Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > Fikir, sanat, eğlencelik ya da Türkiye’nin tercihi...

Fikir, sanat, eğlencelik ya da Türkiye’nin tercihi...


Bir telelevizyon proğramında seyretmiştim bir süre önce; Ara Güler kendi sanat macerasıyla ilgili Picasso'nun resmini nasıl çektiğini anlatıyordu büyük bir heyecanla.



İlk kez Cannes film festivalinde görmüştü onu. Bildik manzaradır; ince kırmızı halı üzerinden bir-bir film yıldızları geçer, kenarda konuşlanmış foto muhabirleri bir zarif bariyerle onlara ayrılmış olan bölümde üst üste gelenlerin en iyi fotoğraflarını çekmek için yarışırlar.



Ara Güler anlatıyor: “Dünyanın her yerinden artrisler, yapımcılar, yönetmenler... Biz festival sarayının önünde onların fotoğraflarını çekiyorduk. Birden bire herkesin yerlere düştüğünü, çığlıklar attığını fark ettim. Bariyer yıklımış, fotoğafçılar birbirlerini adeta ezerek o yavaş-yavaş gelen kısa boylu, köylü kılıklı adamın fotoğrafını çekmeye çalışıyorlardı. İngiltere Kraliçesi gelse kimse böyle telaşlanmaz, heyecanlanmazdı. Gelen Picasso'ydu”.



Ara Güler’in anlattığına bakılırsa, o gün, izdihamdan 5-6 fotoğraf makinası kırılmış ve Ara Güler bütün uğraşına rağmen sadece iki kare çekebilmişti. Daha sonra, kapısında hergün 25- 30 fotoğrafçı bekleyen Picasso'nun poz verdiği 4-5 fotoğrafçıdan biri olacaktı Ara Güler. Picasso bizim için ne anlama gelir ayrı bir konu, ama burada önemli olan, magazin fotoğrafçılarının bile, eğlencelik gösteri ile sanat arasında bir ayrım yapabilmeleridir.


Elbette dünyanın her yerinde, eğlencelik gösteri geniş kitlelerin ilgisine mazhar olmuştur. Sanat çoğu zaman kalabalıklar tarafından ciddiye alınmamış ya da ilgilenilmemiştir. Tabîi olarak eğlencelik gösterinin icrâcıları hem şöhret bulmuş hem zengin olmuş hemde halk tarafından ilgiye, alkışa layık görülmüşlerdir. Buna şaşmamak lazım, eğlencelik gösteri, tabîi hayatın basit ve kolay anlaşılır taklididir. Anlamak için zahmet gerektirmeyen ama elbette bir hüner ürünü olan eğlencelik gösteri, hemen her ükede sanattan daha yaygındır geniş kitleler arasında. Burada önemli olan yaygın olanın hangisi olduğu değil şüphesiz, sanatın diğerine göre konumu. Bir sanat ekolünden hareket etmiş olsa bile, eğlencelik olanla sanat arasındaki ayrım... Bu oldukça netâmeli bir konu, çünkü, ikisini birbirinden ayırmak sanattan anlamayı icâp ettirir. Bu herşeyden önce bir kültür ve birikim işidir.



Şimdi sorun şu; yukarıda Picasso'ya gösterilen ilgi Türkiye'de hangi sanatçıya gösterilmiştir?


Buna şöyle bir karşı soru sorulabilir: Türkiye'de Picasso çapında bir tek sanatçı var mı?



Aslına bakılırsa, biri diğerinin sebebi ve sonucu olan iki soru bunlar.


Böyle bir sanatçının yetişememesinin nedeni, her zaman öyle olmasa bile sanatın ilgi görmemesidir. Bunun büyüklerce boş uğraş alanları olarak takdim edilmesidir. Diğeri de doğrudur; yani, güçlü sanatkârın olmaması ya da sanatkâr diye ortaya çıkanların bu sıfatı haketmemiş olması.


Haksızlık etmemek lazım; özellikle yurdışında orada ilgi gören sanatçılarımız yok değil. Ama bunların Türkiye'de en azından isimlerinin dolaşıma girmesi söz konusu bile değil.


Şunu açıkça söyleyebiliriz; sanat yoksa fikir yoktur.


Özellikle Batı'da fikir akımlarının devrimlerin ve büyük halk hareketlerinin arkasında öncelikle sanat ve sanatçı sezgisi vardır. Çünkü sanat herşeyden önce hayata ve tabiata farklı bakabilmeyi gerektirir.



Sanatı mümkün kılan şey onun gerekliliğine ve ehemmiyetine inanmaktır. Bizim içtimâî aklımızda sanatın karşılığı olmadığı gibi, yukarıda Ara Güler’den naklettiğim hâtırasında, Picasso'ya gösterilen teveccühün bir karşılığı da yoktur. Ne var ki bizim Picasso'yu ıskalamamız onun tablolarının değerini düşürmediği gibi, yeni çağa ilişkin planlarımızı akim bırakacak çapta sonuçlar doğuracaktır.



Asıl konu şu: Biz Türkler, tercihimizi eğlenceden yana mı fikirden ve sanattan yana mı koyacağız? Bu soruya verdiğimiz cevap, bilgi çağındaki(öyle diyorlar içinde yaşadığımız zamanlara) yerimizin ne olacağına ilişkin en açık ip uçlarını bize verecektir.



Asıl konunun hemen yanında belki daha hususî bir soru daha sormamız gerekir ki o soru da, yaklaşık otuz yıllık bir gelenekten(gelenek denebilir mi bilimyorum aslında) geldiğimiz  bizlerin içtimâî aklında kültürün, fikrin ve sanatın ne kadar yer işgal ettiğidir... Geride bıraktığımız otuz yılda 


içimizden çıkan kaç tane kültür adamı, kaç tane fikir adamı, kaç tane romancı, hikâyeci, kaç tane ressam(ressam Mehmet Başbuğ vardı; şu ânda nerede olduğunu bilen var mı acaba?), kaç tane seramikçi, kaç tane ebrûzen, kaç tane bestekâr, kaç tane müzehhip(bu liste uzayabilir) vardır acaba?





Bizimle bir şekilde irtibatı olmuş bazı sanatçılar var şüphesiz, fakat bu insanlar niçin küçük irtibatların haricinde (veya akabinde mi demeliydik?) niçin bu camiadan uzaklaşmışlardır?





Bizlerin bu alanlara yaptığımız yatırım söz konusu mu?



Bu sorunun cevabı koskocaman bir ‘hayır’dır...



Bu koskocaman ‘hayır’ cevabından dolayı da bu alanlara dair hiçbir zeminde esâmimiz okunmuyor, bu iklimlerde tahfif ediliyoruz!.. Bir medeniyetin yeniden inşâından söz eden bizlerin, o medeniyetin dinamiklerine bu kadar uzak oluşunu nasıl izah edeceğiz acaba?



Ya medeniyetin ne olduğunu bilmiyoruz, ya da sopa yemedik galiba!



Aslında sopa da yedik yirmiiki yıl önce ama!



Neyse, hayılısı olsun!



Benim yaptığım lüzumsuz işlere kafa yormak galiba ve bu lüzumsuz işlerle ilgili siz okuyucuları meşgul etmek!




Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS