Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > Siyâsetsiz.. yekûnu acı.. hüzün... ve hayata mahkûm insanlara dair...

Siyâsetsiz.. yekûnu acı.. hüzün... ve hayata mahkûm insanlara dair...


 


Saat gecenin 03.02’si...


Bilgisayarımın başındayım, klavyemdeki harfler bana bakıyor, ben harflere... Bu harflerden sonsuz sayıda kelimeler çıkarıp, sonsuza uzanan yazılar yazabilirim diye düşünüyorum... Haftalık olarak siz değerli okuyuculara yazdığım gibi, çoğun kendime yazıyorum... Kendime yazdıklarımı okuyamıyorsunuz tabîi; onları yazdıktan sonra ben de okumuyorum bir daha... ‘Benden sonra’ isimli bir klasör var bilgisayarımda, orada duruyor onlar.. Ne kadar dururlar orada bilmiyorum... Teknolojinin bir azizliğine kurban olurlar mı, onu da bilmiyorum.. Olsun, n’olur ki? Bir kere yazdım onları ve bir daha okumuyorum bile. Çünkü okursam silip atacağımdan korkuyorum... İnsan yaşlanmaya başladıkça, daha çok yazmak istiyor, ama galiba bu demlerde yazılanları paylaşmak istemiyor. “Meçhul okuyuculara yazmak daha mı kolay acaba?” diye soruyorum kendime ara sıra! Klasörün ismi bile, üzerinde yazı yazmaya değer aslında; ‘benden sonra’... Bir ara  yazayım bu ‘benden sonra’ mevzuu hakkında... Hey hât! ‘Bana dair’ ne var ki, ‘benden sonra’ ne olsun! Neyse, sıkıcı bir durum almaya başladı bu yazının girişi... Bu haftanın yazısına dönelim. Aslına bakarsanız aklımda yazacak birşey yok bu hafta, boş boş bakıyorum bilgisayarın ekranına, karşımda bir Word 2000 sayfası, fakat bir konuda kararlıyım siyâset yazmayacağım bu hafta, bunu biliyorum...


Hemen yanıbaşımda küçük ekran televizyonumdan acıya bürünmüş, acı olmuş; yalnızca acıdan ibâret kalmış sesler geliyor kulağıma... Televizyonların bir kısmı gecenin bu saatlerine kadar ‘deprem özel’ proğramları yayınlıyorlar. Spikerler mikrofonları uzatıyor deprem mağdurlarına, depremin öldürmeyip hayata mahkûm ettiklerine, yaşamayan gözlerle gökyüzüne bakan, yanındaki bir yakınına sımsıkı sarılan insanlara...  Televizyonculuğun bu kadar kerih bir iş olduğunu bir kez daha anlıyorum; Ahmet Hakan uzatıyor mikrofonu ve soruyor: “Deprem size ne hatırlatıyor, duygularınız nelerdir, o acıyı tekrar mı yaşıyorsunuz?..” türünden acı sipariş eden sorular... Acıyı sipariş etmenin ihtiyaç olmadığı bir iklimde acı siparişleri veriyor haberciler... Oysa ortalık acıdan ibâret, soruya ne hacet? Deprem mağdurlarının, depremin öldürmediği ve hayata mahkûm ettiği insanların acıya bürünmüş yüzlerinin yayınlanması sessizce, kâfi ve de vâfi gelecek bu 17 Ağustos 2001 gecesi için... Ama hayır, haberciler haberciliklerini yapacaklar ve acıdan haberler yapacaklar, ıstıraptan, hüzünden, isyandan, kırgınlıktan, unutulmuşluktan, ihmâl edilmişlikten haberler...


Bu arada TRT 1’in proğramı ise hepsinden trajik, hepsinden berbat... Gölcük’ün üstünde helikopterle geziyorlar ve ‘kalıcı konutlar’ı çekiyorlar, kalıcı konutların, o, makyajdan ibâret görüntülerini veriyorlar ve ‘devletin aslında üzerine düşeni yaptığını’ anlatmak istiyorlar, ne istemesi düpedüz anlatıyorlar göz göre-göre çirkin bir yalanın içine boğuyorlar devleti, çirkin bir yalandan beslemeye çalışıyorlar birilerini...


Başka bir kanalda depremde ölenlerin hâtırasına dikilen bir anıt etrafında toplanmış hayata mahkûm olanlar, ellelerinde meş’aleler, ellerinde boynu bükük karanfiller; ölenlerin anısına dikilmiş anıtların üzerine çakılmış isimlerin yanındaki küçük deliklerin içine karanfilleri yerleştiriyorlar itinâ ile, uzun süren bir merâsim gibi... Besbelli karanfilden ayrılmak istemiyorlar, karanfil demek, depremde yitirdikleri demek onlar için, ayrılamıyorlar karanfillerinden, ayrıldıklarını kabullenemiyorlar belki de gerçek karanfillerinden... Yalancı karanfillerine sarılmışlar, onlarda yaşamışlar yitirdiklerini... Bu yüzden dakikalarca sürüyor o küçük deliğe bırakmaları ellerindeki karanfilleri... Anıtın önünde kendisine küçük bir mikrofon tutulan bir genç kızın, billur gibi, ama alabildiğine titrek  sesi geliyor ekrandan: “Karanlıkların içinde kaldılar, uçamadılar ve kurtulamadılar... Unutulduk, horlandık... İnsan yerine konulmadık, ölü yerine bile konulmadık...” diyor; gerisini dinleyemiyorum...


Ölü yerine bile konulmamak...


Bu nice bir duygudur?! Hangi üdebânın bir araya getirebileceği kelimeler bunlar? Yüreklerde patlayan bir volkanın, vücudun içinde iki yıldır dolaşan lavları olabilir ancak diye düşünüyorum... Istırâbın 


hülâsâ edilemeyeceğine dair bir edebî kaziyye vardı sanki ama, işte edilebiliyor; genç kız, billur gibi ama alabildiğine titrek sesiyle ıstırâbı hülâsâ ediyor: “Ölü yerine bile konulmadık” diyor...


Şairin, ‘Üzerinden ateş kesilir geçse saba’ dediği yerin sâkini olmuş deprem mağdurları, depremin öldürmeyip hayata mahkûm ettikleri... Yüzlerinden saçtıkları şualar, bu yerin sâkini olduklarını yayıyor... O yerin etrafında, o sâbitenin etrafında dönüp duruyorlar... Bir “gülşen-gâh-ı ismet”e yürüyecek, o yürüyüşe tâkat getirecek sevgiden, şefkatten yoksunlar ve  bu yoksunluklarıdır; en nâm-dar üdebâyı çatlatacak sözlerine akseden...


  


Saat artık sabah 04.00...


Ben kelimelerle başbaşa, hangisine neyi söyeleteceğimi düşünüyorum ...


Depremin altında, tonlarca betonun altında, ölümün altında, karanlığın altında kalanların ardında bıraktıklarının ekranlara yansıyan yüzleri ile beraberim... Bomboş bakan çocukların, iki mezar arasında bir birinin, bir diğerinin üzerine kapanan ihtiyar bir kadının görüntüsüyle beraberim... Gölcük’te Barbaros Heyreddin Lisesi’nin o gencecik, o güleç yüzlü, o pırıl pırıl yüzleriyle fotoğraflarda kalan lise öğrencilerinin ekranlara yansıyan görüntüleriyle beraberim... Uykuyu def ettim, ateşin düştüğü gönülleri düşünüyorum... Bütün bunlardan habersiz uyuyan 6 yaşındaki oğlum Yûnus’un üstünü örtüp, depremde evvel gidenlerin hatırına mahçup mahçup yüzünü öperek oğlumun; ara verdiğim yazıma, betonların altında kalan nice Yûnusları düşünerek devam ediyorum...


Ya Yûnuslarını kaybedenler!


Onlar nasıl uyuyacak bu gece?!  Nasıl uyudular yediyüz otuz gündür.. nasıl yaşadılar onyedi bin beşyüz yirmi saat.. bir milyon ellibir bin ikiyüz dakika?! Bilmiyorum... Galiba hiç bilemeyeceğim... Bilemeyeceğiz...


Depremin hemen akabindeki Yalova’dan bir görüntü hücum etti hafızama şimdi... Bir baba ve onüç-ondört yaşlarında bir oğulun görüntüleriydi... Üç gün enkaz alında kalmışlar ve hayata dönmüşlerdi ve durumu şöye anlatmıştı oğul: “Biz babamla aşağıda ölümü öldürdük...”


 


Ölümü öldürmek...


O günden beridir zaman-zaman hatırlarım bu iki kelimeyi... Istırap hülâsâ ediliyormuş; acı, yuvasını ördü mü içinize içinize, ediliyormuş demek ki!.. 


Gecenin bu deminde Mahir Damatlar’ı hatırladım... Ben bu satırları yazarken acaba o ne yapıyordu.. neler düşünüyordu? Benim yazdıklarımın en sunturlusunu aylarca yaşamıştı... Farkı kalmamıştı depremin altında kalanların geride bıraktıklarından... Onlardan birisi olmuştu...


Sorumlusu da yok bu depremin... Ne çürük zeminlere inşaat izni veren bir mahallî idareci, ne buralara yapılan inşaatların projelerini imzalayan bir mühendis, ne bir müteahhit ve ne de bir bürokrat... Hiç kimse cezalandırılmadı, kimseden sorulamadı olup-bitenlerin hesabı!.. Herkesin vicdanı rahat, mışıl- mışıl uyudu devletlû takımı iki yıldır... Bu toprakların en hasbî dualarından birisidir halbuki; ‘Allah devlete zevâl vermesin’... Allah devlete zevâl verdi ama... bir gariplik var burada!..    


Tâkatim kalmadı bu yazıyı devam ettirmeye...


Bu hafta siyâsetsiz.. ama yekûnu acı.. hüzün... ve hayata mahkûm insanlara dair yazmak istedim... İnşaallah bir borcun ifâsı hükmünde kayıt olur... Ölenlere rahmet.. Fatiha.. kalanlara ise sevgi...

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS