‘Onur’ diye bir kavramı farketmenin traji-komikliği...
Onur diye bir kavramın bu kadar çok telâffuz edilip, bu kadar çok ıskalandığı bir başka ülke daha var mıdır? Bilmiyorum açıkçası... Bildiğim bir şey var ki, bir kavram ne kadar çok telâffuz edilirse, kavramın o kadar çok ucuzlayacağıdır.
Millî onur, devletin itibarı, şan ve şeref dolu tarih sayfaları, şehirlerimizin kurtuluş günlerinin traji-komik onur tabloları, bayram günleri gösteri yapan Türk uçaklarının kabarttığı göğüslerimiz, 29 Ekim'lerde büyük şehir meydanlarında kime karşı attığımız belli olmayan, körler-sağırlar diyaloğu 'Türkiye.. Türkiye...' sloganları, düşmanın gözünü korkutan tatbikatlarımız, Temmuz ayının vazgeçilmez onur tablosu Kıbrıs'ın yarısının fethi, Adriyatık'ten Çin seddi'ne... şeklinde devam eden nakaratlarımız...
Bu listeyi uzatmak, bu satırların yazarı için oldukça kolyalıkla mümkün.
Onur kavramına yönelik fetişlerimiz saymakla bitmeyecek gibi.
İçinde yaşadığımız coğrafyaya yönelik bir 'coğrafya fetişizmimiz'den de söz etmek gerekir. Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan kıtayı elimizde bulundurmamız gibi, Batı için çok kahırlı bir tarihî kader üzerinde sergilediğimiz onur tiyatroları bizim onur kavramı ile nasıl oynadığımızın en trajik argümanlarından biridir; bunun en iç kaldıran boyutu ise 'Amerika bizi gözden çıkaramaz'dır, çünkü bizim coğrafyamız mühim bir coğrafyadır.
'Avrupa'nın yaşlandığı' gibi bir tespitten hareketle onur duyduğumuz 'genç nüfusumuz' da onur skalamızdaki yerini hâlen muhafaza etmektedir.
Dünyada 'kendi kendine yeten tarım kaynakları' palavramızı unutmamak gerekir.
Cennet vatan fetişimize dair 'dört mevsimin aynı ânda yaşandığı' gibi bir ayrıcalığımız da kaç nesildir bizi uyutmağa devam ediyor acaba?
'On yılda on milyon genç yaratan' cumhuriyetin 2001 yılında bile körüklediği ve zemin bulduğu 'onuncu yıl marşı' saplantımız, kabarmak için fırsat kollayan göğüslerimiz için ilaç gibidir, kabırır da kabarır Türk’ün göğsü hey!
Aslına bakarsanız bu konuyu düşünmeme ve yazmama vesile olan Sn.Hüsnü Yusuf Gökalp'e teşekkür borçluyum.
Bildiğiniz gibi efendim, 'yoğurdu da biz bulduk', insanlık âlemi yoğurdun keşfi ile bugünkü durumuna geldi. Ay'a gidilmesinin hiçbir önemi yoktur. Logartimayı, sıfır'ı, cebir'i, pisagor bağlantısı'nı, onluk sistemi ve bilimin daha nice kilometre taşlarını biz bulmuşuzdur. Zaten Avrupalı ve Batılı dediğiniz insancıklar daha düne kadar 'yıkanmayı bile bilmiyorlardı'; onlara yıkanmayı bile biz öğrettik. Kavimler göçünü bile biz becerdik netekim.
Su sesi ve musikî ile akıl hastalarının tedavisini biz bulduk.
Bize fırsat verilse aslında daha neler yaparız biz! Dört etrafımız düşmanlarla çevrili olmasa, bütün dünya bizimle uğraşmasa, başımıza PKK belâsını, Ege’de kıta sahanlığı gibi müzmin krizlerimizi, alevi-sünni çatışmalarını, sağcı-solcu kavgalarını musallat etmeseler, bakın görün nereler yapacağız! Zaten NASA'da bile bir sürü bilim adamımız çalışmaktadır. Dünyanın en büyük beyin cerrahının Türk olduğunu kim inkar edebilir?
Dünyanın en büyük su kaynaklarının bizde olduğu, dört etrafımızın denizlerle çevrili olduğu ve tabii olarak da balıkçılık da ne kadar zengin olduğumuz da sağır sultanın bildiği bir gerçektir.
Akdeniz'i 'Türk gölü haline biz getirmedik mi?'.
Dünyada kanunla kabul edilen bir başka 'Kabotaj Bayramı' biliyor musunuz siz?
Topkapı'daki zenginliğimizi yazmazsak ayıp ederiz. 'Kaşıkçı Elması'nı satsak ekonomimizin kurtulacağı, dış borçlarımızın tamamının ödeneceği gibi bir 'iktisat teorisi' dünyanın başka hangi ülkesinde üretilmiştir? Keynes halt etsindir!
Sahi bizim bir de 'Anadolu fetişizimmimiz' vardır, ıskalamamak gerekir.
Anadolu baştan aşağı büyülü bir yerdir. Toprağından insanına, yeraltı ve yerüstü kaynaklarından tarihî zenginliklerine, insanlık âleminin tüm medeniyetlerine beşiklik etmesinden tertemiz, saf, hesap nedir bilmeyen insanına kadar büyülü bir yerdir Anadolu; bununla da onur duyarız... 'Anadolu Kaplanlarımız' ticaret dünyamızın İstanbul ve Ankara'ya karşı muhalefetinin sembolü olur. Futbolda 'Anadolu takımlarımız' vardır, İstanbul takımlarına muhalefet ederler ve seyircileri de İstanbul takımlarının seyircilerine söver; 'Biz Anadolu seyircisiyiz' diyerek onur duyorlar. Anadolu çocuğu tabirini hangimiz duymamışızdır, şarkılarını besteleriz; ‘yılandan korkman yalandan korktuğum kadar, ben Anadolu çocuğuyum’ diye şarkılar söyleriz... Siyâsetçilerimiz ilk siyâsî seyahatlerine 'Anadolu turlarıyla' başlarlar, siyâsî referanslarını 'Anadolu'dan alırlar. Çünkü, İstanbul-İzmir-Bursa vs. şuuraltımızda galiba hâlâ Bizans'ındır, Roma'nıdır, bunu farkında olmadan teyîd ederiz...
Avrupa bizden hâlâ korkar, kıytırık bir futbol müsabakasını kazanırız ve 'Avrupa.. Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesidir...' hezeyanlarıyla sokaklara taşarız; 'Heyyt bre Türkler geliyor'dur... 'Viyana Bozgunu' galiba hâlâ kursağımızdadır, çıkamaz bir türlü...
Son günlerde IMF ve Dış Krediler çerçevesinde farkettiğimiz onurumuz üzerine hatırladıklarım bunlar.
Evet... Aslına bakarsanız baştan keyif aldığım bu onur listemiz, artık gîran gelmeğe başladı. Sizi de sıkmıştır herhalde. Haftaya onur anlayışımızın çarpıklığını yazmak niyetindeyim; nasip?!
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi