Zevâhir zenginiyizdir ves-selâm...
Bu hafta yazacaklarım gazetemizin okurlarının ne kadar ilgi alanına giriyor; müteredditim açıkçası... Okuyucularımızın ilgi alanına girse bile, Fatih Terim’in şahsında başarı komplekslerini gideren yurdum insanının ne kadarı da bizim okuyucumuz onu da bilmiyorum... Bilinmesi gerekir ki bu yazı, futbolun hâricinde bir yazıdır..
Fatih Terim Milan’dan ‘kovulunca’ içten içe sevindiğimi itiraf etmeliyim. ‘Nihayet kurtulduk’ dedim kendi kendime. Artık ‘Türk’ün gücünün nelere kâdir olduğunu’(!) her akşam bize belletmeğe çalışan yurdum medyasının saçmalıklarından ve ucuz başarı simülasyonlarından da kurtulacağız böylelikle diye bir rahatladım ki sormayın gitsin... Gerçi İtalya’da müridlerini bırakmıştı Fatih Terim. Ümit, Emre ve Okan’dan oluşan üçlü bücürleri ve İnter’de bir türlü kadroya giremeyen hatta son zamanlarda idmanlara bile çıkamayan Hakan Şükür’ün de dahil olduğu dörtlü bir müridân grubunu ardında bırakarak yurduna dönmüştü ve önce kabiliyetlerine ardından da ayak bileklerinde dolaşan asil kanlarına emanet etmişti manevî çocuklarını Fatih Terim...
Kendisini İtalya’dan almaya Mehmet Ağar’ın niçin gitmediğini bugüne kadar anlayabilmiş değilsem de, bendeniz zaten Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu sonrasındaki posterinde Mehmet Ağar’ın niçün yer aldığını ve meselâ Türk sinemasının Galatasaraylılığıyla tanınan ‘tecavüzcü Coşkun’unun bu postere girememiş olmasını da anlayabilmiş değildim zaten... Tabîi bu anlayışszlık benim bir noksanlığım da olabilir, buna da bir itirazım olamaz.
Aslında konumuz bu değil, fakat bir girizgâh olması bakımından bir kaç noktaya daha temas edeyim dedim fırsat bu fırsat kabîlinden... Aslına bakarsanız bütün bunları yazmam için bana fırsat veren geçtiğimiz haftalarda yapılan Cansun-Terim-Altaylı arasındaki son görüşmedir, görüşmenin gizli taraflarını da herhalde bir basın toplantısıyla Terim ortaya dökecektir. Bana kalırsa uslûbu ve mimikleriyle yaydığı şualar kadar delikanlı davranamayacak ve bu konuda uzun süre konuşmayacaktır...
Fatih Terim’in Milan’dan kovulmasına bendeniz ve aynı safta el bağladıklarımızın hâricinde kalan sevinmeyenler taifesinin(Galatasaraylılar hariç) en önemli kesimi hiç kuşkusuz reklam sektörü ve ucuz milliyetçiler olmalı... Ucuz milliyetçiler arasında en çarpıcı olanı bir milliyetçilik denemesi kabilinden Yeni Şafak gazetesi idi. Haberi, “Apo’ya kucak açan, Müslümanlara sallayan, dansöz gibi kıvıran İtalyanların adi Bizans oyunu” olarak veren gazete meselenin hem millî hem de dinî taraflarına da parmak basmış oldu(!). Bu gazetenin Kurultay veya Ortadoğu gazeteleri değil de Yeni Şafak olması da duruma göre gazetelerin safları nasıl sıkıklaştırdıklarının ayrı bir göstergesi olmuştu...
Türk basınının Fatih Terim’in İtalya’dan tornistan edilmesiyle ilgili yayınlarının oturduğu merkez, İtalyanların Türk düşmanlığı idi... Fatih Terim Türktü, hatta Türk büyükleri sıralamasında yüksek irtifalara doğru uçuyordu. Fakat Fatih Terim’in dönüşünden sonra bu Türk düşmanlığı tezi giderek çürüdü. Çünkü Okan, Emre ve Ümit gibi futbolcularımız İnter ve Milan’da forma şansı buldular ve bilhassa Okan ve Emre yine bizim basınımızın diliyle ‘çizmeyi inlettiler’ son haftalarda... Peki bu durumda oluşan paradoksu kim çözümleyecekti? Tabii bizim basınımız değil! Ortaya iki alternatif çıkıyordu; birincisi İtalyanlar Türk düşmanlığından vazgeçmişlerdi, ikicisi ise Okan ve Emre galiba Türk değillerdi, acılen kaftası ölçümleri yapılmalıydı ve nüfus kütüklerinden buraya göçtükleri ülke ve milliyetleri tespit edilmeydi. Çünkü İtalyanlar bunu daha önce tespit emişler ve onları kapıdışarı etmemişlerdi. Olamazdı, onlar türk olamazlardı.. Veya üçüncü bir ihtimal vardı; reel bir ihtimal, bu işlerin Türk düşmanlığıyla falan ilgisi yoktu; Türkler kendisine düşman olunmasından hoşlanıyordu.. (türk olmadığım için bu duygyu tam olarak analiz etmem mümkün değil, kusar bakmayın sevgili okurlarım. Bu arada belirteyim bendeniz Arnavutumdur efendim) iş insanların başarısıyla ilgiliydi; ayrıca futbol yalnız futbol değildi; işin bambaşka vecheleri vardı. Kesin olan bir şey vardı o da Okan, Emre ve Ümit Türktülür ama işlerinde başarılıydılar, şartlar onların başarısı için kendilerine uygun zemini açmıştı...
Fatih Terim İtalya’dan gerisin geriye dönüşüyle birlikte televizyonlardaki İtalyaca reklamların da sonu gelmiş oldu. Terim’in artık Telsim reklamından sonra çikolata veya deterjan reklamlarına döneceğini düşünmek safdillik olurdu; en azından uzun bir süre İtalyanca veya başka bir dilde reklam görmeyeceğiz demekti bu...
Fatih Terim’in tatmin olmak bilmeyen egosu tam zirvelerde uçuşa geçmiş iken, ‘takımdaşlık ruhu’ üzerine bir konferans vermek üzere İstanbul’da bulunduğu bir sırada işine son verilmesi tam bir komedi idi.
Bendeniz Fatih Terim’i dikkatle takip ederim; çünkü ülkemizin önemli şahsiyetlerinden birisidir kendisi. Terim’i takip edeceğim diye, lüzumsuz bir yğın spor proğramını dakikalarca seyretmek zorunda kalımışımdır... Ve o kadar saat kendisini seyredip dinledim ama futbolun dışında öyle dişe dokunur bir kelime ettiğine şahit olmadım.. Fubol ile ilgili söyledikleri de zaten ‘ara gazı’ndan ibaret bir takım tekrarlardı... Fakat durum sanki bu değilmiş gibi 1000 dolayında insan tamı tamına 833 Amerikan doları vererek Fatih Terim’i dinlemeye gelmişlerdi, dinleyip hayatta başarılı olacaklardı...
Üstelik ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kirizden çıkış yollarına dair ilim ve irfanından damlalar da damlatacaktı Fatih Terim, bu fırsat kaçar mıydı ve 833 Amerikan dolarının sözü mü olurdu?!
Bizim gibi cebinde 833 Amerikan doları bulunmayanlar taifesinin Fatih Terim’in irfanından mahrum kalmasının önüne de gazetecilerimiz geçtiler... Mesela Güneri Civaoğlu Fatih Terim’in tavsiyeleriyle ekonomik krizden çıkabileceğimize inananlardandı ve 6 Kasım 2001 tarihli Miliyet Gazetesindeki köşesinden şunları iktibas etmişti Terim’den.
‘Hava her zaman güzel olmaz, nasıl futbol yağmur, kar yağsa da çıkıp oynanıyor, ekonominin iklim bozukluklarında da çıkıp oynayacaksanız ve kazanacaksınız’.
Bu bilgi 833 Amerikan dolarının yüzde kaçını oluşturuyor bilmiyorum ama, Civaoğlu sayesinde biz bedava edinidik. Adamdaki(Fatih Terimi’i kast ediyorum tabii ki) bilgeliğe, hikmete, fikrî ve felsefî deriliğe bakar mısınız lütfen!.. Etkilenmemek mükün mü ve siz etkilenmediniz mi bu cümleden? İtiraf edeyim ki bendeniz çok etkilendim, şok vaziyetinde idim ilk okuduğumda. Ekonomi ile takımdaşlık ruhu ve krizden çıkış arasında kurduğu ilişkiye bakar mısınız, geleceğe yönelik nasıl da ufuk açıcı ve güven verici; mütehassis olmamak mümkün değil!
Aslına bakarsanız Fati Terim’i gırgıra almamak lazım. Terim ne yapsın; adamın bildiği şey futbol(bildiği iddia ediliyor en azından ve bu alanda Galatasarayla sınırlı sicili oldukça parlak) adam ne anlar ekonomiden, krizden. Kabahat Terim’de değil ki! Kabahat krizden çıkış yollarını ondan öğrenmeye çalışanlarda ve Terim’den medet umanlarda. Fatih Terim ve onun gibilerin egosunu tamin edilemez hâle getiren; başarıya susayan, her ne olursa olsun bir fikrin veya bir şahsın başarısını Avrupa’dan kabul görmesinde arayan görgüsüz ve ölçüsüz bir sersemlik gibi marazlar. Fatih Terim gibi görgüsü, bilgisi, kültürü, birikimi işte şu kadarcık bir futbol adamından Tükiye’nin tüm problemlerini aşması istenirse eğer, gelinecek durum da tabii olarak bu tip bir durumu olacak. Terim’in ve Terim gibilerin bu durumda kendisine hakim olması nasıl beklenebilir? Beklenirse de haksızlık olur zaten...
Asıl mesele Fatih Terim’in egosu falan değil. Buradan hareketle Türkiye’de para ve popülarite ile belirlenen ‘başarıya tapınma’ kültürünün vardığı nokta! Hangi zeminde olursanız olun, başarılı olmanızın en önemli kriteri sahip olduğunuz maddî imkanlar veya popülariteniz. Bunlardan yoksun iseniz başarılı sayılmanız mümkün değil. Bindiğiniz arabanın markası, giydiğiniz kıyafetler, oturduğunuz evin semti, bütün bunlar insanları başarılı veya başarısız kılıyor(bunların tamamen önemsiz olduğunu da düşünmüyorum ayrıca ama... aması uzun bir mevzu...). Bunun haricinde bilgi, birikim, komplekssiz bir şahsiyet, oturmuş bir kişilik gibi insanı insan yapan özellikler, toplumun hemen hiçbir kesiminde para etmiyor. Bu özelliklerinizden dolayı başarılı görülmüyorsunuz, saygı görmüyorsunuz.
Bu süreç Fatih Terim’le başlamış değil, fakat Terim bu sürecin çok belirgin bir şahsiyeti. Bunun yanına mesela Yılmaz Erdoğan Fatih Terim’den sonra ismi anılabilecek bir kişi. Yılmaz Erdoğan’ı da televizyon proğramlarında saatlerce Türk siyâseti üzerine konuşturan yine aynı mantık. Adam kendisi üç ay bir öğrenci yurduna kapanıp kitap okuduğunu söylüyor(otuz yaşından sonra üstelik) ve sanatçılık temelinde bu üç aylık okuma faaliyetinin bulunduğunu itiraf ediyor ve bu üç aylık okuma faaliyeti de bizim toplumumuza yetiyor. Her konuda problemlerimizi aşmasını Yılmaz Erdağan’dan bekliyoruz. Aynı minval üzre Sakıp Sabancı’nın adını da zikrtmeliyiz. Olur olmaz her konuda bilgi sahibi ve çözüm teklifleri olan bir bilge kişilik de Sakıp Sabancı’dır. Onu da ekranlardan hikmet saçması için kullanıyor medyamız. Zaman zaman başbakanlığın kendisine verilmesi gerektiğini hepimiz işitiyoruz; muhterem de istemem yan cebime diyor...
Benzerî bir durumu merhum Barış Manço ile yaşamıştı toplumumuz. Cumurbaşkanlığına kendisini biçilmiş kaftan olarak görmesinde toplumumuzun medya vasıtasıyla verdiği desteğin(!)etkisi önemli bir yekûn teşkil ediyordu. Ve küçük bir siyasî adaylık teşebbüsünde nasıl da refüze olmuştu ve yazık olmuştu kendisine!..
Konu ile ilgili son bir örnek vermeden geçemeyeceğim. Ünlü Fransz komünist düşünürü Roger Grdaudy’nin müslüman oluşundan sona İstanbul’a yaptığı bir ziyarette, üniversiteli gençlerin kendisine fkhın en detaylı sorularını sormaları da ayrı bir garabetti. Adamcağız müslüman olmuştu ya; bindörtyüz küsur yıllık bir birikim adamın beynine akıtılmıştı ve Graudy bütün bunları bilmek zorundaydı; bizim gençliğimizin gözünde R.Graudy böyle bir superman oluvermişti...
Merâmım Türkiye’de liyakat hususunda nasıl bir trajedi yaşadığımızı anlatmaktı; yoksa yazımızda ismi geçen insanların şahsiyetini tezyif etmek gibi bir maksadımız yoktu, kendileri burada olmasalar bile cevap hakları bâkîdir, bizi arayıp yazımıza telefonla bağlanabilirler. Fatih Terim’in bu yazının bulunduğu gazetemizi toplatma itimali mevcuttur. Çünkü kendisi ile ilgili yazılan bir biyografi kitabını toplatmıştı geçtiğimiz ay; bunu nasıl becerdiğini de bilmiyoruz bu arada... Olsun ne yapalım, bizim de bir gün Mehmet Ağar gibi bir arkadaşımız olur nasılsa, o zaman gününü gösteririz biz de kendisine...
Eskilerin tabiriyle ‘mâ nahnü fihimiz’e gelelim. Anlayacağınız; sadede yani...
Başarının kriteri liyakattir. Bu, siyâsi kuruluşlarda da böyledir, akademik kuruluşlarda da böyledir.
‘İşi ehline veriniz’ düsturu bizim bin yılı aşkın bir düsturumudur; bize aittir. Referansımız bize aittir... Bizim kültürümüzün temel taşlarından birisidir. Bu temel taşlarımız yerinden oynatıldığı içindir ki, hayatın hemen her alanında yukarıda belki biraz da karikatürize etiğimiz trajedileri yaşıyoruz. İş ile insan arasındaki ahengi tutturamıyoruz. Önemli işleri önemsiz, özelliksiz ve kişiliksiz insanlara veriyoruz ve ardından da müştekî oluyoruz işlerimiz iyi gitmediği için. Nasıl gidebilir ki; biz iş ile insan arasınaki ahengi tuturamadığımız müddetçe? Gelenekleri oluşan köklü yapılar ancak bu ahengi tutturabilen yönetici kadroların eliyle oluşabilir. Zaten yöneticilik de bu değil midir; doğru insanı doğru iş ile buluşturabilmek?! Bizim bu husustaki randevularımız hep hüsranla sonuçlanıyor...
Bunun hâricindeki uygulamalar ancak ve ancak zevâhiri kurtarabilir; eğer onu da kurtarabilise tabîi ve eğer kurtarılabilen zevâhir bir işe yararsa!!!
Bu arada zevâhir zenginiyiz, bilmem farkında mısınız, yoksa hâlâ Kuğulu Park’da mısınız?(tamam kabul ediyorum kötü bir espri idi)
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi