Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > MAĞLUP BİR MEDENİYETİN KOMİTACI ÇOCUKLARI

MAĞLUP BİR MEDENİYETİN KOMİTACI ÇOCUKLARI


19. Asrın sonlarında bir güneş batıyordu İstanbul’da; bir daha ne zaman doğacağını kimsenin kestiremediği bir güneş... Altı asır ışıldayan bir güneşti bu, batması belki mukadderdi, lâkin, üç-beş acemi ve macerâperestin elinde inkisâr-ı ziyâsını saçmıştı, yorgun argın... Bu üç-beş acemi macerâperest ‘vatanı kurtarmak’ için yola koyulduklarında ait oldukları medeniyetin zihnî koordinatlarından çoktan sıyrılmışlar ve Yıldız Sarayı’nda oturan ve zamanın siyâsî dengelerinin zembereğini her şeye rağmen kurmağa devam eden yaşlı, yorgun ve vehimli adamı tahtından indirdiklerinde, vatanlarını ve istikballerini kurtardıklarına inanmışlardı. Yıldız Sarayı’nda oturan yaşlı, yorgun ve vehimli adam da, tâ Açe Sumatra’dan istihbarat alırken, oturduğu sarayın altını oyduklarını fark edemeyecek kadar gözlerini ve kulaklarını uzaklara dikmiş, kaderine razı olmuştu. Kader karşısındaki çaresizlik kadar meşrû başka bir mağlûbiyet yoktu, o da bu çâresizliği ve bu mağlûbiyeti yaşamıştı. Onun kaderi de buydu. Onu tahtından indirerek vatanı ve istikballerini kurtardıklarını zannedenlerin içinde hemen her sınıftan insan vardı; askerinden münevverine, vüzerâsından vükelâsına ve ulemâsından meşâyıhına kadar her sınıftan insan...


‘Vatan kurtarmak’ kavramı ve misyonu, onların bıraktığı mirasın terekesinden çıktı. Gelecek nesiller de bu tereke içindeki ‘Vatan kurtarmak’ kavramı ve misyonuna sahip çıktılar... Onların en önemli özellikleri ‘komitacı’ olmalarıydı, tıpkı Yıldız Sarayı’nda oturan yaşlı, yorgun ve vehimli adam gibi. Komitacılıkta ne kadar hâzık-âne iseler, devlet işlerinde de o kadar acemi idiler. Yaşlı ve yorgun adamdan kendilerini ayıran fark buydu belki de... Onlar olmasaydı o güneş batmayacaktı gibi bir tespîti ihtiva etmiyor bu satırlar, fakat onların gelecek nesillere bıraktıkları önemli bir maraza işaret etmek gibi bir alenî maksâdı taşıyor içinde...


‘Vatan kurtarmak’ misyonunu kendisine hayat tarzı hâline getirmek gibi bir illete yakalananlar, tıpkı ‘üç paşalar’ ve çevresindekiler gibi bulanık sularda mağlûbiyete kulaç attılar yılarca. Kavramın kendisi hakkında düşünmek bile istemediler, böyle bir ihtiyaç hissetmediler. Yalnızca bu vatanın kurtarılması gerektiğine kilitlendiler. Ve başta hayatın kendisini, devleti yönetmenin asgarî hususiyetlerini, zaman denen imkânın ne kadar önemli olduğunu, insan ve ömür denen nimetin aslında ne kadar mukaddes olduğunu, sanatı, edebiyatı, felsefeyi ve tüm düşünce disiplinlerini, tarih şuurunu, tarih felsefesini, gelecek projeksiyonlarını ve medeniyete dair her ne var ise hepsini feci bir şekilde ıskaladılar... Hamâsetin motivasyonu zamanla bir uyuşturucu ihtiyacına dönüştü, hamâsetsiz yaşayamaz hâle geldiler... Hamâset ve menkâbe ehlini başlarında taç olarak taşıdılar. Küçük vazifelerden kurtulabilmek için büyük hayallerin kalelerine sığındılar... Büyük insanlarla olan benzerlikleri çektikleri acılarla sınırlı kaldı ve çektikleri acılar onların belki de tek referansları oldu. Bitmek tükenmek bilmeyen seferberlik hikâyelerine dönüştü kahramanlıkları; “Biz.. bir zamanlar...” diye başlayan hikâyelere...  


İstanbul’da batan güneş ardında öylesine ışık huzmeleri bırakmıştı ki, bugün hâlâ göz kamaştırmada. Mimar Sinan, Levnî, Bakî, Nedim, Itrî, Dede Efendi ve ciltlerce sürecek isimler... Bugün Süleymaniye ve benzerî asırlık mühürler olmasa, Şemseddin Sami’nin Kâmus-ûl Alâm’ı ve Kâmus-û Türkî’si olmasa, Naima’nın tarihi olmasa, Nedim’in, Bakî’nin şiirleri olmasa, Şeyh Gâlip olmasa o güneşten hâlâ söz etmek mümkün olabilir miydi? O güneşin ardından, Tuna boylarında şehit olan alperenlere dair ne biliyoruz? İsimlerini, memleketlerini, ailelerini biliyor muyuz? Meçhûl kahramanlar olarak tarihteki asil yerlerini aldılar onlar. Medeniyeti kurmak için bunlar kâfi gelse idi eğer, Mimar Sinan’a ihtiyaç hisseder miydi Topkapı Sarayı’nda oturanlar, Ali Kuşçu’ya ihtiyaç hissederler miydi? Ahmet Cevdet Paşa’ya, ihtiyaçları olur muydu ve daha nicelerine? O muhteşem Osmanlıca olmasa idi, o yüksek lisan şuuru olmasa idi, o medeniyetin geriye dönük ayak izlerini takip edebilir miydik?


Medeniyetin sac ayaklarının yalnızca savaş kahramanlarından oluşmadığını tespit etmek için hüccete hacet var mıdır artık? Benzerî medeniyetlerin de arkasında da aynı unsurlar yok mu? Rus devriminin arkasında Gorki’nin, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un oturduğunu görmek için merceğe gerek var mı? Büyük Almanya’nın arkasındakilerin bu isimlerden farkı var mı? Tarihte yalnız kılıç izleri mi vardır? Düşmanlarınızın sırtındaki kamçı izlerimiz ‘bir medeniyetin yeniden ihyâsı’ için kâfi ve de vâfi midir?


Değildir...


Geleceğe yatırım yapmak, insana yatırım yapmaktır, hâdiselere ve konjonktüre(Fransızca’ya olan tüm muhabbetime rağmen, bu konjonktür tabirinden ikrah ettim artık) değil. Günlük hâdiseler küçük işlerdendir. Bu işlere çok vakit ve mesai ayırırsanız bir zaman sonra yaptığınız işlerin hakikaten büyük işler olduğuna 


inanırsınız... İnsanları idare etmek demek ‘komitacılık’ olsa idi eğer, İttihat Terakki’nin tarihteki yeri farklı olmaz mıydı? Onlardan daha iyi komitacıları yazdı mı bu tarih?


Bizler bir medeniyetin mağlûp çocuklarıyız. Yakın atalarımızdan bir mağlûbiyet mirasını devraldık. Bu mağlûbiyet mirası askerî olduğu kadar, zihnî bir mağlûbiyet mirasıdır da aynı zamanda... İşin garibi bir ‘nişân-ı zişân’ gibi astık boynumuza bu zihnî mirası; el’ân da gururla taşıyoruz...   


“Ah! Şarkın bu riyakârlığı! Kelimenin altına saklanarak vehmi mevcut, hayali ise gerçek gibi göstermekten çekinmemek! Bu zavallı ülkenin bütün felâketlerinin kaynağı bu korkunç ruh hastalığıdır.” diye yazıyor Ahmet Ağaoğlu hâtıralarında.


Vehimlerimiz mevcut değildir ve hayallerimiz ise henüz gerçekleşmemiştir. Bunu bilmek zorunda değil miyiz?


Bu satırların yazarı da sayıp döktüğü tüm bu marazlardan hâli kalamamıştır uzun yıllar. Beş-altı senedir yaşadığı inzivâsında ancak rehabilite etme fırsatı ve zemini bulmuştur mezkûr marazları... İnzivâ eğer bu tür marazların rehabilitesi için sahih bir yol ise... Tih nesli geliyor aklına bu demde yazıcının. ‘Bir kaç nesil için inzivâ mı iktizâ etmekte acaba?’ diye soruyor kendisine... Kim bilir, belki de!.. Belki de bütün bunlar bu satırların yazarının vehimlerinden ibârettir. Aslında ortalık güllük gülistanlıktır, hayaller gerçekleşmiştir de, yazıcı farkında değildir, güllerin kokusunu alamamaktadır. Bu da mümkündür... Bunu cevaplayacak biri tarafından ikna olmağa da gönülden teşnedir üstelik, büyük ve coşkun bir  iştiyakla... Fuzuli’nin dediği gibi:


“Yâr için ağyâra minnet ettiğim tân eylemem


Bağıban, bir gül için bin here hizmetkâr olur...” 


Mağlûplar bahsinin bidâyeti merhum Gâlip Ağabey ile ilgili yazı  idi; nihâyetinin onunla veya onun sevdikleriyle alâkası ise sırlıdır; üç kişiden fazlası için bilinmezdir... Bu bahsi burada hitâma erdiriyorum... Yazılacak o kadar çok mağlûp ve mağlûplar bahsi var ki!.. Elde var yorgunluk, elde var inkisar... Başkaca bir mâğlûplar bahsi ile işgal etmeyeceğim ‘Bu Ülke’ sütununu. Belki de artık hiç bir bahisle işgal etmeyeceğim ve birkaç haftadır eveleyip gevelediğim ve ağzımda nemlenmiş bir baklaya dönüşen vedâ yazısını düşeceğim sütunuma. Kısa bir vedâ notu olacak bu. ‘Allahaısmarladık’ gibi birkaç kelimeden oluşacak. Hiçbir sebep beyân etmeksizin, aslında belki de hiçbir sebebe istinâd etmeksizin bir vedâ ediş olacak... Yazıcının kendi kendisine vedâı da aynı zamanda galiba bu; okuyucuyla ilgisiz... Gittikçe kendi içime gömülüyorum, kendi üstüme toprak atıyorum... Yakında son bir kaç kürek daha toprak atacağım ve ‘Bu Ülke’ sütunu toprak altında kalacak ve görünmez olacak... Başka bir yerden fışkırır mı; Allah bilir...


Nisyân ile malûl olmak, nisyâna mâruz kalmak; insanoğlu için ne şâhâne bir tegâfül!..


(...........)

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS