Liberaller ve İslâmcılar arasındaki abes tartışmalar
Yazılı ve görüntülü medyamızda 11 Eylül’den bu yana peydâh olan bir tartışma var; gittikçe alevlenen bir tartışma bu. Liberaller ve İslâmcılar arasında ‘28 şubat Süreci’ esnâsında tesis edildiği iddia edilen bir ‘ittifak’tan hareket edilerek, ABD’ye yapılan terörist eylem ve ardından ABD’nin Afganistan’a yönelik başlattığı savaştan sonra mekûr ‘ittifak’ın bozulduğu tezi üzerine oturtulan bir tartışma. Tartışmanın öne çıkan liberal isimleri Cengiz Çandar ve Mehmet Barlas, İslâmcıların öne çıkan isimleri de özellikle Yenişafak ve Akit gazetesinden bir kısım yazarlar... Gereğinden fazla ciddiye alınan ve mevzu etrafında mübalaa edilen bu tartışmanın, ayağı yere basan bir tartışma olmaktan bidâyetinde bile uzak olduğu, tartışmanın vardığı nokta ile tebârüz etti.
Türkiye’nin özellikle siyâsî zemîninde siyâsete dair kavramların yerli yerinde kullanılmadığı ve bu kavramları kendisine sıfat olarak seçen siyâsetçi sınıfının kavramlar hakkında ya kâfi miktarda bilgileri olmayışı, ya da halkın cahilliği gibi bir tezden hareket ederek aslında muhatap olmadıkları kavramları kendilerine sıfat olarak tercih etikleri bir vâkıadır. Bunlar arasında özellikle liberalizm/liberal, muhafazakârlık/muhafazakâr gibi kavram ve sıfatların felsefî temellerinden kopuk olması ciddi bir problem teşkil ediyor. Aslında problem, Türkiye'de neredeyse bütün kavramların felsefî temellerinden kopuk olarak kullanılıyor olmasından ve fonksiyonlarının günlük siyâsetin manipülasyonlarıyla sınırlı tutulmasından kaynaklanıyor. Bu gibi vahim hatalar nitecesinde liberaller ve demokratların aynı kefede tartıldığı bir Türkiye’de, liberalizm, demokrasi ve muhafazakârlık gibi kavramlar da tabîi olarak okkanın altına gidiyor. Oysa bu iki kavram ve sıfat arasındaki dağlar kadar farklar mevcuttur ve bu sebeple liberaller le demokratlar birbirlerine benzemez. Liberal dünya, ortaklığın ve paylaşmanın olmadığı, tapınmacı bir ferdiyetçiliğin öngörüldüğü bir dünyadır. Demokrasi ise(en azından felsefî olarak) birlikte yaşamanın erdemi ve nüansların bile birbirine tahammülünün olmazsa olmaz olduğu şuurunun bulunduğu bir sistemdir. Demokrasilerde ittifak arayışı bir mecburiyettir ve kurulan her ittifak taraflar için değerlidir.
Türkiye’de siyâsetin felsefî temelinden kopuk olarak tasarruf ettiği kavramlar yalnızca bunlar değil elbette. Modernizm, gelenek, değişim gibi kavramlar da ortaokul çocuklarının bile sahip oldukları birikimin altında bir dereke ile tarif edildiği ve bu gibi kavramlarla ilgili kendisine sorulan her soruya ‘bir şiir’ ile cavap veren ve ülkeye kurtarıcı(!) olarak lanse edilen liderlerin bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Siyâsetin içinde bulunduğu durum bu olunca da, siyâsetin içinde bulunduğu bu durumun medyaya yansıması da kaçınılmaz oluyor. İşte yazılı ve görüntülü medyanın son günlerde içinde düştüğü tartışmanın derekesi de aşağılarda seyrediyor.
Bir kere, 28 Şubat Süreci'nde olup-biten ve bu hikayenin malzemesini oluşturan olayları ‘Liberaller ile İslâmcılar’ arasında bir ittifak olarak gören ve gösterenler aslında bu iki tarafın da dışında yer alan ve meseleye devletçilik açısından bakanlardı. Bunlar, Türkiye'nin statükosunu gerekirse zor kullanarak sürdürmek yanlısı olan, bunu zaman zaman açıkça deklare de etmiş bulunan devletçi çevreler idi. Statükonun amansız savunucuları olarak kendilerini fiilî bir savaşın tarafı olarak gören bu kesimin, Türkiye'nin özgürlük karşıtı ve antidemokratik statükosuna muhalif olan bütün unsurları bir ‘karşı cehpe’ olarak tanımlamaları gayet normaldi. Bundan dolayı, aralarında felsefî-ahlâkî tercihleri ve hayat tarzları bakımından ciddi farklılıklar bulunan bütün bu muhaliflerin tümünün ‘rejimi değiştirmeye azmetmiş’ bir ittifak içinde olduklarını düşündüler, bu yönde yazılar yazıp toplantılar tertip ettiler. Bu devletçi kesim, bir ‘ittifak’tan söz ederken aslında kendilerince ‘Cumhuriyete karşı’ haince(!) bir komplonun var olduğunu anlatmak istiyorlardı.
Fakat, bu kesimin iddia ettiği gibi bir ittifak hiçbir zaman var olmamıştı. Bahse konu olan fiilî bir durumdu ve islâmî kesimin dışında, dindarların ve ‘İslâmcılar’ın 28 Şubat Süreci’nde devletçe baskı altına alınmasını eleştiren, bu dönemdeki baskıcı uygulamalara farklı doz ve üsluplarda da olsa karşı çıkan heterojen bir grup belirmişti. Bu herhangi bir tertibin, düzenlemenin, anlaşma veya ittifakın sonucu olmayıp, kendiliğinden bir şekilde ortaya çıkmış bir durumdu. Liberallerin islâmî kesime sahip
çıkmak gibi bir kaygısı ve hedefi yoktu. İslâmî kesim onlar için ‘ikinci planda’ idi. Kendi felsefî varlık sebepleri, tabîi olarak islâmî kesimin mağduriyetlerinin yanında yer almaları için yeterli bir sebepti. Aksi taktirde onlar da sıfatlarının muhatabı sayılamazlardı... Bunlar arasında ‘ikinci cumhuriyetçiler’ ve ‘demokratlar’ da vardı ve hepsine birden liberal demek imkânsızdı.
Kaldı ki ‘İslâmcılar’ın da kendi aralarında homojen olduğunu kimse iddia edemezdi.
Bu görüntü içerisinde asıl maraz teşkil eden ve tartışmanın doğmasına sebep olan iki ismin 11 Eylül’den sonra sergiledikleri ‘kayıtsız-şartsız Amerikancı tutum’du. Cengiz Çandar ve Mehmet Barlas’ın müstemleke valisi gibi ve hatta Pentagon görevlisi gibi tavırları ‘İslâmcılar’la (islâmî tabiriyle ilgili çekincemi saklı tutarak yazıyorum) aralarındaki ‘muhabbeti’ zedeledi; mesele bu kadar basitti. İslâmcıların alınganlıkları ‘abartılı’ idi, sözde liberal bu iki ismin, ‘28 Şubat’ta biz sizi desteklemiştik, bıra sizde’ şeklindeki tavırları da ‘ucuz’du.
Kavramların ve sıfatların kullanımındaki sarahatsizlik yeni bir anarşiye sebep oldu. Geriye kaldı lüzümsuz tartışmalar ve Cengiz Çandar’ın akıl almaz Amerikancılığı...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi