Saf iyi ve saf kötü’nün amansız mücadelesi / Salkım Hanım’ın Taneleri ve Türk sineması ...
Geçtiğimiz hafta kamuoyunun önemli(!) tartışmalarından birisiydi; Salkım Hanım’ın Taneleri romanından sinemaya aktarılan filmin TRT’de gösterimi... Romanın yazarının ve vatan hainliği suçlamasının sahibinin milletvekili oluşu ve hatta yazarın bakan oluşu sebebiyle tartışma daha da aktüalite kazandı... mHP İstanbul milletvekili ve Meclis idare âmiri Ahmet Çakar’ın, filmin TRT’de gösterimi üzerine yaptığı yorumlar, hainlik-vatanseverlik kavramları üzerine oturunca, ortalık Kel Ali’nin Bağı’na dönüverdi. Galiba en önemli alışkanlıklarımızdan birisi bu; kavramları olur-olmaz zeminlerde tüketmek...
Bu kavramların başında da tabîi olarak vatanseverlik ve vatan hainliği geliyor... Ahmet Çakar’ın mezkûr romanı okuyup okumadığını bilmiyorum(okumadığını tahmin ediyorum); yine Ahmet Çakar’ın bu tartışmayı TRT Genel Müdürlüğü üzerinde bir takım dolaplara alet edip etmediğini ve bu dolapları tartışmanın arkasına gizleyip gizlemediğini de tabîi olarak bilemiyorum. Fakat bilinen bir şey var ki, yine ortalık kavram tüketimine sahne oluyor ve aslında önemli bazı kavramlar ayaklar altında paspas ediliyor. Bu paspasa ilk ayaklarını silen de, bu kavramların aslında ne kadar da mukaddes kavramlar olduğuna inandığını her fırsatta ihsâs eden mHP’nin bir milletvekili oluyor...
Salkım Hanımın Taneleri isimli roman hakkında yazılabilecek tenkitler var aslında; müstakil bir yazının konusu olması gereken bu tekitlerden bana göre en önemlisi, bahse konu zaman diliminin ve ‘Varlık Vergisi’ uygulamasının en önemli aktörü durumundaki İsmet İnönü’nün romanda yer almayışı ve İsmet İnönü’nün bizzat yazar tarafından ‘korumaya alınması’dır... İşte Yılmaz Hocaoğlu’na sorulması gereken en önemli soru budur ve bu soru da roman veya filmle ilgili tabiî bir zeminde sorulmalı ve bu tür bir edebî tenkit siyâsete malzeme yapılmamalıdır... Fakat Ahmet Çakar tavşanın suyunun suyu misâli bu tartışmadan politik bir fayda devşirmek gibi bir ucuzluğa tevessül ettiği için veya tartışmanın arkasında başka bir takım sebeplere binâen bu tartışmayı kullandığı için ortaya çıkan tablo yine slogan savaşına dönmüş ve herhalde kimseye de yaramamıştır...
Bu tartışmalar neden ‘bize göre’dir; neden severiz bu tür kutuplaşmaları? İnsanlar ya vatanseverdir ya hain! Neye göre, kime göre? Hainlik ve vatanseverlik kriterleri nelerdir? Ortada sağlıklı veriler yok bu sorulara cevap verecek! Fakat bildiğimiz bir şey var; biz böylesi eksi ve artı kutupların çatışmalarından hoşlanıyoruz, tarihe dair malzemeleri ‘çatışma levâzımâtı’ olarak değerlendirmeyi seviyoruz, bundan da medet umuyoruz...
Bu tartışma uslûbumuz üzerine biraz düşünelim, Salkım Hanım’ın Taneleri’nden ve mHP milletvekili Ahmet Çakar’ın zırvalarından uzaklaşarak...
Yıl 1929, Nazım Hikmet ve arkadaşları ‘Put Kırıcılar’ hareketini başlatırlar. O dönemde Nazım Hikmet bir yazı yazar ve der ki: “Gençliğimizin vazifesi, maziye hürmet etmek değil, onu yıkmaktır.” Yani, ya hürmet edeceksin ya da yıkacaksın; arası yok. Peki bu yaklaşımla en azından tarih yazılabilir mi? Yazılamaz tabîi ki, nitekim yazılamamıştır da...
Belki de bu ifade kendi tarihimizi, (‘düşünememe tarihimizi’mi demeliyiz acaba?) en iyi ifade eden sözdür diye düşünüyorum. Bizim düşünce ğeleneğimiz -buna gelenek denir mi bu da ayrı bahis ya neyse- saf karşıtlıklar üzerine bîna edilmiştir. Bir siyasî partimiz ‘ya sev ya terk et’ dememiş miydi? Burada ki mesle şu: Hissî belirlenimlerle oluşmuş saf karşıtlar üzerinden hayat anlaşılabilir mi, sanat mümkün olabilir mi ve daha önemlisi düşünme eylemi gerçekleşebilir mi?
Bu soruyu bir örnek üzerinden düşünmekte fayda var. Bence bütün hayatımızı kuşatmış olan bu düşünememe biçimi sinemamızda somutlanır. ‘Saf iyi’ ile ‘saf kötü’nün mücadelesidir klasik Türk sineması. Kötülük ve iyilik o kadar mübalâalıdır ki, güzeller iyi, kötüler çirkin olmalıdır. İyiler hiç bir maddî menfaat gütmeksizin sadece ahlakî fazilet ve ilkelerini savunur, çirkin kötülerinse tek gayesi maddî menfaatleridir. İyilik ve güzellik ne kadar mübalâa edilirse aralarındaki gerginlik o derece artar ve seyirci de o düzeyde bu masalsılığın bir parçası haline gelir. Meselâ, Erol Taş hangimizin zihninde iyiliksever birisi olarak kalmıştır veya Kadir Savun’a dair hangimizin zihninde bir kötülük vardır? Birisi iyiliği, diğeri de kötülüğü temsil etmiş ve hayatları boyunca bu roller hep onların üzerinde
yapışmış kalmıştır... Erol Taş hep bizim değerlerimize saldırmış, onları ayak altına almıştır ve Kadir Savun da hep bize dair olanlı korumuş; bizi korumuştur Erol Taş’a, yani kötülüklere karşı... Necdet Tosun’u cinayet işlerken düşünebiliyor musunuz; mümkün değildir! Hulusi Kentmen’i bir çocuğu kaçırır ve ona kötülük ederken hayal bile etmesi mümün değildir Türk sinema seyircisinin... Çünkü biz sinemamızda da saf iyilik ve saf kötülük rollerini dağıtmışızdır; onlar ait oldukları kişinin karakterleridirler artık, başkaları tarafından onynanamazlar... Türk sinemazının handikapı gibi görünen ve hakikaten de sinemamızın handikapı olan bu mesele aslında bizim toplumumuzun düşünme biçimiyle âlakalı bir paradokstur da aynı zamanda... Hayatı idrak edişimizle ilgili, zorluklarla mücedele tarzımızla ilgili ve daha pek çok şeyle ilintilidir bu mesele...
Ne var ki, ne hayat bu kadar keskin uçların varlığını kabul eder, ne de hayatı bu şekilde yapılandırmak onun üzerine düşünmeyi onu daha ince ve estetik yaşamayı mümkün kılar. Çünkü, tanımlanmış tipler ve onların sıfatları, bir bilgi ve gözlemden değil, masalsı bir hissîlik üzerinden kurulmuştur. Dolayısı ile gerçeği bir yanı ile irdelemek bir yana, gerçek hayatı yadsıyarak(ara sıra ‘yadsıyarak’ gibi kelimeler kullanayım da şekvâ eylemesin kaarilerimiz)mevzuu olmayalım ıskalayarak var olur. Meseleyi film bağlamında tartışırsak, sinemanın kendine mahsus rasyonalizasyonu, bu duruşu mâsumluştıracaktır. Ne var ki, birisi çıkıp, tarihi bir bilgi nesnesi olmaktan çıkarıp, onu hürmet ve yıkmak dolayımında bir iman meselesine dönüştürmeyi öğütlerse, durum o kadar da mâsum olmayacaktır. Dialektik düşünmeye imkan vermeyen, saf karşıtlıklardan birini seçmenin onun üzerine düşünmekten daha kolay bir tavır olduğu muhakkak. Ama, bu mesele de en çok şaşırdığım şey, bizim toplumumuz gibi ‘orta yolcu ve vasat insanların’ tercihlerinin bu kadar uç olması, bu tür tartışmalardan hoşlanması ve medet umması.
Bu tavırla put değil , keskin saflaşmalarla kırılsa kırılsa kafa kırılır.
Mahkûm edildiğimiz durum çok ilginç; ya hürmet edeceksin ya yıkacaksın. Anlamak; o yok...
Vatan haini veya vatansever!
Ya sev ya terk et. Arası yok mu bu işin?
Olmalı...
Bir misal vermek istiyorum; İsmet Özel’in başlattığı konferanslar serisinin müthiş bir sloganı var:
‘Toparlanın Gitmiyoruz’...
Evet toparlanıp gitmemek; galiba bu tartışmanın ana rengi gibi; ne dersiniz?
Problem de galiba toparlanıp toparlanamamakta; bizim meselemiz toparlanamamızda...
İsmet Özel’in çağrısı çok önemli:
Haydi toparlanın ama bir yere gitmeyeceğiz....
Toparlanma üzerine mümkün olursa haftaya birşeyler yazmak niyetindeyim; inşallah
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi