AİHM’in KESTİĞİ PARMAK
Muhafazakârların balonları vardı, onları kimler aldı?
Bilindiği gibi geçtiğimiz hafta AİHM, kapatılan RP ve Erbakan hakkında kararını verdi. Verdiği karar ile RP’nin kapatılması ve Erbakan’ın siyâsî yasağının devamı yönünde karar aldı. AİHM’in verdiği kararın hukukî tarafını yorumlayacak ve AİHM’in aman da nasıl bir ‘çifte standart” içinde olduğunu tespit edip, Avrupa’nın aslında ‘ne kadar da art niyetli’ olduğuna dair içtimâî şuuraltına, yani ‘tribünlere’ oynayacak değilim. Avrupa’nın kendi içindeki tutarlılığının bizim için nasıl bir tutarsızlığa dönüştüğü, olsa olsa bizim trajedimiz. Hem AİHM kararlarının altına imza atacağız, hem de ardından bu kararların içinde nasıl bir çifte standart ihtivâ ettiğinden müştekî olacağız, bu bize has bir tavır, en sunturlusundan bir az gelişmişlik itirafı olsa gerekir...
AİHM’in RP ve Erbakan hakkında verdiği kararın beni asıl ilgilindiren tarafı, bu kararın altında kimlerin kalacağı/kalması gerektiği ve böyle bir karardan sonra kimlerin bu kararın sebepleri üzerinde derin-derin düşünmeye başlayacağı veya başlamayacağıdır.
Bu karar, yıllardır ‘Batı tipi demokrasi’ tekerlemesini ağızlarına pelesenk eden ‘muhafazakâr politikacılara’, dolayısıyla ‘muhafazakâr politikalara’ vurulmuş bir darbedir. Türkiye’deki siyâsî sistem için, muhafazakâr siyâsetin vazgeçilebilir unsurları, sistemin, kendilerine, geleneklerine, ilkelerine, siyâsî fikirlerine, ideolojilerine, hayat tarzlarına yönelik her baskıdan sonra sırtlarını yasladıkları bir ‘Batı tipi demokrasi’leri vardı. ‘Batı’daki laiklik anlayışları’ vardı. ‘Batı’daki bireysel özgürlük standardı’ vardı. Bugün bu ‘var’larının üstüne karlar yağdı muhafazakârların, AİHM’in aldığı karar ile. Bir hafta önce yine Türkiye’de kapatılan bir başka parti ile ilgili demokrasi çıtasını, Avrupa standardı yüksekliğinde tutan mahkeme, konu RP’ye gelince üçüncü dünyalı oluvermişti. Şimdi ne olacak diye sorarken, ilgili kesimlerden gelen tepkiler, kararı hiç de üzerlerine almadıklarını gösteriyordu geçen hafta. Hatta bir yetkili, mahkeme üyelerinden birinin Arnavut oluşu sebebiyle, Türkiye’nin Arnavutluk’a yapacağı yardım karşılığında böyle bir karara imza attığını söylemeye kadar vardırdı hezeyanlarını.
Meselenin etrafında dolanmayı çok iyi beceren muhafazakâr siyâset, meselenin kendisini sürekli ıskalamayı da yine ustalıkla başarıyor.
Demokrasiyi kendi varlık sebeplerini tahkim edecek bir argüman olarak görüp, demokrasinin sosyal, kültürel ve bireysel öngörülerini hep yok sayan muhafazakâr/sağ siyâset, bu kafasızlığının cezasını da içinde bulunduğu çaresizlikle ödemekte. Ülkenin içinde bulunduğu çıkmaza dair bir tek çözüm önerisini bile telaffuz edemeyen bu grup/gruplar, kendi iç çekişmeleri, milletvekili transferleri, dünyada paspas edilen popülist politik argümanları, devlet merkezli yan kuruluşları ile siyâsî ucûbeler olarak varlıklarını devam ettiriyorlar.
Geride bıraktığımız otuz yıl içinde yalnızca seçmen tipine yatırım yapan; bireyi ıskalayan, yalnızca itaat eden insan tipine yatırım yapan; sorgulayan insanı aforoz eden, ideolojiyle beslenip, fikir kaynaklarını görmezden gelen, yok sayan, edebiyatın, sanatın, estetiğin esâmisini okutmayan sağ/muhafazakâr siyâset, tabîi olarak en çok telâffuz ettiği demokrasi kavramını da anlamayacaktı, anlayamayacaktı. Çünkü, demokrasi kendileri için bir yönetim biçimi olarak değil, bir takım fırsatları kendilerine sunan bir kapı aralığıydı, ihtiyaç hissettiklerinde o aralıktan sızmayı tercih ettiler. Kapı yüzlerine kapandığında da feryâd ettiler; ‘Batı tipi demokrasi istiyoruz, laiklik istiyoruz, bireysel haklar istiyoruz’ diyerek. Sorgulayan, kontrol eden, tenkit eden, üreten bireye yatırım yapmadan, kendi makamlarını tartışmaya açmadan, kendi fikrî kabızlıklarını görmezden gelerek Batı tipi demokrasi istemeye hakları olamayacağını, isteseler bile böylesi bir sosyolojik sürecin ‘ihtiyaç halinde’ oluşabilecek bir şey olmadığına kafaları basmadı. Zannettiler ki, ‘demokrasi istenecek dertler bitecek’. ‘Biz de demokratız, hem de Avrupa standartlarında’ diyecekler ve önlerindeki tüm kapılar açılacak, karşılaştıkları tüm zorlukları o sihirli ‘demokrasi’ kelimesi ile açabilecekler. Oysa demokrasi, retorik melzemesi olmaktan çok tutum sergilemekti. Demokrasinin başlıca amacı, doğru bir siyâsî toplum oluşturmak ya da her tür egemenlik ve sömürü biçimini ortadan kaldırmaktan çok, bireylerin, grupların, toplulukların özgür bir özne ve kendi tarihlerinin üretcileri olmalarını,
eylemlerinde aklın evrenselliği ile şahsî ve ortak bir kimliğin özelliklerini birleştirebilmelerini sağlamak olmalıdır. Bunun en iyi yolu demokrasinin bir kültür olarak algılanmasından geçmekte. Demokratik kültür herşeyden önce, yurttaşlık bilincini ve birey olma sorumluluğunu gerektirdiği için, demokrasinin bir kültür olarak kitlelerce yaşandığı yerlerde artık demokrasi, ayak takımının despotizmi olmaktan çıkacaktır.
Yok eğer, demokrasiyi bir fırsat kapısı olarak görür ve demokratik bireye yatırım yapmaz iseniz, demokrasi de sizin için, Voltaire’nin o meşhur tarifi ile, ayak takımının despotizmi olmaktan öteye geçemeyecektir.
AİHM’in aldığı karar, hukukî olarak siyâsî İslâm’ın önüne bir set koymuştur, fakat, bu set, sosyolojik varlığını sona erdiremeyeceği için, AİHM’in kararının iyi tahlil edilmesi ve Batı’dan ödünç olarak bedelini ödemeden aldığımız kavramlar üzerinde daha fazla düşünülmesi gerekmektedir. Bu gibi bir düşünme faaliyetine teşne bir kadro ortada görünmüyor. Ortada görünenler ise, boş boş kameralara bakıyorlar ve mahellenin acar delikanlısı pozlarında ‘biz bütün dertlerinizi çözeriz icabında’ demeye gelen zırvaları seslendiriyorlar. 28 Şubat dönemindeki en ufak bir rüzgâr karşısında bile secde mesâbesinde eğilenler, bugün siyasetin içinde dik duruşlardan bahsediyorlar. Türkiye’de insana değil seçmen tipine yatırım yapıldığı için de, gözle görünür bir ilginin muhatabı bu acar delikanlılar. ‘Biz gökkuşağının altından geçtik ve değiştik’ diyorlar. Ben bir değişiklik ve yenilik göremiyorum, ya siz?
Bütün bunlar, koyunun olmadığı yerdeki Abdurrahman Çelebi’lerin, dayanılır olmayan faaliyetlerinden öte bir mânâ ifade etmiyor. Ortalık koyunsuz kaldıkça bu filme seyretmeye devam edeceğiz. İşin garibi, bir de bu filmden zevk alanlar var, filmi seyredilir kılan asıl onlar, ama, farkındalar mı, bilmiyorum açıkçası! Filmi terkedip, bu filmin ne kadar kötü bir senaryosu, ne kadar kötü aktörleri, he kadar kötü dekorları, ne kadar kötü bir görüntü kalitesi olduğunu söylemek gerek. Bendeniz bunu yapmaya çalışıyorum. Çünkü bu filmi beğenmiyorum... Reklamının altında kalmaya mahkum bu film, tıpkı Vizontele gibi, reklamına harcanan efor filme harcanandan daha fazla ve filmin kendisinden çok reklamı konuşuluyor, bu durum da benim tüm şüphe güdülerimi tahrik ediyor.
Bu duruma neden sessiz/renksiz kalınır, onu da anlayabilmiş değilim...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi