Siyâsette Yeni Kavramlar - Yeni Duruşlar ve BBP'nin Farkı
Geçen hafta onur diye bir kavramı farkedişimizdeki çarpıklığın altyapısını oluşturmağa yönelik milletçe sahip olduğumuz bir takım onur argümanlarımızdan bahsetmiştim. Tabîi mezkûr onur kavramlarının her zaman olduğu gibi yine 'devlet' merkezli oluşundan ve 'devlet fetişizmimiz'e atıf yaparak...
Bunun, öyle bugünden yarına değiştirilebilecek, tâdil edilebilecek bir 'defo' olmadığını biliyorum şüphesiz, fakat, bildiğim bir şey daha var; bu 'defonun tâdili'nin zihnî tekâmülümüzün olmazsa olmaz bir kriteri olduğu gerçeğidir. Zihnen, devlete odaklanmaktan kurtulup, insana odaklanmanın hayatiyetini farketmek ihtiyacından bahsetmeğe çalışıyorum.
Her ne kadar son yıllarda dilimize pelesenk ettiğimiz, demokrasi, hukukun üstünlüğü, sivil toplum, insan hakları gibi yeni kavramlarla siyaset yapma 'denemeleri' yoğunluk kazanıyorsa da, siyâsetçilerin bu kavramlara paralel tutumları da eş zamanlı olarak geliştirememeleri, gösterememeleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü, sivil toplum, insan hakları gibi yeni kavramlarla ilişkilerinin tabîi/samimi olmadığının işaretleri olarak telâkkî edilmek zorunda.
Devletten bağımsızlaşmış bir sivil toplumun içinden gelmeyen, sivil toplumun içindeki mantıkla zihni belirlenmeyen lider ve yönetici kadrolarının sivil toplumu öngörmesi, yüksek standartta bir demokrasiyi öncelemesi, insan hakları ihlallerinin hiçbir istisna kabul etmeksizin takipçisi olması pek de mümkün görünmemektedir. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, sivil toplum, insan hakları gibi kavramlar bu tip lider ve siyâsî kadrolar için 'retorik'ten öteye geçememektedir. Çünkü, bu tür siyâsî yapılar, öncelikle yönetimi ele geçirmek, gücü ele geçirmek, haydi daha açık ifade edelim; 'devleti ele geçrimek' gibi siyâsî güdülerden hareket ederler ve proğramlarını 'hele bir iktidara gelelim, idareyi ele geçirelim' gibi argümanlara, ihtimallere endekslerler, tabanlarını da böyle motive ederler. İktidara gelsinlerdir, gerisi kolaydır...
Bunun böyle olmadığı son yıllarda iki önemli siyâsî tecrübe ile ispat olmuştur, lakin, henüz bu iki önemli tecrübeyi yeni oluşumlar içerisinde tahlil etmeğe niyetli bir yapı da görünmemektedir. Bu tecrübelerden birisi bilindiği gibi RP, ikincisi de mHP'dir. Her iki parti de geçmişe yönelik otuz yılını, insan merkezli değil, seçmen merkezli, politikalarını da sivil toplum, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kamu yönetimi merkezli değil, devlet merkezli olarak tüketmişler, iktidarın bir ucunu yakaladıklarında da kamu yönetimiminin ne kadar önemli olduğunu, ne kadar zor olduğunu kısa zamanda farketmişler, tabanlarını ise daima seçmen olarak gördükleri için, yaslanacakları sağlam bir toplumsal destekten de mahrum kalmışlardır.
DEMOKRASİ-SİVİL TOPLUM VE SİYÂSETİN SAĞ KULVARI
Belki bizi daha fazla ilgilendirmesi bakımından belirtmeliyiz, siyâsetin sağ kulvarında olmanın, yukarıda bahsettiğimiz kavramlarla paralel tutumları da geliştirmek açısından daha da fazla zorlukları bulunmaktadır. Çünkü siyâsetin sağ kulvarında siyâset yapmak, siyâset üretmek demek, devletin hem kendisi, hem de devlet kavramı ile karşılıklı pozüsyonları yeniden ve yeni bir biçimde düzenlemeyi gerektirmektedir. Bu da çok kolay bir iş olmasa gerekir. Bir 'sağ' partinin, Susurluk Kazası ile ortaya çıkan, Susurluk Kazası'nın öngördüğü(teorik olarak en azından) açıklığa/aydınlığa yüzde yüz tahammül etmesi, hem devletle ilişkileri, hem de devlete biçtikleri misyon itibariyle mümkün olmamış ve Susurluk'un aktörleri bilindiği gibi hemen tüm dâvâlardan paçalarını kurtarmışlar, Susurluk da, tabîatı itibariyle sahip olduğu karanlığını muhafaza etmiştir. Erbakan'ın, Başbakanlığı döneminde meydana gelen bu kazayı 'faso-fiso' olarak tanımlaması, mHP tabanının 'Susurluk Ovası / Bozkurtların Yuvası' sloganları, merkez sağın bir partisinin(DYP) 'kurşunu atanla atmayan' arasındaki felsefî(!) teorileri, diğerinin ise(ANAP) zaten Susurluk içinde aktif bir aktör oluşu sebebiyle aldığı 'plase pozüsyonu', Türk siyâsetinin, özellikle sağ'ın içinde bulunduğu demokrasi standardı, insan haklarına saygı limiti ve sivil
toplumun oluşabileceği toplumsal iklimin elverişi, hukukun üstünlüğününün zeh-i hayal-i muhal keyfiyyeti hakkında önemli ipuçlarını, hatta bâriz göstergelerinin trajik delillerini ortaya saçmıştır.
Burada, Susurluk ile ve devleti korumaya yönelik reflekslerin(!) önemli kahramanı Mehmet Ağar'ın devletin içindeki konumu, hadiselerin içindeki rolü, hadise karısında aldığı tavırlar, hatta devletin sahipliğini yaptığı savunmaları ve burada sorulacak bir-iki soru çok önemli.
Bugün siyâsetin sağ kulvarındaki hangi parti Mehmet Ağar'ı reddedebilir?
Mehmet Ağar'ın toplumdaki itibarını nasıl izah edebiliriz?
Mehmet Ağar'ın en azından birkaç yıldır temsil ettiği 'derin devlet'i hiçbir partinin(herhalde) reddetmeyeceği/reddedemeyeceği gibi bir(tenkide açık) tespit, siyâsî yapılanmaların içinde ve tabiatıyla toplumda bir açıklık ihtiyacının, yükselen bir demokrasi talebinin, kendiliğinden gelişen sivil toplum melekelerinin ne kadar 'prematüre' olduğunu göstermektedir.
AZ GİTTİM UZ GİTTİM / DERE TEPE DÜZ GİTTİM
Buradan varacağımız nokta, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ihlallerinin son bulması, sivil toplum gibi alanlarda kat'edeceğmiz yolun çokluğudur ve yiyeceğimiz birkaç fırın ekmektir. Bunu bir başarısızlık olarak görmüyorum. Bu hususta ne kadar beceriksiz bir toplum olduğumuzu da çok fazla düşünmüyorum. Fakat, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve sivil toplum parkurunda elli yıldan fazladır patinaj yaptığımız bir vakıâdır. Bahse konu alanlarda Batılı ülkelerdeki gelişmeleri dikkate aldığımzda benzerî bir süreçten tamamının geçtiğini görüyoruz. Bizim ülkemizin belki vakit kaybettiği durum Amerika'yı yeniden keşfetmek iştiyâkimizdir. Tecrübelerden istifade metodlarımızı geliştirememiş, en önemlisi bunu bir ihtiyaç olarak görmeyişimiz, önümüzdeki engellerden birisidir.
Tabîi burada bir şeyi de belirtmeliyiz ki, bizim için çok önemlidir; kadîm tarihimiz boyunca Türk milletinin zihninde 'devlet' kavramının nereye oturduğudur. Devlet kavramının zihinlerimizde oturduğu alanı tartışmaya açmadan, devleti yeniden tanımlamadan, devletle ilişkilerimizin mesafesini yeniden ayarlamadan, siyâsî yapılarımızın da modern devlet ile kadîm devlet arasında, iki arada bir derede pozüsyonunu değiştirmemiz mümkün görünmemektedir. Hâl böyle olunca da, demokrasi, hukukun üstünlüğü, sivil toplum gibi kavramlar bizim için 'retorik'ten öteye geçememektedir.
TÜRK SEÇMENİ İÇİN TERCİH METODU:
Ooo piti piti / karamela sepeti / terazi lastik jimnastik...
Son dönemlerdeki bazı 'yeni oluşum' çalışmalarının hemen hepsindeki öncelikli kavramlar olarak seslendirilen mezkûr kavramlar, aslında bir ihtiyacın değil, siyâsetin kirliliğinden sıyrılmanın bir yolu, yıpranan siyâsetçi sınıfının aradan sıyrılma kurnazlığı, seçmeni ters köşeye yatıracak bir siyâsî çalımın argümanları olarak kullanılıyor. Henüz daha ana gövdelerinden ayrılık sebeplerini izah edememiş, gerekçelendirememiş kadrolar, tamamen uçuk-kaçık bir takım 'Türkiye'yi kucaklama' stratejileriyle siyaset yapmaya çalışıyorlar. Bütün Türkiye'yi kucaklamak gibi teknik olarak bile içinde marazlar taşıyan bir siyâsî stratejinin mimarları, siyâseten oluşturmaya çalıştıkları 'arap aşı'nın etrafında halka oluşturup, kuruluşa beş kala hâlâ ilkelerini tespit etmek için toplantılar yapıyorlar. Türkiye kaynaklarını tükettiği gibi, en önemli sermayesi olan zaman kredisini de yine boşa harcayacak gibi. Daha şimdiden 'yanlış anlaşılmaya' başladılar.Yeni oluşumlarla ilgili aslında yazılacak çok şey var, lakin, insaf had ve hudutlarını peşînen aşmamak gibi bir kaygıdan hareketle beklemeyi tercih etmek durumundayız.
YENİ SÖYLEMLERİN ESKİ SAHİBİ: BBP
Bu konjonktürde aslına bakarsanız en avantajlı durumda olması gereken parti Büyük Birlik Partisi'dir.
Türk siyâsetindeki yeni oluşumların henüz keşfetme ve altını doldurma gayretinde oldukları bahsettiğimiz kavramları, daha 16 Aralık 1992 'Siyâsî Karar Kurultayı'nda yayınladığı 'sivil inisiyatif proğramı'nda topluma deklare eden BBP'nin, hem diğer siyâsî partilerden, hem yeni oluşumlardan, hem de tabii olarak toplumdan önde pozüsyonu, büyük bir avantajdır. Devletin küçülmesi, 'hakim devlet değil / hadîm devlet' sloganı, siyâsetin fren pedalı durumundaki lider sultaları, işlemeyen parti içi demokrasi, tabandan tavana yapılanma ve daha pekçok yeni siyâsî söylemi/stratejiyi/politikayı partnerlerinden en az on yıl önce seslendiren BBP, bunun hafifliği ve özgüvenini taşımalı aslında ve bunu da pazarlamalı. On yıllık bir tecrübe de, BBP'nin bindirdiği turlar arasında. BBP'nin kendini, "Millî - Sivil - Katılımcı" olarak tarif ettiği son on yıldaki demokratik çıkışları, hiçbir yolsuzluğun içinde adının geçmemesi, hiçbir bireysel sansasyonunun bunulmaması, 28 Şubat Dönemi'ndeki tutarlı ve dik duruşu, biraz kendi hareketsizliğine, ama en büyük oranda da medyanın görmezden gelişine kurban gitmiştir. Bunun bugünden yarına değil, hemen şimdiden itibaren tersine çevrilmesinin bir yolunun bulunması hâlinde önümüzdeki dönemde, siyâsetin içinde yükselen tek yıldızı olacağını ifade etmek yalnızca görüneni yazmak olacaktır. Siyâsetin en berbat duygularından birisi herhalde, 'kaçan trenin ardından bakakalmak'tır. Siyâsetin değişmez ve vazgeçilmez faaliyet alanları ve metodları arasında insanlarla birebir faaliyetler halen yüksek bir sıradadır. BBP İl merkezlerinin ülkenin genel politikalarından ziyade mahallî politikalara yönelmesi elzemdir. Lokal siyâsetin neşv ü neva bulduğu alan mahallî alanlardır. Semt-semt, mahalle-mahelle, sokak-sokak, ev-ev, dükkan-dükkan BBP anlatılmalıdır, bunun için tertemiz bir zemin ve elde birilerinin oluşturmağa çalıştığı tertemiz bir siyâset vardır. Bunun orijinal bir tespit olmadığını tabii ki biliyorum, fakat, bunun üzerinde yoğunlaşılmadığını da biliyorum... Mlletin BBP'yi keşfetmesini beklemek, medyanın ambargoyu kaldırmasını ummak, baskı guruplarının ilgisini gözlemek, gönüllü kuruluşlar olarak adlandırılan sözde sivil toplum örgütlerinin desteği üzerine mahallî faaliyetler organize etmek... Bütün bunların ne kadar çürük tahtalar olduğunu en iyi biz biliyoruz. Bu tür müesseselerin kendi kurumlarının korumak, kendi statülerini korumak uğruna güç karşısında eğildiğini de en iyi biz biliyoruz. Bunun için 'kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz'...
Gün bugündür...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi