Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > Değişimin temsilcileri iflâsın da müsebbipleridir...

Anneniz bir soğan, babanız ise bir sarımsaksa, nasıl iyi kokabilirsiniz?(Bir Arap atasözü)


Değişimin temsilcileri iflâsın da müsebbipleridir...  


Bu konu hakkında yazı yazmak aslında çok da zevk vermiyor; bunu belirtmeliyim. Fakat, ıskalamak da doğru değil; bunu da biliyorum. Bunun için de birkaç haftadır bu konuda yazıyorum. Bir dönemin kadrolarının yatırım yaptığı ve ürettiği insan tipinin, siyâset ve siyâsetçi modelinin, kurumların, müesseselerin nasıl bir iflâsla neticelendiği üzerinde kafa yormak gerektiğini düşünüyorum. 28 Şubat’la başlayan ‘turnusol zamanları’nın daha ne kadar süreceğini kestirmek zor. Çünkü, hâl-i hazırda bu dönemi ‘doğru okumak’ gayretinde kadrolar ortada görünmüyor. Otuz yıldır, dine dair tüm değerlerin siyâsete malzeme yapılmasının neticesinin yanlış olduğu artık âşikâr. Lâkin, kayıp olan zamanın telâfisi çok da kolay değil.


Yıllardır tartışılan ‘hakimiyetin kimde olduğu, şer’i devletin ne olduğu/olmadığı, laikliğin nereye oturduğu/oturmadığı, Batı’nın dost mu/düşman mı olduğu, devletin hukukukun kaynağının ne olduğu’ gibi pek çok konunun, ‘yola çıkmadan önce’ tartışılması gerekirken, ‘kervan yolda dizilir’ gibi bir özdeyişten hareketle, ‘yol’da düşünülmesi ve birkaç otel toplantısında yazılan birkaç rapor doğrultusunda bildirilerin hazırlanması, mütedeyyin kesimin, siyâsetin içinde ‘sahih bir yer’ edinmesine kâfi gelmedi. Çünkü, Türkiye’de, siyâsî paftanın parselasyonunu yalnızca siyâsîler ve seçimin neticeleri tespit etmiyordu. Türkiye siyâsetini biçimlendiren ‘daha başka unsurlar’ da vardı ve bunu sağır sultan bile biliyordu; bilmeyen galiba yalnızca mezkûr kesimdi. Siyâseti biçimlendiren ‘daha başka unsurlar’ın endişeleri hep çatıştı mütedeyyin kesim ile ve ters kutupların birbirini itmesi gibi, zaten olmayan ilişkiler gerildi ve malûm zamanlarda da koptu...


SİYÂSî DEĞİL SOSYOLOJİK


Bu konu aslında siyâsetin değil, sosyolojinin ilgi alanına girmesi gerekirken, hep siyâsetin içinde tartışıldı. Her iki taraf da konuyu siyâsî bir savaşın cephaneliği olarak kullandı. Bir taraf, bir kenara itilmişliğinin tüm suçunu cumhuriyete yüklemek gibi bir kolaycılığı tercih ederken, diğer taraf, muhataplarını daha eski kinlerine ve güç hesaplarına alet etmekten hoşlanıyordu, çünkü işine geliyordu. İçinde bulundukları durumun vebâlini cumhuriyete yüklemek kolaycılığındakiler, durumlarını kendi aralarında hiç tartışmaya açmadılar, kendilerini hiç sorgulamadılar. Tamamının kökeni taşra idi ve taşralılıklarını gurur vesilesi yaptılar. Taşrada biçimlenen zihinleriyle yanlış bir insan tipine yatırım yaptılar, kendileri gibi insanların yetişmesinin müsebbibi oldular. Devlet ve din arasındaki soğukluğun DP eliyle en azından rafa kaldırılışıyla taşradan  tekrar şehirlere döndüler farklı müesseselerle; taşraya sürgüne gönderilişin tüm psikolojik unsurlarını donanmış olarak. Artık şehirdeydiler, ama hiç şehirli olamadılar. Dine dair tüm zihnî ve amelî belirlenimlerini de tıpkı kırsaldaki gibi sıkı sıkıya muhafaza ettiler. Ortalığa sakal-bıyık risaleleri saçtılar; sakalı tıraş etmenin zinhar küfür(!) olduğunu bellettiler; laik cumhuriyetin, laik eğitiminden geçmiş cahil(!) müslümanlarına. Sarığın kaç metresinin ne kadar sevaba tekâbül edeceğinin aritmetik formülleriyle müslümanlara derin bir oh çektirdiler; müslümanlar atık rahatlamışlardı; ellerindeki formül ile kendi kendilerine sevaplarını hesaplayabilirlerdi(!). İstanbul’un Çarşamba’sında, Sultanbeyli’sinde  ve büyük şehirlerin muhtelif semtlerinde kendilerine ait gettolarının değişik versiyonlarını oluşturdular. Dünyanın en çirkin camilerini inşâ ettiler ve iç kaldıran ağır kokularını sürerek doldurdular camileri. Arabalarının teyplerinde ise; ‘Yâri güzel olan her gün hamamdan gelir’ isimli halk türküsünün oynak müziğinin üstüne yeni güfteler uydurarak nevzuhur ‘ilâhi repertuarlarından’oluşan kasetlerini dinlediler ve arabalarının  arkasına cümle âleme nispet yaparcasına; ‘Hakimiyet Allah’ındır’ yazılı çıkartmalar yapıştırdılar. Şalvar, cüppe, sarık, çarşaf, eldiven ve siyah gözlükten oluşan ‘full-aksesuar’lı bir kıyafetin, nice bir takvâ(!) anlayışının ürünü olduğunu sergilediler cümle Türkiye’ye; takım elbiseli, üstelik kravat takan ve sakalsız hâlleriyle takvâdan bî-haber(!) müslümanları istihzâ ile süzdüler tepeden tırnağa. Günün her saati ve hayatın her alanında ceplerinden çıkardıkları misvaklarıyla dişlerini temizlediler ve Hz. Peygamber’in unutulmağa yüz tutan bir sünnetini de yine onlar ihyâ ettiler(!); misvaklı bir eylemin estetik ve de temizlik taraflarının kaşını gözünü yararak. Gözlerinde -en azından zâhiren- sevgiden bir eser okunmuyordu. Bakışları bir kartalın bakışları kadar 


keskindi ve küçük dağları onlar yaratmışlardı, büyük dağlar ise atalarının ölümünden sonra atalarının terekesi arasında bulunmuş ve tereke zaptına geçirilmişti zaten....


VE BUGÜN...


Böyle geçti ardımızda bıraktığımız otuz yıl...


Bu uzun zaman içinde konuşulamayanlar, birkaç ay, bilemediniz bir yıl içinde sığdırılmaya çalışılınca ortaya çıkan ‘değiştik..  iki gözüm önümüze aksın ki değiştik’ türünden bir hafiflik oldu. Son günlerde ortaya çıkan kasetlerdeki görüntüleri çok önemsemiyorum aslında, çünkü bu kasetler mezkûr kesimin trajedisinin filmleri. Kasetler karşısındaki ‘o zamanlar öyle düşünüyordum, ama artık değiştim, hata yapmışım’ cevapları ise ayrı bir trajedi, çünkü, bahsedilen zamanlar lise hatıraları değil, Türkiye’nin en büyük ilinin sorumluluğunun deruhte edildiği zamanlar. Hele hele ‘soğuk savaş dönemiydi biz n’apalım’ mâzereti, -kimin aklında çıktıysa- hiç mi hiç rasyonel değil. Çünkü, soğuk savaşın gerektirdiği söylemler değil onlar ve zaman açısından da sıkıntılı bir mâzeret. 1992 yılının soğuk savaşla ne ilgisi var?  Ayrıca malûm eşhasın yaş grubu soğuk savaş döneminin ancak torunları olabilecek yaşlar. Bu sebeple çok inandırıcı değil, değişimin kriteri değil en azından. Ayrıca siyâset bir deneme/yanılma alanı değildir, tıpkı tabiblik gibi, telâfisi de pek mümkün değildir.


Değişimin gerçekleşmesi gereken alan, siyâsetin argümanlarının aslında neler olduğu üzerindeki bir tefekkür olmalı. Çünkü, bunun aksi, inançlarını korumak suretiyle kamu alanında hizmet vermek isteyenlerin önünü de tıkamakta. Siyâsîler, siyâsetin içindeki herşeyi islâmîleştirmek yerine kamu yönetimine dair cihazlarla donanmayı tercih etmek ve bunun merkezine de adaleti yerleştirmek zorundadır. Sistemin bir takım ölçüsüz taarruzlarıyla oluşan mağduriyetler üzerine siyâset bina etmekle prim yapma stratejisi ayağı yere basan bir strateji değildir. Sistemin ölçüsüz taarruzlarıyla oluşan mağduriyetin halkın gözündeki sempatisi yalnızca sistemin bir taktik hatasıdır. Oysa yapılması gereken; ‘Sistemin bu ölçüsüz taaruzları olmasa halka ne sunulabilir?’ sorusu üzerinde ciddi olarak düşünmektir.            


Yenilik ve değişim adına bugün sahnede bulananlar, bahsettiğim otuz yıllık mücadelenin iflâsının da müsebbipleridir aynı zamanda. İçinden bir değişimi gerçekleştiremeyen ve ortaya nasıl değiştiğini izah etmekten aciz kişiliksiz bir değişim demosu çıkaranlar, yarınların da önünün tıkamaktan öte bir işe yaramayacaklar. Bunun sonu tekrar bir iflâstır...


Bunları ısrarla niye mi yazıyorum?


Siyâsî tecrübe servisi yapıyor olan-bitenler de ondan... 


 


 


 



Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS