Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > Şiir.. aşk.. gençlik ve dâvâ adamlığı(!)...

Şiir.. aşk.. gençlik ve dâvâ adamlığı(!)...   


Bu satırların yazarının aslında şiirle ilgisi hep zayıf kalmıştır. Hele zamâne şairlerine ilgim yok denecek kadar azdır. Zamanın behrinde bazı şiir denemeleri tabîi olarak karalamışımdır, ama, ne bir yerlerde yayınlamayı düşünmüş ve ne de kimseye okutmuşumdur.



Şiir denince aklıma hep bu zamanın dışındaki söz ustaları gelmektedir. Divan edebiyatının o muhteşem isimlerini böyle bir sınıflamanın tabii ki üzerinde bırakmak iktizâ eder. Çünkü, Şeyh Galib gibi söz üstâzları hangi sınıflandırmaya girebilirler ki! ‘Ateş denizinde mumdan gemilerle seyehati’ kim dillendirebilmiştir bu güne kadar? Bu söz ordusunun hâricinde Ahmet Haşim’in, A. Hamdi Tanpınar’ın ve refiklerinin üzerine pek şiir gülü koklamamışımdır... Sırf bu sebeple Ahmet Haşim’in Hicri 1334 İstanbul  baskılı ‘Gül Saatleri’ isimli Osmanlıca baskısı kitabını bütçemin üzerinde bir meblağ ile satın almak zorunda kalımışımdır. Ve arada sırada da canım yeni birşeyler okumak istediğinde kendim bir şeyler yazıp onları okumak gibi bir alışkanlık edinmişimdir. Sen yokken ben buzdolabının kapağını ayağımla kapadım gibi saçmalıkları okumaktansa herkese bu metodu tavsiye ediyorum nâniçzâne ve sırası gelmişken...



Ortaokul ve lise yıllarında hemen herkesin şair olduğu bir ülke burası.



Hep aklıma takılmıştır; acaba neden şiir genç yaşlarda bu kadar popüler de, yaş ilerledikçe umursanmayan ve şiir kitapları kütüphanelerin arkalarına atılan, unutulan bir şeydir? Bu gençlik eyyâmında insanı şiirle ilgilenmeye iten neden nedir ki, bu durum sonraki yıllarda aynı bedende aynı ruhta varlığını devam ettirememekte? Bu sorunun cevabının ben, şiir ve aşk ilişkisinde olduğunu düşünüyorum. Aşk dediysem, bu, bu ülkenin her gencinin yaşadığı türden ‘platonik’ olanı kast ediyorum. Bana öyle geliyor ki, şiirî ifadenin gizleme imkânı, platonik aşklarımızı hem âşikâr edebileceğimiz hem de, bunu inkâr edebileceğimiz bir zemin. Biraz karışık mı oldu, niyetim zamâne şairleri gibi karışık metinler yazmak değil; tam tersine merâmımı alenen ifade etmek ?



Nasıl mı? Cevaplamayı deneyeyim en azından...



Her platonik aşk, o aşkı yaşayan yürekte ifadesini bulmayı, yani bilinebilir olmayı ister. Ama aşkın platonik olarak kalmasının tek şansı, o aşkın yöneldiği kimsenin bilinmemesi, bir sır olarak kalmasıdır. Acı çekmenin erdem olduğu doğulu toplumlar , bu yüzden hem acılarını nihayete erdirecek ifadelerden kaçmayı hem de bunu belli-belirsiz bir aşk nâmesine dönüştürmeyi ister. Bunun için şiirden daha elverişli bir zemin bulunabilir mi? İnkâr şansı veren bir ilândır şiir âşık için. Burada inkâr şansı önemli. Zira, aşk utanılanacak(!) bir şeydir ömrün o çağlarında. Şu halde genç şair, bir yandan ne çok acı çektiğini taife-i dositâna ilan etmeli, ama, diğer yandan, özellikle büyükler karşısında inkâr şansını elinde bulundurmalıdır. Çünkü o satırlar, yakın bir arkadaş için bir sır ortaklığı kabîlinden paylaşılabilir, lâkin, aynı satırlar ikinci halka için sakıncalıdır.



Galiba şiir bizim gibi toplumlarda, içtimâî hayatın veya devlet aygıtının zulmünden korunmak için bir kalkan vazifesi görüyor. Bu soru tersinden düşünüldüğünde, bana öyle geliyor ki düz yazıyla olan millî ve kadîm mesâfemiz anlaşılır bir zemîne ve iklîme oturur... (bu küçük parağraf bile ayrı bir yazı konusunu oluşturdu bu arada; malûm şifaî kültür mevzuları)



Genç platonik âşık, şiiri nâdiren kendi varoluşu üzerine düşünmek için bir zemîn olarak telâkkî eder.  Her ne kadar bizim gibi doğulu/akdeniz  toplumlarında geleneğin belirlediği alanda bu soruların yeri yoksa da, şiir kendi oluşunda oraya yönelir. Fakat, burada hiçbir zaman, şiir esas olmadığı için yazanını da o mecrâa taşımaz. Dünyevî aşk (başka türlüsünün de olduğu ve artık dünyamızdan göçüp gittiği rivâyet edilir) ‘yüz kızartıcı suç’lardan biri olduğu için genç şair böyle bir suçu ar duygusunu abartarak işlemez görünür. Ve fakat, kalbe söz geçer mi? O, ne kural tanır, ne ar bilir ne hâyâ, ne de aşkın yüz kızartıcı bir suç olduğunun farkındadır. Tek çözüm şiir yazmaktır. Çünkü şiir, sırları ve içtimâî şuurdaki karşılığından dolayı mâsumdur.


Hele hele genç âşık bir de o yıllarda kendini ‘dâvâ adamı’(‘dâvâ genci’ mi demeliydim?) olarak görüyorsa, şiir aşkın form değiştirerek bir hamâset edebiyatına dönüşmüş hâlidir. Artık aşk, dâvâ-dâvâ adamı bağlamına sıkıştırılmaya  çalışılır. Ancak aşk, ne o yeri kabul eder ne de orada mümkün olur. Ortaya çıkan sıkışmış bir zihnin va mânâ nüanslarının kendine yer açma gayretinden ibârettir.


Yaş ilerledikçe artık şiir hoş karşılanmaz olur. Çünkü aşklar hem bir yandan platonik olmaktan çıkmaktadır hem de  insanı hayal âlemine götüren ve dolayısı ile yaşanan realiteyi reddeden bu gençlik meşguliyeti, bundan sonra yerini gerçek hayattaki parayla ölçülebilir alanlara bırakmalıdır. Artık bir baltaya sap olma zamanı gelmiştir. Bir baltaya sap olabilmek için evvelemirde yapılması gereken; hayalden uzaklaşmaktır.



Bizim gibi hayatı tuhaf bir ahlâk anlayışı çerçevesinde kavrayan toplumlarda neresinden bakarsanız bakın gençlik boşa geçmiştir. Hayatın kurulduğu bu zaman diliminde genç şairin ne aşkı gerçek aşk olmuş, ne şiiri şiir olmuş ve ne de hayatı sahici olmuştur. Kendi kimliği bile sahici olmayan genç, ‘istikbâlin teminâtı’ olarak artık şiiri bırakmış ve aşktan çoktan vazgeçmiştir. Aslında her şeyi kendi bağlamında düşünmek derken kastettiğim şey tam da hayatı sahici kılmaktan başka bir şey değildir. Ne zaman aşklarımız, ideallerimiz sahici olur, onu, yaşamanın bir imkânı olarak algılarız; o gün gençlerimiz istikbâlin teminâtı olmaya namzet olurlar diye düşünüyorum... Aslına bakarsanız efendim, bendeniz,  gençlerin herhangi bir zamana, sınıfa veya devlete teminât olmaları gerektiği hususunda da oldukça şüpheleri bulunan, hatta şüpheleri  bulunmaktan ziyâde teminât olmaları gerekmediğini düşünen birisi olarak,  yalnızca sahici olmalarının kâfi ve de vâfi olduğunu belirtmek isterim…



Bilmem siz ne dersiniz?




Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS