen bıyıklarıyla, kendini yeni-yeni keşfeden şahsiyetiyle demokrasimizin ‘ergenlik dönemi’nde...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi