İttifak psikolojisi üzerine...
Geçen hafta Gelecek Gazetesi’nde yayınlanan Sn. Çetin Baydar’ın ‘Vay Tayyip vay’ başlıklı yazısının yaydığı ittifak psikolojisi şuaları üzerine bir kaç kelâm ile başlamak istiyorum bu hafta yazıma... Mezkûr yazının özellikle iki parağrafını hem Sn. Yazarın, hem de BBP’nin dikkatine sunuyorum...
Birinci parağraf:
“Halkın 28 Şubat teslimiyetçisi olmayan siyasi odakları arama çabası sonuçta iki adrese ulaşıyor. Bunlardan Biri “Yenilikçiler” diğeri “Büyük Birlik Partisi”dir.”
Bu parağraftaki, “birincisi ‘Yenilikçiler’ diğeri de ‘Büyük Birlik Partisi’” ifadelerindeki sıralamada bir hata yok mu? Neden birincisi Yeni Oluşum da, ‘diğeri’ kategorsinde yine BBP var ve üstelik kendi ağzımızdan? Bu ifadelerin, 18 Nisan seçimlerinden birkaç gün önce Ahmet Taşgetiren’in Yeni Şafak’taki köşesinde yazdığı, ‘İki oyum olsa “İKİNCİSİNİ” BBP’ye verirdim’ şeklindeki ‘ikinci sınıf taşra kurnazlığı’ndan farkı ne acaba? Yukarıda iktibas ettiğim satırlara ‘kurnazlık’ atfetmiyorum tabîi ki. Lâkin, bir siyasi tespit faciası olduğunu söylemek istiyorum. Olur mu böyle bir şey yâ hû? Bildiğim kadarı ile Gik üyesi bir zâtın böyle bir siyâsî tespit yapması mümkün mü? Olan bitenler bu kadar hatalı okunur mu? Ve bu kadar hatalı bir yazı yazılır mı?
İkinci parağraf:
“Yeni oluşum ve Büyük Birlik Hareketi kadroları “Muhafaza-ı Mukaddesat” çizgisinin iki soylu, yürekli ve münafık olmayan temsilcisi konumunda gözüküyorlar. Bu iki odak Siyasi Partiler Kanunu değiştirilir yasal ittifaklara yol açılırsa milletimize soluk aldıracak büyük oluşumu gerçekleştirebilirler. Bu olmazsa yine de seçim ittifakı yapılabilir.
Tunelin ucunda ışık belirmiştir.
Birileri “Vay Tayyip Vay!”, “Bırakın öbürlerini Muhsin’in önünü kesin!” demeyi sürdürsünler.
Millet “Hay et tayyip! Hay et!” ve “Hay et Muhsin Hay et” diye haykırıyor...
Bu peşin ‘ittifak psikolojisi’nin üzerinde durmayı isterdim aslında...
İttifaklara(Yeni Oluşum’un müstakbel partisi de dahil olmak üzre) prensip olarak karşı olmamama rağmen, madem ‘hay et’ gibi köylü şivesiyle merâmımızı anlatacağız, bendeniz bu şiveyi beceremem ama, bir atasözü ile katıkıda bulunayım; ortada ‘fol yok, yumurta yok’ gibi bir zamanlama hatasıyla, bir kurumu, yani BBP’yi bağlayacak bu tür bir yazının, gazetemizde yayınlanması tabana nasıl bir mesaj veriyor, bunun üzerinde düşünmeğe davet ediyorum, tüm idarecileri!... Bir taraftan tabana verdiği mesaj, peşin bir ‘ittifak psikolojisi’ iken, diğer taraftan diğer siyâsî partilerin yöneticilerine ne gibi bir mesaj veriyor acaba bu yazı? İçinde yazı sahibinin –herhalde- kastı olmamasına rağmen! Bu tür bir yazı ile tüzel kişiliğini tehlikede görmüyor mu acaba BBP ki, böyle bir ittifak psikolojisi şualarını temkinsizce yayabiliyor? Bu tür mesajları –maksadı aşsa bile- yayan hareket, seçim sath-ı mahallinde çalışacak kimleri bulabileceğini zannediyor acaba?
Mezkûr yazı, şüphesiz içinde bir ‘iyi niyet’i barındırıyor, fakat, siyâseten de elindeki kozları rakibine gösteren bir oyuncu acemiliği değil de nedir bu? ‘Biz ittifaka hazırız, siz işinize bakın’ mı bu yazının mânâsı?
Nasıl anlamalıyım acaba? Belki de yanlış anlamış olmalıyım, evet.. evet.. yanlış anlamış olmalıyım.. Siz bana aldırmayınız; keyfinize bakınız; eğer kaçan treni ardından seyretmek gibi bir özel zevkiniz varsa...
Kırkpınar Vıcıklığı...
“Kimseye benzemek istemezseniz karikatüre benzerseniz...”(Cenap Şahabettin / Tiryaki Sözleri)
Yeni Oluşum deyû tesmiye edilen siyâsî hareketin önümüzdeki dönemde kendisinden hayli söz ettireceği âşikâr. Basın bu konuda tabîi olarak ikiye ayrılmış durumda; birisi mevcut rüzgâra nefes üflemekle meşgul, diğer kısmı da sorgulama yerine ipe-sapa gelmez soruları yöneltmekteler. Türkiye’de üçüncü yolun, yani bu siyâsî hâdiseyi, siyâseten değerlendirip, buna göre sorgulamak, tahlil etmek gibi bir tercihte bulunulmasının mümkün olmaması sürpriz değil. Çünkü, biz ara renklerle ilgilenen bir millet değiliz. Türk filmlerinde Erol Taş’ın ‘iyi adamı’, Kadir Savun’un ‘kötü adam’ı oynadığı vâki değildir, çünkü seyirci onları iyiliğe veya kötülüğe mahkûm etmiştir bir kere...
Özellikle Yeni Şafak Gazetesi’nin, yarı resmî falan da değil, eni-konu Yeni Oluşum’un bültenine dönüştüğünü ibretle izliyoruz. İbretle izlememin sebeb-i hikmeti mezkûr gazetenin Yeni Oluşum’dan ve liderinden her gün ve tüm sütunlarda(hemen-hemen) bahsetmesi değil elbette. Bize ibret servisi yapan, yazıların ‘vıcık-vıcık’ oluşu...
Bu bir ‘çok görme ne olur çalış senin de olur’ psikolojisi de değil; inanın... Bu başka bir şey. ‘Bu Ülke’nin yaralarından birisi bu; bir ‘kabultü heptü’ geleneğimizin tezâhürü... Doğru soruları sorma ve doğru bilgilere ulaşma konusundaki beceriksizliğimiz, gönülsüzlüğümüz...
Bu ‘Kırkpınar vıcıklığı’na istisnâsız tüm yazarların iştirâki de enterasan, bir tane de temkinli bir yazar çıksın yâ hû, mümkün değil, tam kadro, tam takım, tüm ekip koro halinde Yeni Oluşum’u ve liderini yazıyorlar... Sanki rollerini ezberleyememişler de, suflör bir şaka yaparak, hepsine aynı replikleri fısıldıyor ve bunlar da yine sanki durumu anlamamış görünüyorlar, suflörün fısıltılarını tekrar ediyorlar. Bu, seyirciye yönelik büyük bir hakaret aslında, seyirciyi aptal yerine koymak, sen nasılsa oyunu anlamayacaktın, bunlarla idare et, bunları ezberle, bunları kabul et demek...
Seyircinin ne düşündüğünü bilmiyorum, fakat, ortada sergilenen oyun bu...
Gectiğimiz hafta Yenişafak Gazetesi’nin, birisi kendi imzası ve diğeri de meşhur müstearıyla iki yazı yazan çok ünlü bir yazarına elektronik posta mârifeti ile bu konudaki düşüncelerimi ilettim. ‘Siz bir gazeteci misiniz, yoksa Yeni Oluşum karargâhının acar bir propagandisti misiniz?’ diye sordum ve gazetecinin toplumu ‘bilgilendirmesi’ gerektiğini ve fakat kendisinin yaptığının ‘alenî bir tezahürat’ derekesine yuvarlandığını yazdım... Sağolsun titizlik göstererek hemen cevapladı mektubumu. Aynen şöyle diyordu: ‘Siz biliyor musunuz ki, yabancılar hergün kapımı aşındırıyorlar Yeni Oluşum’la ilgili!’
Evet.. aynen böyle yazdı yazarımız cevap olarak. Buradan hareketle komplo-teoriler üretecek ve bunların bilmem nerelerden yönetildiği, icâzetlerini bilmem hangi uluslararası odaklardan aldıkları, bir takım sermaye grupları ile anlaştıkları, Amerika’daki bazı güçlü lobilerden hareketlerine ‘olur mührü’ vurdurdukları gibi neticeler çıkaracak değilim, ama sütununda bunu da yazması gerektiğini, hatta kapısını aşındıran ‘yabancıların kimler olduğunu’ bilhassa yazması gerektiğini düşünüyorum, seyircinin bunu bilmeye hakkı olduğunu düşündüğüm gibi...
Tıpkı, İstunbul Belediyesi ile Albayraklar arasındaki para-iş ilişkileri aydınlanmadan, bunun hesabını vermeden, bu hareketin karanlıktan kurtulamayacağını, şeffaf olamayacağını, resmî/kurulu/faal bir partinin çok üzerindeki harcamalarının, öyle, ‘arkadaş dayanışması ve imece’ ile tedârik edilemeyeceğini, Albayraklar’ın mevcut maddî güçlerini nasıl temin ettiklerini de merak ettiğim ve açıklanması gerektiğini düşündüğüm gibi...
Bu merak ve düşüncelerim politik değil ahlâkîdir; belirtmeliyim...
Çünkü, ortaya tarihin malûm dönemine atıfla ‘Hılf’ül Fudûl’ü tedâi ettiren ‘Erdemliler Hareketi’ olarak ortaya çıkan bir kadronun, sırtında yumurta küfesine tahammülü olmaması gerekir. Çünkü yumurta nazik ve kırılgan bir yiyecektir, ne zaman ortalığa saçılır tahmin etmek güçtür... Hortumları keseceğiz diyenlerin önce kendi boğazlarına takılı olan hortumlardan kurtulmaları gerekir...
Ves-selâm...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi