İdeoloji ile ütopya arasına sıkışmış bir demokrasi...
Basında Serdar Turgut’un başlattığı ‘demokrasinin ancak elitler tarafından kurulabileceği’ eksenli tartışma yeterince ilgi gördü Bir kesim, her zaman olduğu gibi ‘seçkincilik’ suçlamasıyla kesti attı, diğer kesimlerde de görmezden gelindi. ‘Seçkincilik’ suçlamasında bulananlar, demokrasiyi, ‘halkın halk için, halk tarafından yönetilmesi’ gibi bir ütopyadan hareket ederek, ülkemiz siyâsetinin en geçerli akçelerinden ‘popülizm’in en ince örneklerini ‘politikacı inceliği’yle sergilediler. Bunların arasında ayağı yere basan yorumlar, ‘Siyasetlerin meşruiyetleri toplumsal temsilden kaynaklanır; ne idüğü belirsiz 'elitlerin' kendinden mülhem değerinden değil.’ sözleriyle Ethen Mahçupyan’dan geldi.
Siyâsî partilerde bu tartışmalar ne kadar yapılıyor bilmiyorum açıkçası. Şüphesiz kendi içlerinde bu tür meseleler konuşuluyor. Ortaya konan siyâsi tutumlara/tutumsuzluklara bakıldığında –ilgili mahfillerde konuşulsun veya konuşulmasın- Türkiye’de demokratik telâkkîlerin zenginliğinden sözedebiliriz. Demokrasinin bu kadar ‘yükselen bir değer’ olmasının altında, bu zenginliğin(!) tahrik edici hususiyetini görmezden gelemeyiz.
Meselâ, ‘eğer demokrasi, yalnızca bir kurumsal güvenceler sisteminden başka bir şey olmazsa, kurumlar telikeye düştüğünde demokrasiyi kim kurturacak?’ sorusunun Türkiye kadar mânidar olduğu az ülke vardır herhalde! Demokrasi, eğer yalnız ‘kurumsal güvenceler sistemi’ ise, toplumda kültürel bir zemini yok ise, ‘demokrasinin Kara Murat’ları’na çok iş düşecek ve önce demokrasiyi kurtaracaklar (!), sonra da demokrasiye ‘Bizanslı dilber’ muamelesi(!) yapacaklardır. Kara Murat ile Bizanslı Dilber arasında çizgi romanlara konu olan malûm münasebet gibi, demokrasimizin zaman zaman kurtarılmasına(!) himmet eden bazı kurumların demokrasi telâkkîleri, konu ile ilgili zenginliklerimizden önemli bir argümanımızdır.
Bir diğer demokratik zengiliğimiz ise, otuz yıllık siyâsî hayatlarını, köylü şivelerinin bir kaç komik örneği ve müteselsil yalanlar ile devam ettiren kadronun, demokrasi ile aralarındaki ‘birbirlerini aldatma’ üzerine oturmuş popülist demokrasi anlayışı. Bunun dünya çapında temsilcisi ‘baba’nın, siyâsete her ân atılacakmış gibi start çizgisinde bekliyor oluşu, aslında siyasal bilgiler fakültelerinde ders olarak okutulacak türden bir siyâsî olgu. Yıllarca, parti ile değil, direkt olarak partinin lideri ile ilişki kuran toplumun, parti neymiş, katılım neymiş vs., gibi sorulardan bî-haber olması, demokratik telâkkîlerimizin zenginliğinin başka bir misâli(!).
Çok partili hayata geçişimizden bu yana demokrasi ile münâsebet kurmayan ve kendisini demokrasiye göre tanımlamayan siyâsî fikir ve ideoloji kalmamıştır Türkiye’de. Kemalistler de demokrasinin olmazsa olmaz nevîinden unsurudur, komünistler de, liberaller de(tabîi olarak), HADEP gibi etnik partiler de, islâmcılar da(tabir hoş olmasa da câri literatür gereği kullanmak zorundayım) ve milliyetçiler de... Hepsi demokrasinin vazgeçilemez uzuvlarıdır adetâ. Hiçbirinin bir diğerine tahammülü yoktur, fakat, hepsi ayrı-ayrı demokrasinin acar savunucularıdır. Böyle bir garabet bizim gibi ülkelere hastır. Çünkü demokrasi bizim için bir yönetim biçimi olmaktan ziyade, içine sızılmaya çalışılan bir ara kapıdır.
Halk ile milleti özdeşleştiren ve millet üzerinden siyâset yapan, milletin müşterek değerlerini ‘kendine has kılan’, milliyetçi siyâset, demokrasi ile arasındaki ilişkiyi sorgulama ihtiyacı hissetmez. Toplumun içindeki farklılıkları görmezden gelen, yok sayan, yok etmeye çalışan, toplum mühendisliğini demokrasinin en temel unsuru olarak gören ‘otoriter zihniyet’ de demokrasi ile aralarındaki ‘çarpık ilişki’yi gözden geçirmek ihtiyacında değildir.
Her demokrasi tecavüzünü başının üstüne koyan, ara dönemlerde pusuda bekleyerek, ilk fırsatta soluğu seçim meydanlarında alan, popülist siyâsetin temsilcileri de ‘şapkalarını önlerine koymak’ niyetinde değillerdir.
Ve ortaya ‘ben değiştim’ diyerek çıkanların, geçmişlerini bir kalemde silen, ‘büyüdüm, olgunlaştım, kırk yaşına geldim, kemâle erdim ve demokrasiyi keşfettim’ diyerek, Türk siyâsetine ‘yamalı bohça’ sunma gayretleri de, demokrasi ile aralarındaki münâsebetin cılızlığını, keyfiyetsizliğini ortaya
koymaktadır. Otuz yıldır kendi elitlerini yetiştiremeyenler, yeni keşfettikleri demokrasiyi anlamaya çalışmaktan hâlen uzaktırlar. Demokratik tutumları geliştiremeyenler, ‘tüm Türkiye’yi kucaklamak’ gibi, ‘uydurulmuş’ bir kişiliksiz bir söylem ile merkezde, ‘yer açın, sıkışın, ilerleyin önler boş, arkadan gelenler var’ derekesinde bir halk otobüsü jargonu ile kendilerine yer açma gayretindeler. Demokrasi, ilkesizlik, değerlerini savunmayı tehir etme, Avrupa yalakalığı, Batı öykünmeciliği değildir. Batı, yani Avrupa, insan haklarından en son söz edecek bir coğrafyadır. Dünyanın hemen her yerindeki insan hakları ihlallerinde parmak izi bulanan Avrupa’dan, bizim alacağımız insan hakları ve demokrasi dersi yoktur, varsa da, metodu öykünmecilik değildir. Bu bahse konu değerleri kendi medeniyetimizin kültürel birikiminden devşiremeyenler, bu konuda acz içinde olanların Avrupa’dan neyi devşirebilecekleri konusu, izaha muhtaçtır. Örnek mi, alın size AİHM’in en son kararı, alın başınıza çalın...
Sahi, nedir bu demokrasi?
Hâmiş: Bu satırların yazarı aman aman demokrasi meraklısı değildir...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi